......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 244392

PEYGAMBERE SALÂT VE SELÂM GETİRMEK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 gün, 2 saat önce / 20.04.2018 10:19:43 | Görüntüleme : 96

  Rahmet ve merhametin eşsiz timsali, dini ve ahlâkî hayatımızın örnek şahsiyeti, hiç şüphesiz sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)dir. Cenab-ı Allah, “(Ey Muhammed) ! Seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik…”(Enbiyâ,21/107) buyurmaktadır.  Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in hayatı incelendiğinde; muhteşem özellikleri açıkça görülür. Kur’ân-ı Kerim’de de bildirildiği üzere,  peygamberlik Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulmuştur: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (el-Ahzâb,33/40). Artık O’ndan sonra peygamber gelmeyecektir. O’nun getirdiği mesaj da kıyamete kadar sürecektir.

O’na olan hürmetimizi ve sevgimizi göstermenin yolu olarak,  Peygamber Efendimiz (s.a.s.) anıldığında, her seferinde “Sallâllahu aleyhi ve sellem” şeklinde salât ve selâm getirerek O’na karşı hürmetimizi göstermeli ve saygıda kusur etmemeliyiz.

Hz. Peygamber(s.a.s.) Efendimiz, bir gün minbere çıkarken, her basamakta  “Amin!” dedi. Sebebi sorulduğunda da:

-“Bana Cebrail Aleyhisselâm geldi ve,

--Yâ Muhammed, kimin yanında senin adın anılır da sana salâvat getirmez ve ölürse Cehenneme girer. Allah uzak etsin. Amin” de, dedi. Ben de ‘Amin’ dedim.” buyurmuştur.( İmam-ı GAZALİ, a.g.e. s.151)

Yüce Allah, Kur’anda, Hz. Peygamberi hem bir şahit, hem bir müjdeci ,hem de bir uyarıcı olarak gönderdiğini ( Feth ,48/8) buyurmakta ve yine “Ey insanlar, Allah’a ve Peygamberine inanasınız , ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah –akşam Allah’ı tesbih edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik )”( Feth,48/9 )  diye buyurmaktadır.

Salât-ü selâm, tahiyyat-u ikram, her türlü ihtiram Efendimiz (s.a.s.)’ e, O’nun âline, ashabına ve O’nun yolundan gidenlere olsun !

 

SALÂVAT GETİRSİN

Râb emri Kur’an ayetleri dilinde,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

İslâm meşalesini yakmış elinde,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Kırkında giydi peygamberlik tâcını,

Davetle gerçekleştirdi miracını,

Orda aldı “vakit namaz” ilâcını,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Tüm putları kırdı kurtardı ümmeti,

Her zorlukta koşup gösterdi himmeti,

İslâmı var etti manevî kudreti

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Cihanı aydınlattı islâmın nuru,

Resûlullah’tır Kur’anın ilk okuru,

Mevlâsının seçilmiş habibi-Yârı,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

OYTAN Muammer durmaz Resûl’e gider,

Mescid-i Nebevî’de içini döker,

Herkes Rahmet Güneşinden şefât ister,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 



Sorun Çözecek Olan Eğitim İken; Temel Sorun Eğitim

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 gün, 2 saat önce / 17.04.2018 10:14:15 | Görüntüleme : 110

Eğitimin maruz kaldığı önemli çıkmazlardan birisi de sınav sistemi meselesidir. Zira her gelen yeni Bakan’ın ezberlenmiş cümlesidir: “Sistemi sil baştan değiştiriyoruz”, “sistem eski, böyle sistem olmaz, değiştiriyoruz!” İşin trajik kısmı ise gelen gideni aratıyor.

Son olarak TEOG kaldırıldı ve Sn. Bakan’ın deyimi ile yüzde 10’luk kısmın iyi okullara gidebileceği bir sistem getirildi. Bu demek oluyor ki öğrencilerin yüzde doksanı kötü okullara gidecek.

Soru şu: Okul neye göre kaliteli?

Kalite; mahallenin sosyo-kültürel yapısıyla ilgiliyse bu nasıl bakış açısıdır ki toplumun sınıfsal algılanmasına neden oluyor.
Kalite; sınavla alınan okullardaki öğretmenin niteliği ise bununla ilgili bir çalışma yapılarak mı karar verildi? Bu diğer okullardaki öğretmenlere haksızlık olmuyor mu? Diğer öğrencileri vasat kalitesiz vs. ile nitelendirmeye neden olmuyor mu? Sorular uzar sorunlar bitmez.

***
Anlaşılan kimsenin problem çözmek gibi bir derdi yok. Her şey şov ve tribünlere yönelik. Alanı bilen ve bu konuda emek sarf etmiş kimsenin söz hakkı yok.

Tek akıl düşünüyor, karar veriyor ve uygulamaya geçiliyor. Uyduruk anketlerle, çalıştaylarla öğretmenlerin fikri alınıyor, sonuçta konuşulanla yapılan bambaşka şeyler oluyor.

Yayınlanan kitap sayılarına, gazetelerin tirajına, yıllık patent rakamlarına ve teknolojik ürün ihraç etme verilerine bakarsanız dünyadaki yerimizi görürsünüz.

Nükleer santral kurma kararı aldık. Ama bütün teknolojiyi dışarıdan ithal ediyoruz. Bir de tekerleme bulmuşlar “dünya bizi kıskanıyor”. Gaza getirilen ahali, büsbütün insansız araç ve uçak yapıyoruz sanıyor.

Ülkemizde işlenen suç oranlarına, yaşanan trafik kazalarına, şiddet sarmalına, uyuşturucu kullanma yaşına bakarsanız eğitimdeki çıtayı görürsünüz.

Talihsiz bir beyan olarak öğretmene verilecek maaşla ilgili eski Maliye Bakanı, “Ben öğretmene yüzde bir fazla zam verirsem milletin malına peşkeş çekmiş olurum” benzeri bir ifade kullandı. Siz öğrencinin öğretmene bakışını düşünün.

***
Bugün okullar “meslek sahibi yapan yer” olarak algılanıyor. Onun için de insanlar tercihini kazanacağı paraya göre yapıyor.

Böylece eğitimde kalite ve bilgiyi teknolojiye dönüştürmenin bir anlamı kalmıyor.  
Şahsiyet ortaya koyamayan, çoktan seçmeli sınavlar içerisinde yeteneksiz öğrenciler yetişiyor.
Eğitimi bilmeyen yetkili ve etkili insanlar tarafından yönetilen eğitim sistemi nasıl sağlıklı insanlar yetiştirir?

Siyasetin iki dudağının arasında gelecek kaygısı yaşayan okul yöneticileri risk alamamakta iken; eğitimin düzelmesi beklenemez.

***
Kanaatimizce eğitimdeki en önemli sorunların başında 4+4+4 zorunlu eğitim gelir. Bugün sistem, küçük yaşlardan itibaren teslim aldığı çocuğu 17-18 yaşına kadar elinde tutuyor. Sistem çarkının dişlileri arasında parçalanıyor.

Zaten okul ve hayat arasındaki pergel iyice açılmış durumda. Böylece ortaya çıkan pedagojik, kültürel ve inanç değerleri açısından ortaya çıkardığı problemler çözülmüş değil. Sorun çözecek olan okul ve eğitim iken; ne hazin ki sorunun temel kaynağı; eğitimin ta kendisi.

Sözün özü;
Merhum Nurettin Topçu’nun dediği gibi “iki sorunumuz var: Biri eğitim diğeri sistem”.
Devam edecek olursak idareci atamaları ve sendikaları ele almamız gerekir.



EĞİTİMDE YAZ-BOZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 hafta, 6 gün önce / 10.04.2018 10:15:45 | Görüntüleme : 166
Bu köşede kaleme alınan yazılar bir kısım insanlar tarafından sadece hükümete, konuta ve saraya saldırıymış gibi algılanıyor. Oysa derdimiz kronik vaka haline gelmiş sorunlara parmak basmak ve farkındalık oluşturmaktır. Şakşakçılıkla, her şeyi doğru kabul ederek vatanperver; yanlışları dile getirerek vatan haini olunmaz.

Dost acı söyler demişler. Biz de elimizden geldiğince "dost" kalmaya devam edeceğiz. Bu çerçevede bugün biraz da -siyasetin dışına çıkmaya çalışarak- kronik bir sorundan eğitimden söz edeceğiz. Hemen her platformda konuşulan, birilerinin kafa patlatırcasına sözler sarf ettiği ama netice itibariyle sıfıra sıfır elde var sıfır olan, çok da bir değişimin olmadığı noktadayız.

Günümüzde eğitimin sorunlarının başında; planlama ve müfredat gelmektedir. Ne hikmetse ne zaman eğitimde sorunlar akla gelse, sadece müfredat ve sınav sisteminden bahsedilir. Bunun dışında fiziki şartlar ve öğretmenin niteliksel durumu vb. hiçbir konu gündeme gelmez, geçiştirilir.

Öncelikle fiziki şartlar konusunda belli bir mesafe alındığını söylemek de yarar var. Ancak yapılanların iyi olmakla beraber yeterli olmadığı da açık

Bu konuda uygulayıcıların günü kurtarmak adına ortaya koydukları plan ve projelerin güdük kaldığı, kaliteli ve uzun vadeli çözümler içermediği açık. Geleceğin planlanmadığı açık.

Okulların daha fonksiyonel, öğrencinin fiziksel ve ruhsal sağlığına ve gelişimine katkısı olacak yapıda olması elzemdir.

Tüm gün eğitime geçileceği iftiharla açıklanırken kimsenin de çıkıp okullar fiziken buna hazır mı? diye sormaması da çok ilginç.

Eğitimden bahsederken öğretmenin konuşulmaması olmaz.  Ataması, niteliği ve denetimi noktasında çok ciddi eksikler var. Öğretmenin alan bilgisi yeterli mi? Kültür düzeyi iyi mi? iletişimi nasıl? Bunlar ya hiç gündemde değil ya da uyduruk "hizmet içi seminerler yapıldı" görüntüsü veriliyor. Seminerde eğitmen muhtemelen alacağı ücreti hesaplarken, öğretmen bunu angarya görüyor ve ilgisiz kalıyor.

Bugün öğretmenler; veli ve öğrenci ile idarecinin baskısı altında, toplum nezdinde itibarsızlaştırılıyor. Öğretmene, öğrenciler ve veliler not veriyor. Bunun ne faydası var anlamak mümkün değil. Siyasi manevra mı yapılıyor?  Yoksa tribünlere mi oynanıyor?

Sen öğretmeni veliye teslim edip, "öğrencin senin hakkında ne diyor?" dersen işte bugün gördüğümüz öğretmene şiddet manzaraları ortaya çıkar. Uygulama, sadece ve sadece öğretmenlerin öğrenci üzerindeki saygınlığını yitirmesine sebep olur. Eğitim tabii ki denetlenmeli, ama bu teftiş üst/uzman makamlarca ve kurallara göre yapılmalı.  

Atama konusu da ayrı bir dert yumağı. Son yıllarda yapılan atamalarda adaletsiz bir dağılım var. Bazı bölümler 55-60 puan ile atanabiliyorken, bazı bölümlerde 80-85 alıp da atanamayanlar var.

Atanamadığı için başka mesleklere yönelmek zorunda kalarak heba olan veya intihar edenler bile var. Nüfusun artmasını istemek sosyo-ekonomik açıdan bir yarar sağlayabilir ama bu nüfusu istihdam edecek zekâya ve plana da ihtiyaç var.

Sosyal Bilgiler, Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı ve Felsefe gibi branş derslerinde de atamalar gün be gün azalmaktadır. (Bu verilere MEB’in sayfasından kolaylıkla ulaşılabilir.) Bu bölümlerden gençler mezun olmaya devam ediyor. Peki çözüm? Sıfır.

 Eğitim bir bütündür. Bu nedenle Türkçe, Matematik ve Fen branşlarına ağırlık verilip diğerleri ihmal edilerek tek kanatlı kuşa çevrilmemeli. Temeli sağlam atılmayan bir eğitimin verimli ve yeterli olmayacağı aşikârdır.

Ayrıca atama kriterleri de gözden geçirilmeli. Bireyleri ayrıştıracak ve fişleyecek bir mülakat mantığından vazgeçilmeli. Hak ve adalet kıstas olmalı.

Eğitimin sorunları bu kadar mı? diyeceksiniz Tabi ki hayır.

ncaliskan@beyza.net



GIYBET ETMEK ÇOK KÖTÜDÜR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 hafta, 3 gün önce / 06.04.2018 10:17:13 | Görüntüleme : 115

   Çağımız Müslümanlarının işledikleri en büyük günah gıybettir! İnsanoğlu, en yakınlarını, akrabalarını, komşularını, tam olarak tanımadığı insanları, hiç de gereği yokken acımasızca eleştirmekte; aleyhlerinde konuşmakta; arkalarından dedikodularını yapmaktadır. Bundan da haşince bir zevk almaktadır. Aleyhe söylenen sözlerin “gerçek” olması, yaşanmış olması, bunların “gıybet” olmasını değiştirmez. Esasen bu söylenenlerin gerçek olmaması halinde “iftira” edilmiş olur ki bu katmerli günahtır.

Ayrıca insanın, içyüzünü bilmediği ve kendisini de ilgilendirmeyen bir takım konuların ardına takılıp onlar hakkında ileri geri sözler söylemesi, zan ve tahminlerde bulunması ahrette büyük bir pişmanlık sebebidir: Duymadığı bir sözü duymuş gibi, görmediğini görmüş gibi, şahit olmadığı bir şeye şahitmiş gibi davranıp o yarım yamalak bilgilerle bir takım değerlendirmelerde bulunmak, kişiyi Allah huzurunda kul hakkını çiğnemiş bir günahkâr haline getirir ( Prof. Nihat Hatipoğlu, Sabah Gazetesi, 15.05.2015,s. 26) .

Hz. Peygamber(s.a.s.), gıybeti, “Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır!” şeklinde tanımlamış; sahabilerden birisinin: “ Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa, ne dersiniz?” diye sorması üzerine: “Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun” (Müslîm, Birr, 70) cevabını vermiştir.

Cenâb-ı Allah, Hûcurat Suresinin 12. Ayetinde: Kullarının, birbirlerinin arkasından, aleyhlerine konuşmalarını; dedi-kodu yapmalarını, birbirlerinin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırıp gıybetlerini yapmalarını yasaklamıştır ve bu tür davranışları “ölü kardeşinin etini yemek” şeklinde nitelendirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s), bu konuda şu uyarılarda bulunuyor: “Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Her kim müslümanların ayıplarını araştırırsa Allah Teâlâ da onun ayıbını izler ve evinin içinde de olsa onu rezil ve rüsvay eder.” (Tirmizi, Birr, 83)

Bu sebeple, gıybet eden pişman olmalı ve tövbe etmelidir ki Allah’ın hakkından kurtulsun. Sonra da gıybet ettiği kimseden helâllik dilemelidir ki haksızlıktan yakasını sıyırsın. Gıybette şu husus çok önemlidir: Gıybet eden henüz yerinden kalkmadan ve durum gıybet edilene ulaşmadan tövbe ederse tövbesi kabul edilir. Ama durum ona ulaşırsa helâl etmedikçe tövbe ile ortadan kalkmaz.!

GIYBET !

Müminler dillerine hâkim olsun,

“Ya hayır söylesin yahut da sussun!”

Gıybet manevî hayatı karartır,

Dili, tutamayan Kur’an okusun!

 

Olumsuz söz, deniz dalgası gibi

Yayılır ruhlara, görünmez dibi,

Kimi kime şikâyet ediyorsun?

Din kardeşler birbirinin habibi!

 

Şikâyet nefsin çığlığından doğar,

Özveri, tevazu çığlığı boğar,

Azgın nefsin haddini bildirenin

Üzerine daima has nur yağar!

 

Dua, manen çiçeklerin açtığı,

İblisin barınamayıp kaçtığı,

Özel yerlerde huşûyla yapılır,

Ve ol Burak’ın Miraç’a uçtuğu!

 

OYTAN’ım, kendi iç âlemine dal,

Varlığın özüyle has sohbette kal,

İstiridye gibi kapalı ruhtan

Bir dalgıç gibi inciler çıkart, al!



MEDYADA TEKELLEŞME

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 hafta, 6 gün önce / 03.04.2018 10:14:00 | Görüntüleme : 119
Bilindiği gibi gündemin önemli maddesi; Türkiye medyasının en büyük grubu olan Doğan Medya Grubu'nun satışı. Bu durum merak edilen bazı soruları da beraberinde getirdi.

Bu alışveriş gerçekten ticari bir iş mi? Yoksa siyasi bir operasyon mu? Kuşkusuz bu, medyanın tek elde toplanması anlamına geliyor. Artık her yerden tek tip ses çıkacak. Bilinmeli ki çok seslilik zenginliğimizdir.  Farklı fikirlerin dile getirilmesi, zarar değil fayda getirir.

Ha buradan şu çıkmasın.  Doğan Medya ülkede gerçekleri haykıran, haktan hakikatten yana olanların sesi miydi? Hayır.

Siyasetin etekleri altına gizlenip güçlendikçe/büyüdükçe kartelleştiği herkesin malumu.  Her dönem, gemisini yürütmeyi çok iyi becerdi. Buna rağmen bu satışın hali hazırdaki medya görüntüsü içerisinde ciddi sorunlar barındırdığı da açık.

Yani bu satış zaten sorunlu olan basın özgürlüğü konusundaki endişeleri hayli artırmıştır. Basın özgürlüğünde dünyanın en geri ülkeleri arasına giren ülkemizde artık tek tip basın olacak. Basın özgürlüğü bağımsızlık kadar önemli, olmazsa olmazdır.

Bundan 15 yıl önce Türkiye, dünyada basın özgürlüğü sıralamasında 99'uncu sıradaydı. 2017 yılında 155'inci sıraya geriledi. 2018 rakamlarını hayal etmek bile istemiyoruz.

“Görüyorsunuz… anlatmaya gerek yok… nereden nereye…” Sahi bu işin gidişatı nereye?

***

Şu çok iyi bilinmeli ki "dünün her şeye hâkim iktidarlarının bugün esâmeleri bile okunmamaktadır." Güç sahipleri istedikleri kadar televizyonlara, gazetelere ambargo koysunlar, kalplere ambargo koyamazlar.

Basına müdahaleyle medyanın üzerinde bir baskı kurma amacı güdülüyorsa hem medyaya hem de müdahale edenlere yazık olur.

Kamuoyunda “Alo Fatih!" diye bilinen meşhur telefon görüşmede "Niye bu Devlet Bahçeli kanala fazla çıkıyor” diye şikâyet edilmişti. Şimdi devir tersine döndü. Onlardan referans alınmadan iş yapılamıyor.

Sosyal Medyada binlerce maaşlı troller, üstüne gönüllüler ve bağışlayın yalakalar vardı. Şimdi de milyarlarca dolar verip medyada tekelleşmeye gidiliyor. Sebep ne ola ki?

Öyle bir noktaya geldik ki tüm yayınlar kontrol altında. Her şey tek merkezden kontrol ediliyor ve yönlendiriliyor gibi.  Siparişle hazırlanan yayınlar listesi uzadıkça uzadı; ana haberler, diziler, köşe yazıları, manşetler…

Örneğin; Bakanları görevden almadan önce dizilerde paşalar görevden alınıyor. Toplum zihnen buna hazırlanıyor, sonra fiş çekiliyor.

Dizide Ertuğrul Bizans’a meydan okuyor, ertesi gün bakıyorsun hükümet Avrupa’ya meydan okunuyor.  Dizilerde rolleri oyunculara verip sonra bilinçaltında halkı alıştıranlarla, ülkede karar alma durumunda olanlar aynı kişiler sanki.

***

Türkiye’de gazeteler artık okunmak için değil; yalnızca marketler arası rekabetteki mısırözü yağı fiyatı tespiti veya mahkeme kararlarının ilamı için var.

Muhalefet partilerinin eylemleri, konuşmaları ve eleştirileri ya cılız şekilde veriliyor ya da hiç verilmiyor. Bu da ülkede her şeyin yolunda gittiği izlenimini veriyor. Bu bilgi saklama ve toplumu uyutma operasyonu bir yere kadar işe yarayabilir ama "gerçeklerin er geç ortaya çıkmak" gibi bir huyu vardır.

Bir Arap atasözünde söylendiği gibi "Dostun seni tasdik eden değil sana doğruyu söyleyendir." Hakkınızda haber üretilmesinden korkmayın bırakın sizi eleştirsinler. Yanlışınız varsa düzeltirsiniz.

İşsizliği, yoksulluğu, yolsuzluğu çözemez, adaleti yerine getiremezseniz, bunları saklayarak, medyayı elinize alarak gizleyemezsiniz.

Günün fenomeni Saadet lideri Karamollaoğlu'nun dediği gibi "Medya padişahınsa, sosyal medya bizimdir!" Gerçekler baskı yaparak ve ambargo uygulayarak gizlenemez.



İSLÂMDA AKLIN ÖNEMİ:

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 hafta, 3 gün önce / 30.03.2018 10:57:43 | Görüntüleme : 141

İnsanoğlunun, Yüce Yaratıcısına şükretmesi için akıllı olması gerekir. Aklı-bilinci-temyiz kudreti olmayan bir kişinin olan-bitenden haberi olmayacağı için Allah Tealâ’ya şükretme, sorumlu tutulma yeteneğinden de bahsedilemez. O halde dinimizin bizi kurtarabilmesi için aklımıza ihtiyaç vardır.

Akıllı insan, Dünyada iken çok pişmanlık duyan insandır: Çünkü akıllı insan; dünyada iken eksiklerini, noksanlarını, İslâmın esaslarına uygun olmayan davranışlarını bilir-görür, pişman olur, dolayısıyla hemen tövbe eder ve tutum ve davranışını derhal düzeltir. Akılsız insan, gâfil insan, sorumsuz insan bunu yapmaz ve maalesef “olduğu hali ile” uhrevî hayata intikal eder. Orada, helalinden-haramından yaptıkları-ettikleri, tutum ve davranışları, haramından-helalinden gördükleri-duydukları, haramından-helalinden yedikleri-içtikleri önüne serilince çok pişman olacaktır. Fakat, ne yazık ki, orada tövbe etme imkânı, kendini düzeltme imkânı yoktur!

Hristiyanlık, sadece iman etme dini olduğu halde İslâm dini iman etme ve akıl dinidir: Yukarıda belirtildiği üzere, İslâm, aklın, fikrin, idrakin yolundan gitme dinidir; düşünme, tefekkür etme dinidir. Cenab-ı Allah, Kur’anı kerimde 47 ayette, olayları, doğal oluşumları, gelişmeleri, davranışları, mucizeleri anlattıktan sonra çarpıcı bir şekilde sorular sorup insanoğlunu sarsmaktadır! Hatta bazı ayetlerde söz tutmadığı için insanı ağır şekilde azarlamaktadır.

“…Yaptığınızın çirkinliğini anlamıyor musunuz?”(Bakara,2/44)

“…(Bu kadarcık şeye) akıl erdiremiyor musunuz?”(Bakara,2/76)

“…Halâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”(Hûd,11/51)

“…İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” (Hûd, 11/78)

 “…(Bunu) Ancak akıl sahipleri anlar.”(R a’d,13/19)

“…Şu halde yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?”(Nahl,16/17)

Cenab-ı Allah tüm sevdiklerimize bu bilinci versin, bu yolu açsın inşallah! Âmîn!

İSLÂMIN DOĞUŞU !

Ol çağlarda insan içinde şeytan var!

Müşrik, putları eliyle kendi yapar,

Evreni yaratan Rabbimi bırakıp,

Çamurdan kendi yaptığı puta tapar!

 

Efendim, Asr-ı saadetin güneşi,

Görülmedi cihanda asla bir eşi,

Kâbe üzerine doğdu Nur Dağından,

Tüm putları yok etti, yaktı ateşi!

 

Lât, Menat, Uzza, Hübel’i bizzat kırdı.

Müşrikleri, çıldırtan bir öfke sardı!

Müslümana kahır, nefret, azap, çile,

İşkencede ah u zarlar Arş’a vardı!

 

Nur Dağı kadar yılmaz sabır gerekti,

İslâm’ın tek önderi, cesur- yürekli.

Geceye, şafak sökmezdi nuru olmasa,

Bu gün de muhtacız nuruna, sürekli!

 

OYTAN, karanlığı aydınlattı Kur’an,

Dine, bitmez-tükenmez güç verdi her an!

Ayetler kalplerimize şifa verdi,

Bizzat Mevlâ’mızdı yareleri saran!



İTTİFAKLAR, İFTİRALAR, İTİRAFLAR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 6 gün önce / 20.03.2018 11:30:15 | Görüntüleme : 277

 İtiraf etmeliyiz ki Saadet’in yükselişi, gündem belirleyici oluşu ve kilit role bürünmesi en fazla hükümeti ve yandaşları şaşırttı. Bu popülerliği sabote etme çabası da bundan.

Yaşadığımız “süreç”te Saadet Lideri Karamollaoğlu önce Sarayda/Külliyede ağırlandı, sonra İttifak Komisyonundan Şentop’la görüştü. Bir beklenti içerisine girdiler. “İstedikleri” neticeyi alamayınca topyekûn ve koro halinde saldırıya geçtiler.

Sözüm ona gazetelerin köşelerini tutmuş bazı beyefendilerin yazılarındaki -bağışlayın- pespayelik ve dalkavukluktur canımızı sıkan. Her dönemin adamı olmayı başarmış(!) tiplere birkaç söz söyleme ihtiyacı hasıl olduğu düşüncesiyle bu yazıyı kaleme alıyoruz.

***

Beylerin talimatla çalıştıkları belli. Ellerinde ev ödevi gibi bol iftira şablonlu yazılarla, karşılarına kim çıkarsa çıksın haşlayıp harcamaya çalışıyorlar. Yozlaşmış, tahribata uğramış birkaç paçavra felsefe ve siyaset bilgisiyle ehli küfrün Müslümanlara yapamadığı hakaretleri sayıp bir de utanmadan Allah’a havale ediyorlar.

Biz kendimizi dev aynasında görmüyoruz. Haddimizi, sınırlarımızı, gücümüzü biliyoruz. Ancak doğruları en yalın haliyle söylemenin de bu ülkenin bir partisi olarak "boynumuzun borcu" olduğunun da farkındayız. 

Sürekli dillerine doladıkları CHP ve HDP ile ittifak yapılacağına dair çığırtkanlık peşindeler. Sanki Saadet kendilerini yüzüstü bırakıp gidip başkalarıyla ittifak yapmış gibi yalan ve iftira üzerine haberler yapıyorlar.

Sanki bu ittifak yasası Meclisten geçirilirken "hükümet ile ittifak kurmak şartıyla" diye şerh düşülmüş de haberimiz yok?

***

Temel Başkan’ın, ayakları yere basan, samimiyet dolu, ağzından çıkan, retorikten ve kuru bir söylemden uzak sözlerinin toplumdaki yansımaları; kendilerini abi bildiğimiz, bu tekkenin çorbasını içmiş, ağzı iyi laf yapan kekeçler’in, dili pak mı kirli mi meçhul şahısların ve avanelerinin" üstten kurdukları gazeteci gevezeliklerinin ısmarlama cümlelerinden çok daha değerli.

Utanmasalar "Karamollaoğlu Madımak Katili” diyecekler de gerçekleri bu kadar da çarpıtamayacaklarını biliyorlar. Zira Sivas olaylarındaki masumiyeti kendisi tarafından açıkça bilinmesine rağmen yazısında iğnelemeyle dile getirmesi, en hafif tabirle ahlaksızca belden aşağı vurmaktır.

Tarih bu tipleri yargılamada oldukça mahirdir unutmayalım.

***

Saadet’in en büyük avantajı, ittifak rüzgârına kapılmadan ve kendini parlatma çabasını bir kenara bırakıp özlediğimiz ilkeler üzerinden bir siyaset yürütme çabasında olmasıdır. Mesele, iktidar olmak veya olmamak değil. Mesele huzuru, saadeti, güveni, adaleti ve kardeşliği yurt sathına yaymak. Kanayan yaralara ilaç olmak. Adalet diye bağıranlara kol kanat germek.

İktidarı paylaşmanın kimseyi küçültmeyeceği, aksine gönüllere ancak insani, ahlaki ve mütevazı yaklaşımlarla girilebileceği unutulmamalıdır.

Muhalefet etmek "hain olmak" gibi bir yaftalamayla/etiketlemeyle sindirilemez. İnsanların bedenlerine sahip olabilirsiniz, onları tahakküm altına alabilirsiniz, prangalar vurabilirsiniz, susturabilirsiniz; ama ruhlarına hükmedemezsiniz.



PAPA ZİYARETİ(!) VE CEVAP BEKLEYEN SORULAR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 13.02.2018 11:23:44 | Görüntüleme : 649

Ülkemiz, en üst düzeyde bir temsille 59 yıl aradan sonra Katolik dünyasının ruhani lideri Papa’yı ziyaret etti.

AB Papayla görüşünce hani Hristiyan birliği oluyordu? Veya bu ziyareti bu kritik dönemde CHP veya -ocaklardan uzak- İslami hüviyet taşıyan bir parti yapsaydı tepkiler ne olurdu?

Öncelikle şunu belirtelim ki bir devlet adamıyla, dini bir liderle hatta bir düşmanla görüşülmesini yadırgamıyoruz. Burada sorgulamaya çalıştığımız şey "başkası yapınca vatan hainliği; ben yapınca kahramanlık" yaklaşımıdır.

Saadet Partisi’nin CHP ile görüşmesine takılıp kalanlara da dünkü kardeşlerini hain ilan edenlere de duyurulur.

***

Gelelim Papa'ya yapılan ziyarete ilişkin sorulara;

 Nice zamandır Kudüs’e, Gazze’ye gidilecekti, gidilmedi. Ama iş Vatikan’a gelince tüm imkansızlıklar(!) aşılıp Vatikan’a gidildi. Ne ilginç!

59 yıl boyunca hiçbir devletliye nasip olmayan(!) bu tarihi görüşmenin, bu kadar ani, hızlı ve Şehid Namzedi Binlerce Askerimizin cephede olduğu bir döneme sıkıştırılmasının, deyim yerindeyse yangından mal kaçırırcasına yapılmasının anlamı neydi?

Hatırlayacaksınız, Papa göreve geldiğinde, Ermenilere soykırım yapıldığını söylemişti. Bunun üzerine Vatikan Büyükelçisini geri çekmiştik. Şimdi ne oldu? Acaba Papa, kararından vazgeçti de onun için mi ziyaret ettik?

İslam coğrafyasına yapılan saldırılar dolayısıyla Papa’nın yanında yer almak, onunla aynı fotoğrafa girmek ortaçağ zihniyetini hortlatma ve Haçlı seferi olarak nitelendirilmişti. Acaba Papa, bir çağrıda bulunarak Ortadoğu’da yaşanan işgal ve katliamlardan dolayı Müslümanlardan özür mü diledi?

Bu ziyaret kan gölüne dönen İslam dünyası lehine hangi faydaları sağlayacak acaba?

***

Ziyarette Papa’dan dua istendiği şeklinde bir haber basına yansıdı. İhtimal vermiyoruz ama gerçekten dua istendi mi? öğrenmek istiyoruz. Ehli sünnetin kalesi hocaların bu konudaki fetvalarını büyük merakla bekliyoruz?

Fotoğraf karesinde Trump ailesiyle aynı pozun yakalandığı görülüyor. Donald Trump, eşi, kızı, damadının sıralanması ile Türk heyetinin sıralaması aynı oldu. Bu karelerde ne amaçlandı? Trump’a mı özenildi? Trump’ın bu pozla vermek istediği mesaj ortada iken hangi mesaj verilmek istendi?

Gelelim en çok konuşulan ve trollerin elinde patlayan sandalye krizine. Arşivden görüleceği üzere Papayı ziyarete giden tüm liderler, (Sisi, Putin, Trump vd.) aynı masada aynı sandalyede oturuyor. Yanlarına 3. şahıs olarak küçük sandalyede tercüman oturuyor.

Bu defa da güya küçük sandalye verip küçük düşüreceklermiş de karşı çıkılmış(!).  Ucuz kahramanlık peşindeler. Tercümanın oturacağı sandalye nasıl da milli mesele haline getirildi? Biz "Papa ile ne görüşüldü?" diye merak ederken çok büyük bir kriz varmış da başarılı bir şekilde atlatılmış gibi sunuldu. Güya sandalyeyi reddederek siyasi-idari, dehası-zekâsı denilerek algı oluşturuldu. Hâlbuki ortada bir kriz falan yoktu. Gene cambaza bak olayı. Bakalım cebimizden ne çıktı bunu zaman gösterecek. İşin aslının ortaya çıkmasıyla trollerin elindeki yalan her zamanki gibi balıklama atlayan sazanların kucağında patladı. Yağcılara doğan gün ne yazık ki erken battı. Yağcıların da her yanlıştan bir medet umma, her hatadan bir hikmet bulma edası bildiğiniz gibi. Önemli olan; sandalye krizi neyi saklamak için gündeme getirildi?

Kafamızda başka sorular da var. Mesela acaba Papa ziyareti ile dinler arası diyalog yeniden mi başlatılıyor? “FETÖ”nün dinler arası diyalog safsatası Ak Parti’de ‘Medeniyetler İttifakı’ adı ile yeniden mi hortluyor?

  Bir de "Vatikan veya ona bağlı kuruluşlara görüşmeden önce asgari 5 milyon dolar bağış yapma zorunluluğu olduğu ve bunun gerçekleştiği"ne dair haberlere bir açıklık getirilmesini bekliyoruz. Şayet yapıldıysa kime, ne kadar?

Sosyal medyada bir karikatür dikkatimi çekti. Karikatürde; şimdi burada CHP'nin başındaki zat olsaydı da ona “Ey Kılıçdaroğlu! Şehit cenazeleri kalkarken senin Vatikan'da ne işin var?..", demek ne iyi olurdu". Sahi bu süreçte CHP gitseydi troller, kalemşorlar ne derdi? Yer yerinden oynamaz mıydı?

***

AKP-MHP arasındaki ittifak sürecinde Katoliklerin ruhani lideri Papa ziyaretinde MHP’li bir ismin de yer alması dikkat çekiciydi. Kamuoyuna ne mesaj verilmek isteniyor?

Doğrusu 60 yıl sonra savaş arası yapılan bu kadar önemli görüşmenin sandalye haberiyle gümbürtüye gitmesini değil; medyada içeriğiyle gündeme gelmesini beklerdik.

Biz bu soruları ve sorunları gündeme getirdik ama ilgililerden bu Papa ziyaretinin faziletlerini anlatmalarını bekliyoruz. Sandalyeye takılan Ak Parti takipçilerine de  "Papa yakınlaşmasından ne gibi faydalar, hangi hikmetler bekliyorsunuz?" diye soruyoruz.

Sonuç olarak; Muhafazakârlıktan Milliyetçileşmeye  evrilen iktidar, Vatikan'dan ne ummuştur? Bu Vatikan ziyareti hangi milliyetçi kaygıya merhem olacaktır?

ncaliskan@beyza.net



AKP Hatay’da kongre süreci

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 10 ay, 1 hafta önce / 06.07.2017 08:59:11 | Görüntüleme : 1669
Ersen Korkmaz

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, AKP Genel Başkanı olmasından sonra, AKP’yi kendine göre biçimlendirme çalışmaları kongre süreci ile başladı.

Partinin en alt kademesinden, en üst kademesine kadar devam edecek değişim sürecinde karnesi kırıklarla dolu olan seçilmişler kızağa çekilecek, onların yerine yeni isimler monte edilecek ve 2019 seçimlerine bu kadrolarla gidilecek.

AKP Hatay’da 11 Belediyeyi kazanmasına rağmen, Büyükşehir Belediyesini ezeli rakibi CHP’ye kaptırarak moralmen çöktü.
Bu çöküş 16 Nisan seçimlerine de yansıdı ve AKP birinciliği yine CHP’ye kaptırdı.

Hatay’da seçimlerin yitirilmesinin faturası ister istemez seçilmiş milletvekillerine, Belediye Başkanlarına, il ve ilçe örgütlerine kesilecek.
Karnesi kırıklarla dolu olanlar gözyaşlarına bakılmadan gönderilecekler.

AKP Hatay’da, delege seçimleri 26 Temmuz’a kadar bitmiş olacak. Delege seçimlerinden sonra ilçe kongreleri, 19 Ağustos- 12 Kasım tarihleri arasında tamamlanacak.

İlçe kongrelerinden sonra il kongresi gerçekleştirilecek.

AKP Hatay’da ilçe ve il kongre süreci çok çekişmeli geçecek. Seçimlere büyük bir olasılıkla, her yerde olduğu gibi Hatay’da da yukarıdan onaylanan tek liste ile gidilecek.

Delege kapma yarışı, milletvekilleri, Belediye Başkanları ve bunlara muhalif olanlar arasında kıyasıya geçecek.

Geleceğin Belediye Başkanları ve milletvekilleri bu yarış sürecinde belli olacak.

Ancak; gerek il ve ilçe, gerek Belediye Başkan adayları, gerekse de Milletvekilleri sıralamasında adaylar birinci sırada çıkmış olsalar da; son noktayı, 2019 yılında gerçekleşecek üç seçimde de her zaman olduğu son seçici, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan koyacak.

Bu nedenle; 2019 yılında gerçekleşecek seçimlerin galibi ve mağlubu da dolayısıyla Erdoğan olacaktır.

ERSEN KORKMAZ 



CUMHURBAŞKANI GÜCÜ HALKTAN ALIYOR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 10 ay, 2 hafta önce / 29.06.2017 08:58:12 | Görüntüleme : 791
Cumhurbaşkanı bu ülkenin en güçlü siyasetçisidir.

İlham aldığı kaynak içerisinden çıktığı halktır.

Arkasında ne ABD ne de diğerleri var.

Recep Tayyip Erdoğan siyasetin şifresini çözmüştür.

Halkın yanında olduğu bir siyasinin önünü sadece Allah keser…

Bütün muhalif cenah Recep Tayyip Erdoğan’ın arkasındaki gücü merak ediyor.

Dün ABD ve Batı ile arası iyi olduğunda arkasında Batı ve ABD var diyorlardı.

Bugün onların ikiyüzlülüklerini yüksek sesle dillendiriyor.

İkiyüzlülüklerini görmezden gelmiyor.

Halkının hakkını her fırsatta savunuyor.

Bugün Cumhurbaşkanı’nın ardındaki gücü merak edenler.

En büyük güç bu asil millettir.

Bu coğrafyada yaşayan insanlar şunu iyi bilmelidir.

Bu ülkede sürekli huzursuzluk oluşturmak isteyenler olacaktır.

Ya onların istediği bir uydu ülke olacaksın

Kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışırsan

Engeller olacak, iç karışıklık ve problemler çıkartacaklar.

Dünyadaki üst akıl denen akılsızlar grubu

Kendi akıllarınca bu millet üzerinden senaryo çiziyorlar.

Ortadoğu ve Afrika’daki planların uzantılarını bu ülkede de ekleme gayretindedir.

Bilmedikleri bir şey var.

Bu millet vatan için ölüme sevgiliye koşar gibi gitmektedir.

Delisi dolusu vatan deyince akan sular durur.

Birileri gibi vatanlarını bırakıp yollara düşmez.

Çoluğu ile çocuğu ile kadını ile yaşlısı ile herkes vatan savunmasında siper olur.

Bu toprakları vatan bilen bu çilekeş insanlar asırlardır her fırsatta bu vatanı savunmuştur.

Yedi düvele kafa tutmuştur.

Yokluklardan, yoksulluktan yeni bir medeniyet oluşturmuştur.

İç ve dıştaki bütün hainler bin bir türlü hile ve desise kursalar da

Bu necip millet vatan için şehit olmayı şeref bilir.

Bir Türk dünyaya bedel diyenler bu sözü boşa söylememiştir.

Müzmin muhalifler her gün bu milletin huzur ve istikrarını bozmak için

Planlı ve programlı bir şekilde saldırıyorlar.

Gezi mezi adları farklı senaryolarla her gün bu milleti dinamitlemeye çalışıyorlar.

Terörün iç ve dış tetikçileri bunca şamardan sonra akıllanmadılar.

Hala saldırıya devam ediyorlar ve edecekler.

Onların hızını kesecek tek güç birlik ve beraberliktir.

Bu millet irfan ve feraset sahibidir.

Ülkesinin geleceği için partidaşlığını bir kenara koyar.

Siyasilerin yapamadığını halkın kendisi yapar.

Cumhurbaşkanı’nı muhalif liderleri anlamasa da

Her kesimden insanlar anlamıştır.

Cumhurbaşkanı da halkın bu tercihi ile onlardan aldığı güçle

İç ve dış düşmanlara açık dille tavrını koymakta.

Türk’ün gücünü, asaletini ortaya koymaktadır.

Bu millet sünepe, uyuşuk bir dış politika istemiyor.

Dik duran, eğilmeyen bir lider arzuluyor ve böyle yapanları da yalnız bırakmıyor.

MEHMET ŞAN