......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 300617

YENİ SİSTEMİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 24.07.2018 10:15:50 | Görüntüleme : 1297
Günlerdir bir şaşkınlık ve biraz da bilgisizlik içinde yeni sistemin getirdikleri ve neleri değiştirdiğini tartışıyoruz. Ve her gün yeni bir gündemle uyanıyoruz. Başkanlık sistemi iyi mi kötü mü bunu zaman içerisinde öğreneceğimizi biliyoruz. Ancak iş işten geçmeden bazı şeyleri de ciddi bir şekilde ele almamız gerektiğinin farkındayız. Her ne kadar uygulama makamında olanlar bunlara kulaklarını tıkasa da ‘söylemesi bizden’ demek durumundayız.

Yeni dönemde, Hukuk Fakültesini bitirmeden Hâkim; memur olmadan Genel Müdür' olabilmenin önü açılmış görünüyor. Bu durum maalesef Astsubayın alay komutan olması gibi bir şey! Yani kurumun işleyişine tamamen yabancı kişiler o müessesenin en başına getirilebilecek. Belli gerekçelerle bunlar yapılıyor olsa da yağmurdan kaçalım derken ileride daha büyük sorunlarla karşılamayalım. (Bereket rektörlükteki hatadan dönüldü)

Anlaşıldığı kadarıyla bu kadar büyük sistem değişikliği öyle kısa bir dönemde düşünülerek ortaya konmuş bir şey değil. Birileri tarafından yapılmış, pazarlanmış ve sistematik bir şekilde aktarılıyor. Sanki ellerinde hazır metin var da onu tercüme ediyorlar. Bazen uygulamada ortaya çıkan karışıklıklar ve fikir değişiklileri de kamuoyunun tepkisine göre şekilleniyor.

Bu arada görüldü ki çok uzun süredir dillendirilen "federal yapıya geçiş" adım adım gerçekleştirilebilecek gibi. Soruyoruz biz mi yanlış anlıyoruz. Birilerinin çıkıp anlatması gerekiyor. Zira İçişleri Bakanlığının, görev tanımına, 'yurdun iç politikasına, il ve ilçelerin genel ve özel durumları ile ilgili değerlendirmeler yapmak ve cumhurbaşkanına teklifte bulunmak' ve 'ülkenin idari bölümlere ayrılması, il ve ilçelerin genel idarelerini düzenlemek' maddesi eklenmiş.

***

Biz, Başkan mı diyeceğiz Cumhurbaşkanı mı diyeceğiz, tartışa duralım atı alan Üsküdar'ı geçiyor. KHK'larla takır takır kanunlar yönetmelikler çıkıyor. Zaten isimlendirme ülkeyi ikiye bölüyor. Akp/Ak Parti diyenler, Saray/Külliye diyenler ayrışması olduğu gibi yandaş medya Başkan Erdoğan, karşıtları Cumhurbaşkanı Erdoğan diyor. Doğrusu, nasıl mutlu olacaksa öyle söylensin, işlevi değişmiyor nasıl olsa.

Başkanlık da nerden çıktı demeyin.  Basına yansıdığı kadarıyla; CIA eski Türkiye şefi, Paul Benard Henze'nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda, "Türkiye'nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde, Meclis; meclisi ikna ettiğimizde, Ordu; orduyu ikna ettiğimizde Yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika'nın çıkarı Türkiye'de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, meclis ve hükümeti tek elde toplayan BAŞKANLIK rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz”.

Yabancılar ülkeye dayatma yaparken hükümetle, cumhurbaşkanıyla, orduyla ayrı ayrı uğraşmaktansa daha kolay ve hızlı sonuç elde etmek için tek bir kişiyle muhatap olacaklar.

Bunun ne anlama geldiğini, -kamuoyunca pek bilinmeyen, esrarengiz isimlerden oluşan pek çoğunun ABD mezunu olduğu- bir kabineyle de ne yapılır zaman içerisinde göreceğiz.

Yüzyıllardır Anadolu topraklarında gelişerek meydana gelen kadim devlet yönetimi geleneğinin tamamen tersyüz edildiğine şahit oluyoruz. Mülkiye, hariciye geleneği yerini, özel şirket yöneticilerine bırakıyor.

Görüldüğü kadarıyla meçhule ve karanlık bir geleceğe doğru adım adım ilerliyoruz. Tek kişilik diktaya giden bir sistemden öte esrarengiz ellerin hâkim olduğu bir sürece doğru ilerliyoruz. Bugün için Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın varlığının bu tip amaçları bertaraf edeceğini düşünebilirsiniz. Peki, Sayın Başkan Erdoğan sonrası ne olacak. Planınız ne? Muamma... Sanırım taraftarlar da bilmiyor.

Bu yetkilileri elinde bulunduracak herhangi biri gelecek için gerçekten de ürkütücü değil midir?



HIRS VE HASET

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 20.07.2018 09:48:36 | Görüntüleme : 1437

  Hırs ve haset: Başkalarının malında gözü kalmak, başkalarını kıskanmak, saadetlerini arzu etmemek en kötü ahlâklardan birisidir. Kul bir şeye karşı ne zaman hırs gösterirse, hırs onu kör ve sağır eder. O zaman şeytan fırsat bulur; insan hırslandığı zaman onu arzusuna götürecek her şeyi, kötü ve çirkin olsa da güzel gösterir. İnsanları hırs ve haset helak eder: İblis haset yüzünden mel’un olmuş, rahmetten kovulmuştur; hırs da, kendisine bir ağaç hariç bütün Cennet serbest edilen Adem’i helak etmiştir! (İmam-ı GAZELİ, a.g.e.s. 91) Gerçek şu ki, kin ve haset, önemli sosyal problemlere yol açan ahlâki hastalıkların en belirginleridir. Haset, bencillik ve çekememezliktir! İslâm bilginleri hasedi, bir hastalık olarak değerlendirmişler, ruhu kirleten bir kusur, şerlerin en fenası olduğunu; böyle hisseden kişinin kendisinin de kötü olduğunu ifade etmişler; kıskanan kişinin öncelikle kendisine zarar verdiğini, kendisini mutsuz kıldığını, bunalıma düşürdüğünü belirtmişlerdir.(Halil Altuntaş,a.g.e.s.118-119). Belirtmeliyiz ki, birisinin durumuna imrenmek, özenmek, onun gibi olmaya çabalamak haset değildir. Olumlu bir tutum ve davranıştır. İnsanın gayretini artıran, maddi veya manevî durumunu düzeltmeye, özenip imrendiği kişinin durumunu yakalamaya sevkeden bir davranıştır.

-Kibir: Kendisindeki kuvvet ve kudrete, mal ve varlığa, sağlık ve afiyete mağrur olmaktır; büyüklenmektir. Kibirli olmak,  insanları kendisinden soğutan-uzaklaştıran kötü bir davranıştır. Resulullah (s.a.s.) “kendisinde zerre kadar kibir bulunan, cennete dahil olamaz !” (Ebu Davud, Libas 26-29) buyurmuştur.

KÖTÜ AMEL GETİREN

İblisin mektebinde eğitim gören

Dostunun arkasından fesatlık ören

İyiliği kalbinden fizana süren

Kötülük tohumunu eker de geçer.

 

Mayası budur arınamaz kirinden

Yüreğinden hiç sevgi gelmez derinden

Daima uzak durur gönül erinden

Kötülük fidanını diker de gider.

 

Her türlü milli değerlere yabancı

Ulusal felaketlerde duymaz acı

Onun çün önemsizdir ana-bacı

Vatan-millet-akraba satar da gider.

 

Nefse uyar, fuhuştan hiç geri durmaz

Helal kazanmak için kafasın yormaz

Hiçbir vakit camiye mescide varmaz

Haram-helal demeden yutar da gider.

 

İnsaf-merhamet yoktur, yalan diz boyu

Nefsine uşak olmak bunun öz huyu

Her kötü taş altında vardır bir payı

Masumun yuvasını yıkar da gider.

 

OYTAN’ım, din dersi mecburi olacak

Çocuk, melek-iblis farkını bulacak

Manevî hayatını güzel kuracak

Yoksa toplum yüreğin yakar da gider



KABİNENİN KODLARI: YENİ TAS ESKİ HAMAM

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 17.07.2018 09:18:48 | Görüntüleme : 1655
Seçimin ardından ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ resmen başladı ve yeni kabine ortaya çıktı.

Artık hiçbir bahane kalmadı. 2002’de işbaşına geldiklerinde önce "hele bir Cumhurbaşkanlığını alalım o zaman görün" dediler. 2007'de Sezer gitti, Ak Parti Cumhurbaşkanı seçti. Sonra referandumlar, ustalık dönemi ve son olarak da başkanlık. Çoktandır her şey Başkanlık'a endeksliydi. Artık mazeret kalmadı. Başkanlık gelince sözde ekonomi düzelecek, terör bitecek, şöyle şahlanacağız böyle büyüyeceğiz gibi söylemlerin cevabını merakla bekliyoruz.

Cumhurbaşkanı'nın KHK çıkartma yetkisiyle birlikte, zaten bundan önce denetlenemeyen parlamenter yapı, bundan sonra sadece 5 yılda ancak sandıkta denetlenebilecek. O zamana kadar atı alan Üsküdar'ı geçer geçmez mi bilinmez.

Meclis fonksiyonunu neredeyse tamamen yitirdi. Buna rağmen vekil sayısının 600’e yükseltilmesinin mantığını anlayabilmiş değiliz.

Gelelim yeni kabineye;

Öncelikle bu kabine son 16 yıl içerisindeki Millî Görüş kökenli bakanların en az bulunduğu yapı olarak göze çarpıyor. İçerisinde sadece bir tane dededen torpilli milli görüşçü var. Bu millet, babası hacı/hocalara şahitti ama dededen torpillisine de ilk kez razı olmak zorunda kaldı.

Kamuoyunda yeni kabine cumhurbaşkanının söyleminden mütevellit "şirket" diye anılmaya başlandı. Ama gelin görün ki piyasalar damadın hazinenin başına geçmesini pek hoş karşılamışa benzemiyor. Tarihimizde damatların sicili de pek temiz değil ya neyse.

Aile Bakanı "aile"den torpilli görünüyor. Ülkemizde çok ciddi aile sorunları var. Bakalım yeni bakanımız bu problemlerle baş edebilecek mi?  Anlaşılan o ki bu bakanlık birkaç bakanlık içerisinde eritilerek daha etkisiz hale getirilmiş görünüyor.

Sanki ülkede spordan anlayan başka hiç adam kalmamış gibi aslında sporu spor olmaktan çıkartan iddia oyunlarını yöneten bir kumar kurumunun tepesindeki adam bakan yapıldı.

Gelelim Kültür ve Turizm Bakanına. Maalesef işbaşındakiler kültürün yalnızca otel ve kumarhane işletmekten ibaret olduğunu zannediyor. İşin içindeki kültür ve sanat bu atamayla rafa kaldırılmış ve bütün amaç daha fazla turist daha fazla para mantığına sıkıştırılmış oluyor.

Bakanlar arasında kısmen faydası olacak özel sektörden gelen isimler var.

Ticaret bakanının da özel sektörden gelen biri olması kabinenin genel şirket mantığının bir yansıması olarak görünüyor. Bu kadar önemli bakanlığa bir şirket yöneticisinden daha ziyade dünya ekonomisine daha aşina biri olmasını beklerdik. Bu durumda da kabinenin profili ziyadesiyle düşürülürmüş oluyor.  

Anlaşılan o ki kabine ve yeni sistem üzerindeki olası tartışmaları bertaraf edebilmek için gündem kedicik operasyonuyla değiştirilmiş oldu. Çünkü adı geçenlerin neler yaptığı yıllarca göz önündeydi. Neden bu kadar zaman beklenip şimdi düğmeye basıldı?

Sonuç olarak diğer bakanlara da bakınca, kabinede bakan olmanın şifresinin baba ve kayınbaba kriteri olduğu ortaya çıkmış oldu.



MUNAFIKLIK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 13.07.2018 09:41:04 | Görüntüleme : 1465

Munafık; mümin olmadığı halde küfrünü gizleyerek kendisini mümin gibi gösteren; kalben inanmadığı halde inkâr ettiğini gizleyip diliyle inandığını söyleyerek mümin görünen; imânı kalplerine tam olarak yerleştirememiş, bu konuda kararsızlık ve tutarsızlık gösteren kişilerdir. “İnsanlardan, inanmadıkları halde , 'Allah'a ve âhiret gününe inandık' diyenler de vardır” ( Bakara,2/8). “(Ey Muhammed!) Münafıklar sana geldiklerinde: 'Senin, elbette Allah'ın Peygamberi olduğuna şahitlik ederiz.' derler. Allah, Senin, elbette kendisinin peygamberi  olduğunu biliyor.(Fakat) Allah o munafıkların hiç şüphesiz yalancılar olduklarına elbette şahitlik eder..”(Münâfikûn,63/1). Peygamber Efendimiz(s.a.s.) münafıkların konuştuklarında yalan söylediklerini; verdikleri sözde durmadıklarını; emanete hıyanetlik ettiklerini bildirmiş ve dini tebliğ görevinde kâfirlerle olduğu kadar münafıklarla da mücadele etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de de münafık olan kişiler, “…kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanlar…”(Maide,5/52) olarak nitelendirilmişlerdir.

Münafıkların en belirgin özelliği yalancılıktır. Yaptıklarında samimi olmadıkları için de riyakârdırlar. Münafıklar insanların temiz duygularını istismar ederler. Laf getirip götürmek ve topluma fitne-nifak tohumlarını ekmek; söz verdiklerinde sözünde durmamak, emanete hıyanetlik etmek onların belirgin vasfıdır. Bunların en bariz özellikleri de inanmadıkları için aslında kılmadıkları halde tanınmamak için durdukları namazda da içten ve samimi olmamalarıdır.

HAYAT KISA

Gel dostum hiç olma hayatta gafil,

Bil ki hayat kısacıktır, çok kısa,

Sonra olursun Ahrette ser sefil,

Bil ki hayat kısacıktır, çok kısa!.

 

Doyumsuz kör nefsine uyma sakın,

Düşün de bir an etrafına bakın,

Herkes gitti Ukbâya akın akın,

Bil ki hayat kısacıktır, çok kısa!.

 

Asla bulunma şeytanla yan yana,

Kandırır, yazık eder iblis sana,

Ateş yakar, kıyar gül gibi cana,

Bil ki hayat kısacıktır, çok kısa!.

 

Doğruyu, düzgünü, hak yolu izle,

Her zaman iyi, güzel aşkı özle,

Huzura çıkılmaz kara bir yüzle,

Bil ki hayat kısacıktır çok kısa!.

 

OYTAN'ım, bilirsin Hak'ka vurgunum,

Artık son baharım geldi, yorgunum,

Gafil olan insanlara dargınım,

Bil ki hayat kısacıktır çok kısa!



Eldeki Sonuçlar… Ve Gönüllerde Saadet

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 10.07.2018 10:28:53 | Görüntüleme : 1324
24 Haziran Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili seçimleri yapıldı. Sonuçların ülkemize milletimize hayırlar getirmesini diliyoruz.

Seçimle ilgili henüz kapsamlı bir değerlendirme yapacak kadar uzun zaman geçmedi. Ne var ki çok sessiz kalmanın da âlemi yok.

Öncelikle kazananlar-kaybedenler açısından eldeki sonuçlara herkes kendi penceresine göre bir yorum getiriyor. Kazandığını görmek isteyen kazanmış, kaybettiğini düşünen kaybetmiştir. Kimisi kazandım derken kaybeder kimisi ise kaybettiğini söylerken bunu itiraf etmeyi mertlik sayarak –kendince- kazanır.

Saadet Partisi açısından şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki bu seçim önemli bir “umut seçimi” olmuştur.

Tabi seçimden önce büyük bir başarı bekleniyordu. Alınan sonuçlar beklentinin altında kaldı ancak şunu iyi bilmeliyiz ki gelecek açısından önemli kazanımlar elde edildi.

Her şeyden önce Saadet’in kapsama alanı genişledi yeni alanlara açıldı. 20 yıldır kapısını çalamadığı insanların birçoğunun kapısını çalabildi. Kendi tabanı gibi onların zihninde ve gönlünde de meşruiyet kazandı.

Şu unutulmamalıdır ki, sosyolojik olaylar akşamdan sabaha bir gecede gerçekleşmez.  Son aylarda Saadet’in yükselişi tam kuluçka dönemindeydi ki netice vermeden ani bir seçim yapıldı.  Esasen baskın seçimin amaçlarından biri de -daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi- Saadet’in bu yükseliş trendini durdurmaktı.

Birileri Saadet Partisi son seçimde aldığı oyun daha da altında kalıp kaybolup gidecek diye el ovuşturmuş bekliyordu.  Her şeye rağmen Saadet, oyunu şöyle veya böyle arttırdı, iki katına çıkardı.

Saadet gelecek adına ümit vaat eden, ülke meselelerine bakış açısı ve üslubu ile dikkat çekerek, birçok medyanın, yazarın ve derdi ülke meseleleri olanların ilgisini çekti. Her bilinç sahibi Temel Karamollaoğlu ne diyor diye kulak kabartmaya başladı.

Ülke mesellerini dert edinen, kalkınma, sanayi, üretim, istihdam, faiz, cari açık, borç gibi konular hakkında sadece fikri değil aynı zamanda da bilgisi olanlar, düşünenler Saadet Partisine oy verdi.

Tahkir için değil bir durum tespiti için söylüyorum; Saadet bu seçimde çok önemli miktarda "nitelikli oy" aldı.

Aslında taşıyıcı kitle olan bu kesimin oyları bir süre daha geçseydi tabana da yansıyacaktı. Taban tam anlamıyla yansımadan erken hasada gidildi.

Sonuç olarak Saadet Partisi bir süredir iyice içine kapanmış marjinal bir fikir kulübü olarak görülürken yeniden gündemi belirleyen Türkiye’de herkesin “ne diyecek?” diye merakla beklediği kapsama alanı geniş marka değeri yüksek bir parti haline geldi. Saadet Partisi bu dönemde özellikle referandum sonrası ortaya çıkan gelişmelerle tüm ümmet için umut olan kendi fabrika ayarlarına yeniden döndü. Ve yeniden gönüllere Milli Görüş tohumu ekildi…



ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 10.07.2018 10:21:50 | Görüntüleme : 1336

Bir kısım İslâm bilginine göre insandaki Allah inancı, zorunlu ve yaratılıştan olduğu için Allah'ın varlığına dair dışarıdan deliller aramaya, mantıkî ve aklî deliller sunmaya ihtiyaç yoktur. Yaratılışı bozulmamış, aklı karışmamış her insan Allah'ın var ve bir olduğunu bulur ve anlar. Bu yoldaki deliller sadece insanı uyarmak, içindeki zorunlu bilgiyi ve şuuru geliştirmek içindir. Mıknatıs ile demir birbirine yaklaşınca mıknatıs demiri çeker. Çünkü bu onun tabiatında gizlenmiştir. Bu özelliği bozulmadıkça da yaratılışının gereği gerçekleşecektir. İşte insan da böyledir. O, sadece iç ve dış dünyada Allah'ın varlığını ispat eden şeylere bakarak Allah'ın varlığını bunlardan anlayabilecek özellikte yaratılmıştır. Ayrıca insanın kendi yaratılışı da bizzat Allah'ın varlığının açık bir delilidir.

İslâm bilginlerinin çoğuna göre insan, öz benliğinde ve dış dünyada Allah'ın varlığını gösteren birtakım deliller üzerinde durup düşünerek Allah'ın varlığına ulaşmak durumundadır. "O'nu gözler idrak edemez. Fakat O, gözleri idrak eder" (el-En‘âm 6/103) meâlindeki âyet, Allah'ın duyularla doğrudan doğruya idrak edilemeyeceğini bildirir. Fakat duyular, Allah'ı tanıyacak olan akla, gönüle ve kalbe malzeme temin ederler. Bu malzeme de yaratılmış olan her şeydir, evrenin âhenk ve düzenidir. Bunlar Allah'ın varlığını gösteren belirtiler, izler ve delillerdir. İnsan, aklı ile bu belirti, iz ve delillerden hareketle yaratıcıyı bulmaya çalışır. Bu bir âyette şöyle dile getirilir: "İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun..." (Fussılet 41/53; ayrıca bk. elMü’minûn 23/12-14; el-Furkan 25/47; er-Rûm 30/20-22; Yâsîn 36/37-40; Kaf 50/6-10).

Allah'ın varlığına delâlet eden ve insanı bu konuda düşünmeye ve iman etmeye çağıran Kur'an âyetlerini ve hadisleri dikkatlice inceleyip hem de dış dünyayı ve insanın yaratılışını gözlemleyen âlimler, Allah'ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır.

Sağlıcakla kalın…



Hatay’ın kurtuluş bayramı

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 4 ay önce / 06.07.2018 10:57:40 | Görüntüleme : 1472
5 TEMMUZ

 

 

Hatay’ın birçok özel ve önemli günleri vardır. Bunlardan biride 5 Temmuz günüdür. Müstakil Hatay devleti kurulduktan sonra, Hatay meclisi 18.05.1939 tarihinde toplanarak, Türkiye’nin resmi bayramlarının kutlanmasının yanında, Türk ordusunun Hatay’a girdiği “5 Temmuz” tarihini Hatay’ın “Kurtuluş bayramı” olarak kabul etmiştir.

1918 yılı Osmanlı devleti için toprak bütünlüğünün büyük bir kısmını kaybedildiği yıldır. Bu toprak kaybı içerisinde de ne yazık ki Hatay’da bulunmakta idi.   imzalanmıştır.

Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Hatay toprakları Önce İngiliz birlikleri daha sonrada Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiştir. Hatay o günden 5 Temmuz 1938 tarihinde Türk askerinin Hatay’ girmesine kadar ıstırap dolu günler geçirmiştir. Hatay halkı hiçbir zaman Anavatandan kopmamış ve ümidini de yitirmemiştir.

15 Mart 1923 tarihinde Atatürk’ün Adana’ya yaptığı ziyaret Hatay halkı için bir fırsat, bir ümit ışığı olmuştur. Atatürk “Hatay benim şahsi meselem” dediği Hatay için ”KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU DÜŞMAN ELİNDE ESİR KALAMAZ” diyerek Hat ayın kurtuluş vadinde bulunmuştur. Bu aynı zamanda Türk ordusuna verilen bir emirdi. Bu emri yerine getirmek üzere Albay Şükrü KANADLI’YI görevlendirmiştir.

Albay Kanadlı Komuta etiği 48. Dağ alayı ile 5 Temmuz 1938 günü Hataya gırmış ve Atatürk’ün emrini yerine getirmiş Hatay halkıda 20 yıl çektiği ıstıraplı günlerini sevinç ve coşkuya bırakmıştır. Hatay halkına bir hayal gibi gelen Türk askerinin Hatay’a ayak basmasıyla bu kutsal topraklar artık “kurtuldum ”diye dile gelmiştir. Kutlu olsun.

YAŞASIN ATATÜRK YAŞASIN TTÜRK ORDUSU



ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 5 ay önce / 29.06.2018 09:58:23 | Görüntüleme : 1341
İslâm hata işleyen bir insanın sonuna kadar günahkâr kalacağını kabul etmez. Pişmanlık duyup affedilmeyi isteyen, sonra da o günaha geri dönmeyen her günahkârın bağışlanma şansı vardır. Günahlardan kurtulup ilâhî affa ulaşmak için Kur’ân’ın önümüze koyduğu çözüm yolu ise, tövbe etmektir.: “Ey mü’minler, hep birlikte Allah’a tövbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz!”(Nûr, 24/31) Tövbe, aman dilemektir, Rabbimize el açıp bizi affetmesi için yalvarmak, yüzsuyu dökmektir. Bir dönüştür, yanlışlarla yüklü geçmişe bir kalem çekiştir tövbe! Kur’ân’ın “nasûh tövbe” diye adlandırdığı da samimi tövbedir. “Ey iman edenler! Allah’a içtenlikle tövbe edin !”(Tahrîm, 66/8). Allah’a yönelip içtenlikle af dilemek insan için kurtuluş yolunu açacaktır.

  İnsanların en yanlış, en olumsuz yanı ve tutumu günahlarının karşısında hemen ümitsizliğe düşmeleri ve “ Artık günahkâr oldum, yapacak bir şey yok, telâfi edilemeyecek kadar günaha battım v.b.” düşünerek daha çok günah işlemeye devam etmeleridir! Oysa zararın neresinden dönülse kârdır, ne kadar çabuk tövbe edilse o kadar iyidir. Dinimizde ümitsizliğe yer yoktur! Râhîm, Rahmân ve Gaffâr olan Yüce Rabbimiz için bağışlamanın haddi-hududu yoktur. Hz. Peygamber Efendimiz  günahkâr olanlara son derecede büyük bir cesaret vermektedir: “Günahından tövbe eden sanki hiç günah işlememiş gibidir.!”( İbn Mâce’den zikreden, Halil Altuntaş, a.g.e. s.34). “Allah, can boğaza gelmedikçe kulunun tövbesini kabul eder!” (İ.GAZALİ,a.g.e. s.370)

ÜMİT KESMEM

Gönül hoşnut zahmetinden

Ümit kesmem rahmetinden

Şefaat bekler Ahmet’inden

Ümit kesmem rahmetinden!

 

Kaç defa kapından kovsan

Tüm günahlarımı duysan

Mil çekip gözlerim oysan

Ümit kesmem rahmetinden!

 

“Ol” deyince hep oldursan

Saçım-başım yoldursan

Beni Cennetten kovdursan

Ümit kesmem rahmetinden!

 

Kanayan yaremi eşme

İki gözüm iki çeşme

Geçmişimi fazla deşme

Ümit kesmem rahmetinden!

 

Kibirli tavır takınmam

İblisten asla sakınmam

Hiçbir kimseden yakınmam

Ümit kesmem rahmetinden!

 

Kederle canım dağlarım

Âh u zâr eder ağlarım

Kalbim daha çok bağlarım

Ümit kesmem rahmetinden

 

OYTAN’ım, Cennet’e girmek

Toprağına yüzüm sürmek

Ahrette murada ermek

Ümit kesmem rahmetinden!



SEÇİM VE MİLLETVEKİLLERİMİZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 5 ay önce / 26.06.2018 10:19:07 | Görüntüleme : 1460
Türkiye’de, Cumhurbaşkanlığı Sistemi adıyla yeni bir döneme imza atacak olan baskın 24 Haziran seçimi yoğun bir katılımı ile gerçekleşti.

  Seçimde, yeni dönemin ilk Cumhurbaşkanlığını Recep Tayyip Erdoğan ilk turda kazanırken, Meclis’te de salt çoğunluğu Cumhur İttifakı ile elde etmiş oldu.

Seçimde en büyük sürprizi “Tükenmedik” diyerek MHP yaparken, İYİ Parti’de CB seçiminde hayal kırıklığı yarattı.

Cezaevindeki CB adayı Selahattin Demirtaş Meral Akşener’i geçti.

Muharrem İnce, harcanmak amacıyla aday yapıldığı CHP’yi sollayarak, CHP’de tek adam benim dedi.

Hatay’daki seçimde, AKP, geçen seçime göre bir eksikle dört milletvekili çıkardı.

AKP’nin Milletvekilleri:

Bayram Türkoğlu, Erzin, Payas ve Dörtyol’da partisinin lokomotifi oldu.

Hüseyin Yayman, bürokrat olarak, Kültür Bakanı yardımcılığı görevinden istifa ederek, ovayı temsilen Meclis’e gitti. Halka hizmet görevinde başarılı olacağına inanıyorum.

Abdülkadir Özel, bürokrat olarak memleketi İskenderun’dan, Hatay’a hizmet için Meclis’e gitti.

Yoğun bir çalışma temposu gösterdi.

Hüseyin Şanverdi, Reyhanlı’da bariz üstünlüğü olarak Meclis’e seçildi.

CHP milletvekilleri.

CHP, Hatay’da liste değişikliğinin kurbanı oldu.

Mehmet Güzelmansur, listenin ilk sırasına sonradan konuldu.

Başarılı olacağını tahmin etmiyorum.

Suzan Şahin, ikinci sıraya, Erzin, Dörtyol ve Payas’ı temsilen sonradan dahil edildi.

Mücadeleci kimliği ile tanınan Şahin, hırsını yenerse başarılı olabilir.

Serkan Topal. Samandağ’dan milletvekilliğine devam edecek.

İsmet Tokdemir; Sağ kökenli bir aileden geliyor, ovayı temsilen listeye konuldu.

HDP

Barış Atay Mengüllüoğlu,

Almanya doğumlu, Antakya’nın tanınmış ailelerinden Mengüllüoğlu ailesinin bir üyesi, Sanatçı olan, mücadeleci kimliği ile tanınan Barış, CHP tabanından aldığı oy ile TİP’li olarak, HDP’den Milletvekili seçildi.

MHP.

Lütfü Kaşıkçı, MHP’nin il eski başkanıydı, birinci sıradan Meclis’e gitti.

İbrahim Gül, Aslen Altınözü olup, İskenderun’un Esentepe mahallesi Ülkü Ocakları Başkanlığından başlayan siyasi mücadelesine MHP İskenderun ilçe başkanı, Belediye Başkan adayı olarak ilkeli bir şekilde devam etti, geçen seçimde ikinci sıradaydı, baraj nedeniyle seçilemedi, bu seçimde hakettiği yere seçilerek geldi.

Tüm milletvekillerine Hatay’a hizmette başarılar dilerim.

Edindiğimiz bilgilere göre Ak Parti’nin 5. sıra adayı Sabahat Özgürsoy Çelik’in yurt dışı oylarının sonucu milletvekili seçildiği, MHP’nin 2. sıra adayı İbrahim Gül’ün de bu oylar sonucu seçilemediğini öğrenmiş bulunuyoruz.



Daha iyisi mi gelecek?

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 5 ay önce / 19.06.2018 09:41:49 | Görüntüleme : 1523

Seçim çalışmalarında kullanılan “değiştir” sloganına karşılık olmasını sıkça karşılaştığımız, “Daha iyisi mi gelecek?” sorusu zihinlerde bir korkunun yansıması olarak yer edinmiş.

Üzülerek belirtmek gerekir ki seçmenin üzerindeki bu korku, idarenin ördüğü ağdan kaynaklanıyor. Dış ve iç düşman bolluğu içerisinde halka sürekli bir endişe ve korku pompalanıyor. “Biz gidersek ülke yıkılır, biter, dağılır!”

İktidar partilerinin kendilerini “vazgeçilmez gösterme” arzusu bir yere kadar anlaşılabilir. Ancak ülkenin kamplaştırılması, FETÖ ve Çözüm Süreci gibi en büyük suçlusu olduğu konularda bile rakiplerini suçlama pişkinliğiyle zeytinyağı gibi üste çıkmasını anlamak mümkün değil. 

Aldatılmak ve aldatmak ikileminde yıllardır sürüklenen halk kitlelerinin bakışındaki iyimserlik de dikkat çekici. Bir insan, hayatındaki herhangi birinin kaç defa aldatmasına izin verir veya buna ne kadar tahammül edebilir?

Gelelim daha iyisi mi gelecek? sorusunun cevabına. İktidarların iç-dış politika, ekonomi ve sosyal hayatı yönetmeleri temel görevleridir. Bu açıdan bakıldığında;

Ekonomi: vatandaş çarşı pazara çıktığında birkaç ay önceki fiyatlarla şimdiki durum arasındaki farkı yakından gözlemliyor. Bu direk cebe yansıyan kısmı.

Hazinenin durumu ise; “Cari  açık, Nisan verileriyle son 12 aylık dönemde 57 milyar 73 milyon dolar oldu.” Bu rakam bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. Üretim kanallarının tıkandığını, fabrikaların kapandığını, işsizliğin had safhada olduğunu, reel enflasyonun sanılandan çok yüksek olduğunu, borç batağında olduğumuzu… Nereden tutarsanız elinizde kalıyor.

Yatırım politikalarının betonlaşmaya yönelik olduğu, üretime yönelik faaliyetlerin dibe vurduğu bir ekonomi politikası sürdürülemez. Araç geçiş garantili köprü de zaten trajikomik bir durum.

Sağlık: Sağlık sektöründeki görece iyileşmelere diyecek sözümüz yok. Ancak sağlık sektörünün şehir hastaneleri projeleriyle bir ranta çevrildiğini de söylemek mecburiyetindeyiz. Bu durum belli bir süre sonra patlama noktasına gelecek. Zira “hasta sayısı üzerinden verilen garanti” bütçeye ciddi bir yük olarak geri dönmektedir. Ayrıca şehrin bir yerine mecburiyet hastanesi gibi devasa bir yapı yapmaktansa şehrin her bir köşesine orta büyüklükte daha rahat hareket edilebilir, ulaşılabilir ve kontrol edilebilir bir hastaneler zinciri yapmak daha akılcı değil miydi?

Eğitim: Eminim (AK Partili dostlarımız da dâhil) makul kitle, hükümetin en başarısız olduğu alanın eğitim olduğunu itiraf edeceklerdir. Her yıl değişen ortaöğretim ve yükseköğretime geçiş sınavları, öğretmen atamalarındaki karmaşa ve gayr-i adil durum, yönetici atamalarındaki yandaşlık kriteri, bir türlü istenilen seviyeye gelemeyen eğitimin fiziksel şartları, müfredattaki tutarsızlıklar…

Yükseköğretim; sonu gelmeyen sorunlar yumağı.

Gençler mezun oldukları alanla ilgili iş bulamıyor.

Akademisyenler yarış atı gibi boş yere koşturuluyor. Bir yandan da akademik ve bilimsel faaliyetlere ayrılan fonlar tek tek kesiliyor. Böylece üniversitelerden bir türlü bilimsel ve teknolojik katkılar gelmiyor…

Gençlerimizin kötü alışkanlıkların pençesinde olması, çocuk suçluların artışı, cezaevindeki mahkûm sayısındaki patlama, kadına ve çocuğa yönelik her türlü şiddet ve cinayetler, boşanma oranları; eğitim sistemimizin bir ürünü olarak önümüze çıkmaktadır.

Dış Politika: Irak, Suriye ve Mısır politikalarımızın çökmüş olması devasa bir başarısızlıklar zincirinin birer halkasıdır. Rusya ve Amerika arasında gidip gelen kafa karışıklığı ve nihayet ABD-İsrail güdümündeki karar alma mekanizmaları. BOP, İncirlik ve diğer yabancı askeri üstlerin varlığı, Mavi Marmara, Rus uçağının düşürülmesi sonrası yaşanılan kriz, göç dalgası, mülteci sorunu… Ve tabi her seçim kampanyasında Gazze’de patlayacak havai fişekler(!)...

Sonuç olarak, 16 yılın sonunda ülkeye “millet bahçesiyle, çay ve kekin bedava olduğu kıraathane” vaatleri ülkenin nereye geldiğini gösteriyor.

Böyle gitmemeli, değişmeli/değiştirmeliyiz.