......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 300617

AKDENİZ SİYASETİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 26.12.2019 12:09:45 | Görüntüleme : 610
Cengiz YILDIZ
      Öncelikle Türkiye'mizin son dönemlerde özellikle dış Siyasette yapmış olduğu vakur duruşu ve yerinde akılcı stratejik ataklarıyla dünyada ses getirdiğini ve bununla gurur duyduğumu ifade ederek yazıma başlamak istiyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımız; Türkiye ile Libya arasında malumunuz üzere; Akdeniz'deki haritayı değiştirecek tarzda çok önemli bir mutabakata imza atmasının hemen akabinden, önemli bir adım daha atarak Tunus'u ziyaret etmişti. Burada Libya mutabakatının ne anlama geldiğini tüm dünyaya, Dosta Düşmana resmen ilan etmiş oldu. Peki Türkiye bu mutabakatla yani Libya mutabakatıyla ne yapacak? Türkiye artık havada karada denizde tüm güçleriyle Libya'da olacağını, başladığı işi yarım bırakmayacağına en üst seviyede göstermiş oldu.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin başkanı sıfatıyla ve değerli ekibi ile Libya'nın bölünmesi yönünde Fransa, İsrail, BAE, Mısır, Suudi ve Amerika yönetimlerinin Hafter adındaki  anlaşılmayan kabul görmeyen gayri resmi bir yapıya en üst seviyede karşı çıktığını da belirtmiş oluyor.
Kıymetli Dostlar; asıl vurgulamak istediğim Biz Türkiye olarak Libya'da bulunmaz isek gücümüzü orada hissettirmez isek; Akdeniz Siyasetini, dolayısıyla Anadolu topraklarınıda savunamayacak hale gelip, burada zaafiyet içerisinde olacağımızı hepimiz biliyoruz. Herkes Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları üzerinden hamleler yapıyor... Türkiye'de boş durmuyor ve kendi haritasını ortaya seriyor..
Bana kalırsa şu andaki mücadele, Hafter gibi basit bir terör örgütünden çok çok uluslu bir savaş görüntüsündedir.  Tüm ülkelerin burada olmasından bunu anlıyoruz.
Tunus neden ziyaret edildi? Cevaben: Libya konusundaki  mutabakatta ortak hareket etme imkanı zemini aranmıştır ve bu ülkenin yukarıda saymış olduğum Mısır Amerika birleşmiş Arap Emirlikleri ve benzeri ülkelerle hareket etmemesi,  haftere destek vermemesi yönünde Tunus'u uyarması bizim açımızdan büyük bir başarıdır.
TÜRKİYE Akdeniz'de Libya ve Tunus üzerinden birilerini korkutuyor.. Birilerinin tuzağını bozacağı, olumsuz girişimleri engelleyen ve oyun bozan bir konumda olduğunu gösteriyor.  Bu coğrafyada güç haritasını alt üst edecek ve güçlü bir Türkiye ile geleceğe emin adımlarla gidecek  hamleler bizi bekliyor.. Vakit gerçekten milli birlik ve beraberlik vakti.. Vakit çok akılcıl hareket etmek vakti..
Vakit;  Türkiye'mize ve Gönül coğrafyamıza sahip çıkmak zamanıdır.
Selam ve dua ile...


İMDADA SELİM YETİŞTİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 24.12.2019 10:00:26 | Görüntüleme : 713
(ayhandirlik@hotmail.com,twitter/@ayhndrlk, instagram/ayhndrlk)

 Geçen hafta Keçiören deplasmanında son dakikada alınan üç puan Doğu Akdeniz’de doğalgaz bulmak kadar değerli oldu. Hem bu galibeyeti anlamını pekiştirmek hem de haftaya Bursa’ya psikolojik puan avantajı ve güveni ile gitmek için Adanaspor maçını kazanmamız gerekiyordu. Maça girerken etraftaki konuşmalara kulak misafiri oldum. Efendim bahis sitelerinde Hatayspor banko favori gösterilmiş, oranlara bakılırsa Hatayspor maçı en az 4-5 gollü kazanacak. Ancak kadro açıklanınca buna güvenenler eyvah demişlerdir herhalde. Çünkü golcülerimizden hem Mirkan hem Hamza yokken bir de Gökhan’ın olmamasının hücum gücümüzü aşağı çekeceği çok net bir durum olup, elimizde ön tarafta tabela değiştirebilen, güveneceğimiz sadece Selim kalmış oldu.

Adanaspor’un oyun anlayışı ve dizilişi ile bu maça bir puan için geldikleri çok açık olarak görüldü. Kazanma inançları olmadığından bizim alanımızda maçın son dakikaları dışında hiçbir zaman çoğalmadılar. Bunun bir de başka anlamı da var; Hatayspor’un önemli takım oluşu. Maça hızlı ve tempolu başlamak istesek de Hatayspor’un makine düzeni şeklindeki oyun sisteminin ofans anlamındaki önemli parçalarının eksikliği hücum akışımızı ve üretkenliğimizi etkiledi. Kanatların her ikisini de etkili kullanamadık. Bunda en büyük payın çabuk oynayan, tempomuzu ve atağa çıkış ritmimizin ayarcısı Gökhan’ın olmayışı olduğunu söyleyebiliriz. Böylece ilerleyen anlarda tempo ister istemez düştü. Bokila elinden geldiğince iyi niyetli mücadele etmeye çalıştı ancak bu sistemde ayaklarına hakimiyeti ve becerisi biraz eksik kalınca rakip kaleyi hiç göremedik.  Sezon başından beri beklentileri bir türlü karşılamayan Barbosa’dan bu maçta da parlamasını, sorumluluk almasını göremedik. O kadar ki, zaten Aabit de çok öne doğru oynamakta cesur olmayınca bir şeyler yapma adına stoper Yusuf’un rakip ceza sahasına topla girdiğini gördük. İkinci devre tempoyu artırmak istedik ama kalabalık rakip sahada yine istediklerimizi tam olarak yapamadık. Sıkışmaya başladığımız anda imdada Selim yetişti. Zaten Caner’le birlikte hücumda en potansiyelli isim tabi ki Selim’den başkası olamazdı. Tamamen bireysel becerisi ve vuruş tekniği ile herkesi rahatlatan golü attı. Ancak öne geçtikten sonra tam da Caner’in etkili olacağı ve boş alanlar bulacağı biçimde oyunun şekilleneceği belliyken bu oyuncuyu dışarı almasak farkı ikiye çıkarmamız hiç de zor olmayacaktı.

Bu maçı kazandık ama bazı şeyleri de aramadık değil. Mirkan’ın ayaklarına hakimliğini, topu indirmesini, dağıtmasını, düzgün vuruşlarını aradık. Hamza’nın çalışkanlığını, cesur yüreğini, mücadelesini aradık. Gökhan’ın top alışını, adam eksiltmesini, üçüncü bölgede oyunu nasıl yönlendirdiğini aradık. Maalesef ama forvette Bokila orta alanda Barbosa bu anlamda ilk onbire değil girmek zorlamaktan bile uzaklar. Bu nedenle bu maç ortaya çok net olarak şunu çıkardı ki, girdiğimiz yolda kadro genişliği ve derinliğimizi artırmamız gerekiyor. Kulübeye bakıyoruz sıkıştığımız anda oyunu etkileyecek, ateşleyecek, hamle anlamında iki veya üçten fazla oyuncumuz yok. Bu yolda, bu anlamda gerekli ekleme ve takviyeleri yapma zorunluluğu doğuyor. Bunun için devre arasında gerekli adımlar atılmalıdır. Gelelim hakeme! Abuksubuk kararları için yanlış değerlendirdi, pozisyonu süzemedi denir, kabul. Ancak Hatayspor’lu oyunculara kart göstermek için sudan sebepler buldu ki, Yusuf’un neden kart gördüğüne sebep ortada su da yoktu. Allah aşkına Yusuf neden kart gördü? Sadece gözünün önünde kaş var diye mi?. Yazık ki bu önemli oyuncumuz haftaya Bursa’da cezalı duruma düştüğünden oynayamayacak.



TÜRKİYE EKONOMİSİ VE GELECEĞİMİZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 10 ay, 3 gün önce / 12.12.2019 13:39:34 | Görüntüleme : 1051
Cengiz YILDIZ (Köşe Yazısı)
Bugün köşe yazımı Türkiye'mizin ekonomisi, geleceği ,artıları ve eksileri üzerine yazmayı düşündüm. Her daim ifade ettiğim üzere Sayın Cumhurbaşkanımızın ifadesi ile "Erdem irade ve cesaretle yerli ve milli bir duruşla Türkiye'mizin menfaatlerini Aziz milletimizin önceliklerini dikkate alarak hep birlikte Türkiye'mizin şahlandıracağız." ifadelerini sık sık duymuşsunuzdur.
 Peki nasıl ekonomi noktasında bu kadar umutlusunuz? Sorusuna gelince: Cevaben derim ki; Türkiye'mizin şu anda öteden beri izlediği olumlu, vakur ve gerçekten de kendine yakışan stratejilerini, yatırımlarını sizlerle hasbihal ederek  paylaşmak isterim.  Türkiye hemen yakın sınırlarımızda, bağımsız bir dış politika izleyerek sınırlarımızda bir terör devleti kurulmasını engellemiştir. 
Türkiye'miz Akdeniz'de Libya ile yaptığı anlaşma ile artık Akdeniz haritasını değiştirmiştir. 
Ekonomide disiplin ile başlayan süreç şu anda dinamik bir hale gelmiş ve çok olumsuz gösterilmeye çalışılan ekonomik parametreler, müthiş bir şekilde düzeltilerek, iyileştirilerek vatandaş lehine hak ettiği noktalara doğru hızla ilerlemektedir.  Faizler %30 35 lerde iken şu anda ticari Faizler bile yüzde 12'ler sınırındadır. BDDK dediğimiz kurumun tabloları herkes tarafından denetlenmektedir. Bu rakamlara  olumsuz, yanlış diyen muhalefet ve birtakım kesimler BDDK yani bankacılık sektörü üzerinden ekonomimizi itibarsızlaştırmak istemektedirler. 
Şu anda dolar artık yerinde sayıyor .
Önceden Türkiye'miz ekonomi ile ilgili bir takım dış mihraklarca Türkiye aleyhinde yapılan açıklamalarla, bir anda ekonomik rakamlara yansıyan olumsuz durumlar hasıl olurdu. Ama şu anda artık liderimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın duruşuyla bu tarz dayatmaları, empozelerin yok edildiğini ve aşağılık kompleksinden kurtulduğumuzu görüyoruz.
İhracatın katlandığını, insanların bayram tatillerinde dahi otelleri tıklım tıklım doldurduğunu, sağlık turizminin büyüdüğünü ve birçok sağlık operasyonları için yurtdışından Türkiye'mize akın akın gelenlerin olduğunu görüyoruz.
Bu memleketin bir evladı olarak yapılacak çok işler olduğunu da parantez içinde söyleyerek Ümitli olduğumu, geleceğimizin 2020 lerin 2021 lerin ve daha nice Türkiyemizin, aziz milletimizin, şimdikinden çok daha güzel yayınları olduğunu  ifade etmek isterim. Hep beraber yapılacak çok işlerin olduğunu aziz milletimizin sabrıyla ve samimi duruş anlayışıyla başarabileceğimize inanıyorum.  
Lütfen olumsuz algılara, gereksiz bakış açılarına Türkiyemize zarar verecek söylemlere kulak vermeyelim. 
 Zira; "SÖZ KONUSU  TÜRKİYE İSE GERİSİ TEFERRUATTIR." diyorum.. Dua ve selamlarımla 


“Çileli Hayat”ın Bize Anlattıkları

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 10 ay, 1 hafta önce / 06.12.2019 08:31:31 | Görüntüleme : 921

NİZAMETTİN DURAN

“Ey akıl sahipleri, (basiret sahipleri, görecek gözleri olanlar), düşünün de ibret alın" (Haşr:2) diye buyuruyor Cenabı Allah. İbret almaya nasibi olan ibret alır, kalbi mühürlenenlerin ise bunda nasibi olmaz. Çünkü “…onların kalpleri var, ama anlamazlar; gözleri var, ama görmezler; kulakları var, ama işitmezler...” (A’râf: 179) Allah'ım, kalbimizi, zihnimizi, gözlerimizi ve kulaklarımızı aç, aç ki, mesajını hakkıyla anlayanlardan olalım.

Akıl sahiplerinin ibret alacağı, yaşanmış olan her olay ve vakıadan kendine dersler çıkaracağı, hatasıyla sevabıyla, eksisiyle artısıyla yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesini anlatan bir kitaptan söz edeceğim sizlere. Hatay İmam-Hatip Lisesi Müdür Başyardımcısı Selim Demirli Hoca’nın kitabından, “Çileli Hayat”tan.    

12- 21 Mayıs 2017 tarihinde "Akdeniz Bölgesi'nin en büyük fuarı" olarak “Hatay Kitap Fuarı” açılmıştı Antakya merkezde. Davet edildiğimiz bu fuara Hataylı yazarlar olarak biz de Ankara'dan katılmıştık.

Fuarda standımızı açmış, kitapları, dergileri düzenlemeyle meşgulken bir ziyaretçi selam verdi. Selamını alırken işimize de devam ediyorduk; bir an önce standı hazır hale getirme uğraşındaydık. Ziyaretçimizin, “Nasılsın Nizamettin Bey?” demesiyle, başımı kaldırıp kendisine baktım. Orada karşımdaydı Selim Hocamız. Standın dışına çıkarak kucaklaştık, merhabalaştık ve onu standa alarak sohbetimizi derinleştirdik. Bu arada arkadaşlar standı düzenlemeye devam ettiler. Hocamızla yaptığımız güzel bir sohbetten sonra, Nisan 2017'de baskıdan çıkmış kitabını imzalayarak bizlere takdim etti. Kitap yeniydi, bir ay önce çıkmıştı. Matbaanın kokusu daha üzerinden gitmemişti, desek yeridir. Hayırladık hocamızın bu çalışmasını. Benden okumamı ve değerlendirmemi istemişti. Kitap için başarı dileyerek teşekkür ettim. Mümkün olan bir zamanda okuyup notlarımı bildireceğimi ifade ettim. Değerlendirme konusunda titizlik göstermeyi önemserim; çünkü bu talebin altında bir güvenin olduğunu bilirim. Bu nedenle kitabı okumam ve değerlendirmem bir hayli gecikmişti. Kısmet bugüneymiş.

Yaptığımız ilk iş kitabı sistematize etmek oldu. Öncelikle “içindekiler” bölümünü koyduk. Anlatılanların konu ve anlam bütünlüğünü de dikkate alarak bölümlere ayırdık. Böylece kitap üç bölümden meydana gelmiş oldu. Okumayı kolaylaştırmak ve okuyucunun dikkat ve merakını çekmek açısından da bölümleri başlıklarla güçlendirdik. Diğer taraftan da kitabın özüne dokunmamak kaydıyla onu dikkatle redakte etmeye çalıştık. Bu açıklamalardan sonra kitabı değerlendirme faslına geçebiliriz. 

Hocanın, bu kitabında hayat hikâyesini yazdığı görülmektedir. Kendisi aslen Kütahyalıdır, ama kader onu Hatay'a damat yaparak Hatay'da iskân etmesine hükmetmiştir. 1980’in Kasım'ında, ilk öğretmenliğe atandığım yer, Kütahya'nın Emet ilçesiydi. Bu bakımdan kendisiyle hemşeri sayılabilirdik. O dönem ben Emet'te dolu dolu tam 5 yıl geçirmiştim.

Selim Hoca, 12 Mayıs 1941'de doğduğu Kütahya'nın Gediz ilçesine bağlı Karamanca Köyünden başlayarak, çocukluğundan; memleketinde Kütahya, İstanbul, Adana, Gaziantep ve Hatay'da bulunuşundan; yaşamından ve gördüğü eğitimlerden, bu süreçte yaşadığı bin bir çeşit sıkıntılardan söz etmektedir.

Daha küçük yaşta babasını kaybetmenin acısı ve zorluğu tazeliğini korurken, ailesine hem analık hem babalık yapan annesini de kaybetmesi, hayatını epey zorlaştırmıştır. Her ikisini kaybetmenin meydana getirdiği sarsıntı yetmezmiş gibi, genç yaşta dört kardeşin tüm sorumluluğunu yüklenmek mecburiyetinde kalması da, o nahif omuzlarını hepten çökertmiştir.

Bütün bu namüsait ve zor şartlara rağmen okuma aşkı,  ağır basmış, bu uğurda yollara düşmüştür. İstanbul’a, ardından güney illerinden Antep’e, oradan da Hatay'a uzanmıştır bu yolculuk. Rüzgârın önünde savrulan yaprak gibi oradan oraya sürüklenmiştir. Bir farkla, gittiği her yerde amacına yönelik bir ışık aramıştır. Takdirinden sual edilmez Allah, iyi niyetle yola çıkan kullarını asla yalnız bırakmaz, mutlaka ona bir şeyi vesile kılar. Antakya’ya gelişinde de böyle bir hikmetin tecellisini müşahede eder: Hatay'ın çok önemli hocalarından, tabir caizse hocaların hocası olan Numan Hoca’yla tanışır, sohbet eder, ardından, yine tevafukla Antakya'nın çok önemli esnafından, bilge ve Allah eri olan Hacı Hakkı Ergin'le o mekânda yani Antakya Ulu Camii'nde karşılaşır ve tanışır. Bunlar hep takdirattandır. Öyle ki, Hacı Hakkı ile tanışması, adeta onun Hatay'a mahkûm olmasının belgesi olmuştur. Neticede kurulan iletişimin sağlamlığı onu, Hacı Hakkı Efendi'nin damadı olmaya kadar götürmüştür.  

Gelişen olaylar ve yaşanan süreçler, Şam'a okumak üzere yola çıkan Selim Hoca’nın yolunu Adana İmam Hatip Lisesi'ne doğru yöneltmiş, liseden sonra da Yüksek Öğrenim için İstanbul'a gitmiş. Burayı bitirdikten sonra da, 1968'de Maraş'a tayin olmuş ve nihayet 1969'da, tanıştığı Hacı İbrahim Hakkı Hoca’nın kızı Sare Hanım’la dünya evine girmiştir.

Vatani vazife için İzmir'e gitmek üzere Maraş'taki görevinden ayrılmış,  askerliğin bitiminden sonra da yeniden görevine dönmüştür. Malatya ve Sivas illerinde görev yaparken karşılaştığı zorluklar, yaşadığı sıkıntılar art arda sökün etmiş... Bütün bunlar yetmezmiş gibi bu döneme denk gelen 12 Eylül İhtilali de cabası.

İnişli çıkışlı bütün bu yaşanmışlıkların ardından nihayet hanımının memleketi olan Antakya'ya tayini çıkar. Anasız babasız büyüyen ve dünyanın yükünü ve sorumluluğunu çeken yetim ve öksüz olan Selim Hoca, çektiği gurbetin zorluğunu, bu süreçte ailesinin yaşadığı sıkıntıları en iyi bilenlerdendir şüphesiz. Bu nedenle zevcesinin, çocuklarının bir aile ortamı içerisinde büyümesinin anlamını en iyi takdir eden olarak bunun kendisine yaşattığı sevinci, huzuru ifade eden de kendisidir. Öyle ki, Antakya'da kendi akraba ve taallukatının olmamasının hüznünü yaşamasına rağmen...

Eğitimcilik hayatının artı ve eksilerini açık bir dille anlatan Selim Hoca’nın dile getirdiği eksilerinden önemli derslerin çıkarılması noktasındaki dikkat çekişi, gerçekten önemlidir. 1995 yılında emekli olan ancak görevini Kemal Çipe Vakfında devam ettiren Hoca, Hacı Kemal Çipe’nin vefatından sonra bir müddet daha çalışmış, ardından buradaki görevinden de ayrılmıştır.

Vakıftan ayrılınca, kısa bir zaman için kayınları ile esnaflık yapmış, ardından bir vesileyle Almanya'ya, dini görev için gitmiştir. Ancak 8 ay sonra tekrar yurda dönmek durumunda kalmıştır. Yüreğinde hep bir hüzün taşıyan Selim Hoca, Allah'a yaslanmanın verdiği güçle, hatasıyla sevabıyla O’nun rızasını kazanma yolunda sa'yu gayretini hiç eksik etmemiştir. Yeri gelmiş mağdur öğrencilerin mağduriyetlerini gidermiş, yeri gelmiş öğrencilerinin acılarına teselli mercii olmuş, yeri gelmiş yaralarına merhem olmuş, yeri gelmiş fazladan verilen görevleri yüksünmeden üstlenmiş, yeri gelmiş yazı yazmış, dergi çıkarmış... Ve nihayet hayatı boyunca yaptıklarını, yaşadıklarını, dilinin döndüğü, kaleminin yazdığı nispette dile getirmiş ve neticede, "Çileli Hayat" adı altında bir biyografik eser meydana gelmiş... 

Hoca, yaşadıklarını, samimi bir üslup ve açık bir kalple, olduğu gibi, içinden geldiği gibi, ihlasla dile getirmiştir. "Çileli Hayat" diye betimlediği hayatını, anadan babadan mahrum yetişmiş, Kütahya'nın yetim ve öksüz çocuğu! Dramatik bir şekilde anlatmış kitabında. Kitabı okurken düşünmeden edemiyor insan: “Acaba biz bu kadar açık olabilir miyiz, hayatımızı anlatmaya kalkışsak?” Sahi kim bu kadar açık ve net bir şekilde çekinmeden dobra dobra kendini anlatabilir?

Normal sohbetlerde bile egomuzu göklere çıkartırken, hayatımızı bütün açıklığıyla dile getirebileceğimizi söyleyebilir miyiz? Hem de hayatımızda hiçbir meşakkati ve hiç bir zorluğu çekmemişken ve yaşamamışken... Yani bir elimiz yağda, bir elimiz balda iken.

Aslanlar gibi 4 evlat yetiştirmiş bir babadan söz ediyoruz ve geriye bıraktıklarından...

Elimizdeki bu eser, "hayırlı bir evlat" örneği olan, akademisyen oğlu Cihad'ın verdiği büyük emekle meydana gelmiştir.

Selim Hoca'nın ailesine bağlılığı, isim isim zikrederek çocuklarına yönelik yaptığı vasiyetinde açıktır: "Oğullarım, Ali Hüsameddin, İbrahim Hakkı, Cihad, ve Ömer Faruk, annenizin sizin üzerinizdeki hakkı çoktur. Davranışlarınızda kusurlu olmamaya özen gösteriniz. Ziyaretinizi eksik etmeyiniz..."

Selim Hoca, Ah Selim hoca! Hayatı dramlarla dolu olan, Antakya'da için için kendi gurbetini yaşayan, ama buna rağmen ailesinin huzur ve mutluluğunu önceleyen Kütahya'nın öksüz ve yetimi, Yürek parçalayan bir duanın da sahibi:

"Allah hayırlı ömürler versin, kimin önce öleceği belli değil, ama arkada kalırsam ben perişan olurum. Allah'tan dileğim, ben önce vefat edeyim..."

Her bir okuyucusunun manevi dünyasına bitimsiz katkılar sağlayacak bu değerli eserin sahibi Selim Hoca’ya hayırlı bir ömür diliyoruz. Gerçek yakınlığın/akrabalığın din/inanç kardeşliği olduğunun bilinciyle asla kendisini gurbette hissetmemesi dilek ve duasıyla…



Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 10 ay, 1 hafta önce / 03.12.2019 10:02:47 | Görüntüleme : 706

 NATO PAKTI VE “BEYİN ÖLÜMÜ”

Biliyorsunuz bugünlerde NATO’nun 70.kuruluş yıldönümü münasebetiyle bu teşkilatın üyeleri Londra/İngiltere’de bir araya geldiler. ,
NATO; soğuk savaş döneminin kuruluşlarındandır. Zamanında Sovyetler yani ona ait kızıl ordusu ülkemize karşı olumsuz bir saldırıda bulunursa NATO anında yanımızda bitecek ve yardım edecekti. O dönemin sol fikre sahip olanları “NATO’YA HAYIR” sloganları ile sokaklarda tepkilerini yerine getirir, sağ tandanslı olanları ise “komünistler Moskova’ya! ” sloganı ile bağırıp dururlardı.
Yani NATO; güya antikomünist bir bakış açısıyla kalkan görevi görüyordu. 1989 SSCB çökmüş, dağılmış ve aslında artık Nato’nun işlevi bitmiş olması gerekirken, bu teşkilat ne hikmetse dağılmamış, dağıtılmamış ve devam ettirilmiştir.
Ben Nato teşkilatının ABD ‘nin yedek sibobu, lastiği, yedek askeri gücü olarak görüyorum ve bence darbelerin yaptırılmasında, 15 Temmuz aziz milletimize yönelik darbe girişiminde etkisinin olduğunu, etkili karar verme noktasında olan tiplerin korunup korunmasında kollayıcı bir stratejisinin olduğuna inananlardanım.
Gelelim şimdiki Londra’da yapılacak toplantı içeriğine; Sayın Cumhurbaşkanımız çok net bir şekilde Nato gündemine… Nato: Eğer teşkilat üyelerinin ve coğrafyanın güvenliği ile ilgili bir görev ifası varsa bunu en iyi yerine ülkenin Türkiye olduğunu, Ankara/Türkiye olarak Güvenli Bölge ve Suriye uyuşmazlığında Nato’nun üzerine düşeni yapmasını, bilerek bazı gerçekleri görmezlikten gelmemesi gerektiğini hatırlatacaktır.
Ancak geldiğimiz noktada maalesef Sayın Cumhurbaşkanımızın Avrupa ülkelerine yönelik; Suriyeli mülteciler konusunda aldığımız ve katlandığımız maddi manevi yükün paylaşımında hiç yanımızda durmadıklarını ve yuvarlak laflarla geçiştirdiklerini yüzlerine her platformda haykırmıştır.
Bizler Türkiye olarak ülkemizin menfaatlerini korumak zorundayız. Avrupa Birliği veya ABD bizim için köprü ve aracıdırlar. Bizim S-400 almamız Batı ülkelerini göz ardı ettik, onları artık tanımayacağız hiçbir ilişkide bulunmayacağız anlamına gelmemektedir.
Avrupa Birliğinin bizleri sırf Müslüman bir ülke olduğumuz için hep ötelemesi, küçümsemesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Macron’a “beyin ölümü asıl sen de gerçekleşti” derken O’nu uyandırmak ve eşit adil, ötekileştirmeyen, haçlı zihniyetinden kurtarıp medeniyetlere saygıya davet ederek, seviyeli olmaya davet etmiştir.
Bizler yıkan, parçalayan, dağıtan değil… Bilakis her zaman olduğu gibi; tarihimize, inancımıza, medeniyetimize yakışır şekilde gönüllere girerek uzlaştıran, müspet anlamda katkıda bulunan, insanlığa hizmet eden ve ülke menfaatlerini koruyan bir duruş sergileyelim.
Zaman birlik, beraberlik, dirlik dinginlik ve birbirimizi anlayarak, tarihimizden dersler çıkartarak geleceğe yürüme vaktidir vesselam.
Kalın sağlıcakla…. CENGİZ YILDIZ


Daha Ne İstiyorsunuz ?

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 yıl, 9 ay önce / 05.02.2019 14:18:06 | Görüntüleme : 5385

 İslam adına yola çıkanlar geçmişte hayal ettikleri ne varsa hepsini elde ettiler.   Tek başına iktidar olma, Mecliste istediği yasayı çıkarma gücü, yargının kontrolü, KHK yetkisi, bürokratik güç, devlet bütçesi, uzun yıllar iktidarda kalma, medya desteği, ne istiyorlarsa 17 yıldır hepsini elde ettiler. Hatta Devlet Bahçeli de gelsin bizi desteklesin dediler. Devlet Bahçeli bile “Reis ne derse o olur” dedi. Büyük Birlik geldi teslim oldu. Soylu ve Kurtulmuş geldi, teslim oldu. Peki, bütün bunları elde ettiler de ne oldu? Her yaptıklarında bir hikmet aranarak yaptıkları her hata alkışlandı.

Elbette güzel gelişmelerden örnek verebileceğimiz mesela başörtüsü sorunu çözüldü. Okul müdürleri “bizden/yandaş” kişiler oldu. Banka müdürleri cumaya gidenlerden seçildi. Yol, köprü, tüneller, stadyumlar, müzeler, hastaneler, adalet sarayları yapıldı.

Konuşmaya gelince güzel hamaset nutukları, One Minuteler, Eyy! diye başlayan çıkışlar, okunan Kur’an-ı Kerimler hoşumuza gitti.

Elde edilen bütün yetkilere rağmen milli ve manevi değerlerimizi tahrip edecek ne varsa hayatımıza girdi. Aile kurum perişan oldu. Evlilikler bitmeye, boşanma oranları önüne geçilmez bir hale geldi. Dindarlar faize alıştırıldı. Faiz dünya gerçeği oldu. Borç kat kat arttı. Kredi kartı kullanımı arttı. Milyonlarca insan hacizle karşı karşıya kaldı. Yandaşlar ihaleleri paylaşarak zenginleşti. Mücahitler müteahhit oldu.

Eğitimde kadrolaşma ile her şeyi çözeceklerini zannettiler ama iş çığırından çıktı ve eğitim yap-boza döndü.  Ahlaksızlıklar kitaplarda yer almaya devam etti. Okullar filim sahnelerine döndü.

Dış politikada sorun yaşamadığımız ülke kalmadı. Avrupa Birliği uğruna ne taviz varsa verildi. İslam birliği gündeme dahi alınmadı. Birlik yapacak İslam ülkesi kalmadı, hepsiyle bozuşuldu. ABD ile iş tutuldu. İslam ülkeleri Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çerçevesinde parçalandı. Projeye destek olarak eş başkanı oldular. İncirlikle ve daha birçok üsten, limandan destek verdiler.

İsrail ile her türlü anlaşmalar yapıldı. Kudüs bölündü, Şimon Perez TBMM’de alkışlandı. Papa Saray’a davet edip karşısında el pençe divan duruldu. “Her konuda aynı düşünüyoruz” denildi. Mavi Marmara davası 20 milyon dolara anlaşıldı.

Ülkede ne kadar fabrika varsa satıldı. Varlık fonu kurulup “IMF’ye borcumuz yok” lafı herkese yutturuldu. Ama uçan kuşa olan borç söylenmedi.

Üretimden çok tüketim politikaları esas alındı. Ülke açık pazar haline getirildi. Kapitülasyonlardan beter olundu. İğneden ipliğe her şey ithal edilir duruma geldi.

Elektrik, doğalgaz faturaları kabardı. Domatesten zeytine, bilumum ürünlerde enflasyon yüzde 60’a dayandı. Ama memura zam vermemek için enflasyon rakamıyla oynandı.

Cari açık rekor seviyede arttı. Doğru rakamları açıklayan İstatistik Kurumu Başkanı görevden alındı.

Yem, yakıt gibi girdiler ithal edildiği için fiyatlar fahiş oranda arttı. Çiftçi ürününü ekemez duruma geldi. Üretimi teşvik etmek yerine canlı hayvan ve karkas et ithal edildi.

Ülkede ne adalet kaldı ne kalkınma. Adalet endeksinde dibe vuruldu.

Korku imparatorluğu hâkim oldu, kimse eleştiremez oldu. Eleştirenler susturuldu.

İşsizlik her geçen gün arttı.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı, ihaleye fesat karıştırma gündemden düşmedi.

Haklı haksız bir birine karıştı.

Cinnetler, cinayetler, fuhuşlar, madde bağımlılıkları rekor kırdı.

Milli piyango başta olmak üzere iddia, kumar teşvik edildi, çeşitlendirildi. Kısa yoldan zengin olma hayalleri insanları tembelleştirdi.

İsraf olabildiğine arttı. Makam araçları şatafatlar aldı başını gitti. Milyonlarca ton gıda çöplere atılır oldu.

  Ülkede eş cinselliğin önü açıldı. Konu uzmanlar tarafından tartışılacağına siyasi malzeme haline getirildi.

TV dizileri tahrip eden yayınlar ile genç nesli bozdu. Sabah kuşakları, bilmem ne adası yarışmaları reyting rekorları kırdı. Gizli ve yasak cinsellik aşk diye pazarlandı.

Tek doğru bizim doğrumuz deyip medya susturuldu ve tekelleşti. Kişinin kaderi, ülkenin kaderiyle aynileştirildi.

Dün söylediklerinin bugün tam tersini söylediler. (Ergenekon, Suriye Barış Süreci, FETÖ)  Bütün bunlara rağmen kendilerini desteklemeyenleri hain ilan ettiler. İnsanları kutuplaştırdılar, böldüler, parçaladılar,  kardeşliği zedelediler. Şimdi de seçim kaybetme ihtimalini beka sorununa çevirdiler. Yerseniz!



TARİHTEN BİR KESİT: TEK PARTİ DÖNEMİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 2 ay önce / 11.09.2018 12:41:40 | Görüntüleme : 3232

Bir ülke düşünün ki;

Ekonomi çökmüş olsaydı, devasa bir devalüasyon olsaydı,

Hukuk ayaklar altına alınmış olsaydı, evrensel hukuk ilkeleri yerle bir edilseydi,

Etrafımızda bitmeyen bir savaş olsaydı, bizi de her an madden ve manen tüketseydi,

Terör olayları ve şehit sayımız her geçen gün artsaydı,

Şehirlerde bombalar patlasaydı, durakta bekleyen, evine ekmek parası kazanmak için yola çıkan, parkta oynayan, seyahat için tren garına giden insanlar bir daha evlerine dönemeseydi,

Avrupa Birliği Bakanlığı kurulsaydı, ne işe yaradığı da bir türlü anlaşılamasaydı,

ABD ile dost, müttefik, model ortak olunsaydı, İsrail ile bahar mevsimi yaşansaydı, akarsularımız, askeri tesislerimiz onlara açılsaydı,

Bütün rektörler resen CHP’li olsaydı,

Hâkimler, savcılar ve medya tekelleşseydi veya CHP yanlısı olsaydı,

Eğitim sistemi yap-boz tahtası gibi sürekli değişseydi, bir gün sonrasının sisteminden emin olunmasaydı,

Devler daireleri karşıt görüşlü olanlara kapalı olsaydı, hakkaniyet ve işini ehline vermek/liyakat yerine işe girecek olanlar CHP gençlik kolları, kadın kolları ve il veya ilçe merkezlerinden icazet alsalardı,

Ülke içi kontrolsüz bir şekilde gerek işsizlikten veya parasızlıktan gerekse kan davalarından doğudan batıya göçler artarak yaşansaydı,

Dünya hak ve adalet endeksinde ülke dibe vursaydı,

Fakirlik ve açlık sınırı tarihi rakamlara ulaşsaydı,

Döviz kuruna bağlı olarak bir gecede 100 binlerce insan borç batağına saplansaydı,

Kapanan işyerleri, satılan tesisler, betona yatırılan paralar, tarım arazileri yok olsaydı,

Yap-işlet-devret modeli ile garantili geçiş araç ve hasta sayıları verilseydi, bu da yandaş firmalara peşkeş çekilseydi,

vatandaşa TL diye goygoy yapılıp dolar üzerinden garantili ihaleler dağıtılsaydı, bir yandan da halktan dolar alıp satan terörist ve vatan haini ilan edilseydi,

Aydınlar sussaydı, Üniversitelerin özgürlük sorunu olsaydı,

Medyada sistematik ahlaki yozlaşma ve millete toplum mühendislikleriyle ayar verilseydi,

Suç oranlarında, tacizde ve çocuk cinayetlerinde artış olsaydı, uyuşturucu kullanma yaşı düşseydi, kadına şiddet uygulansaydı,

Kendi ülkemizde üretilebilecek olmasına rağmen, hemen her şeyin ithal edilseydi, cari açık bir türlü kapatılamasaydı, bütçe açığının ne olduğunu bir türlü öğrenilemeseydi, Sayıştay devre dışı kalsaydı,

Toplum kutuplaşsaydı, lüks yaşamın özendirilip, makam araçları, saraylar, köşkler vb. israflar olsaydı, kredi kart kullanımında artışlar ve hacizler patlasaydı…

Bu yazdıklarımızın birçoğu tarihimizde tek parti döneminde maalesef yaşandı.  Böylelikle sıralananlar bir noktada 1946'dan beri tarihe gömülen CHP iktidarının benzer bir kopyasıdır. Halk, Adalet Partisini iktidara taşırken daha dindar olduğu için mi destekledi sanıyorsunuz? Ülke batağa gidiyordu ve bunun müsebbibi iktidar partisiydi. Sadece ondan kurtuldu.

Bir varmış bir yokmuş CHP iktidardaymış...   Neler neler yaşanmış… Tanıdık geldi mi? Zaten bu CHP’den(!) bir şey olmayacağı belliydi.



HİCRET

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 2 ay önce / 11.09.2018 12:39:48 | Görüntüleme : 1499

Fahr-i Kâinat Efendimizin risaletini kabul etmeyen müşrikler, ona ve müminlere her türlü zulmü, baskı ve işkenceyi reva görmüştü. Artık Mekke’de nefes almalarının imkânsız hâle geldiği bir anda, Yüce Allah müminlere dinlerini özgürce yaşayabilecekleri, ibadetlerini kolayca yerine getirebilecekleri huzurlu bir şehre, Medine’ye göç etme izni verdi. Önce müminlerden bir kısmı yola çıkmış, ardından da Peygamberimiz, sadık dostu Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine’ye hicret etmişti.

İslâm tarihinin bu şerefli yolculuğu, keyfi bir göçü değil, hakkın ve hakikatin yeryüzüne hâkim olması için imkân arayışını simgeler. Hicret; Allah’a imanın, sadakat ve teslimiyetin, sabır ve sebatın göstergesidir. Hicret; Allah’ın rızası, insanlığın huzur ve barışı için sahip olduğu her şeyden vazgeçen fedakâr bir muhacirin, kendisine kucak açan cömert bir ensara kavuşmasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de bu zahmetli ve bereketli yolculuğun kardeş kıldığı muhacir ve ensar şöyle müjdelenir: “İslâm'ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır…”

Hicret, Asr-ı Saadet’te yaşanmış ve bitmiş bir hadise değildir. Bugün de nice Müslüman, yurdundan ve yuvasından gözyaşları ile ayrılarak yollara düşmekte; kendisine ensarlık yapacak iyilik timsali insanlara sığınmaktadır. Bizlere düşen ise, hicretin yıldönümünde bu gerçeği bir defa daha hatırlayarak zulmün ve adaletsizliğin sona ermesi için gayret göstermektir.

Ayrıca hicret, her türlü fenalığı arkasında bırakarak, kötülükten uzaklaşarak iyiliğe ve hayra doğru adım atmaktır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) hicretin bu manevi boyutuna şöyle işaret etmektedir: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir. Muhacir ise, Allah’ın yasaklarını terk eden kimsedir.”

Hicrette asıl olan samimiyettir, halis niyettir. Hicretin mayası, Allah’a bağlılık ve Resûlullah’a olan muhabbettir. Mümin, arkasında bıraktığı acı günlere rağmen iman ve umutla hayata tutunduğu zaman muhacir olur. Muhacir de harama sırtını dönüp ısrarla helâlin izini sürdüğü zaman hicretin manasını keşfeder

Yeni bir hicrî yıla girerken Müslüman’a yaraşan, geçmişin muhasebesini yaparak geleceği tanzim etmektir. İsyandan itaate, günahtan tövbeye, gösterişten tevazua, ayrılıktan vahdete, düşmanlıktan kardeşliğe, cehaletten ilme, kötülükten iyiliğe hicret etmektir.

Geliniz! Hicreti andığımız bu anda, zalimlerin zulmünden kaçarak yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalan muhacir kardeşlerimize ensar olalım. Hayat yolculuğumuzu kâmil bir iman, salih bir amel ve güzel bir ahlakla mamur etmeye bir daha niyet edelim. Yönümüz, yolumuz, hicretimiz daima Allah’a ve Resûlüne olsun.



EDEP VE HAYÂ SAHİBİ OLMAK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 2 ay önce / 07.09.2018 09:48:08 | Görüntüleme : 1677
İnsanoğlunun fıtratında var olan duygulardan biri de edep ve hayâdır. Anonim bir şiirde belirtildiği gibi:

Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan,

Giy o tâcı emin ol her belâdan !

  Edep ve hayâ, Peygamber Efendimizin de işaret ettiği gibi yaratılış hikmet ve gayesine uygun, insana yaraşır bir hayat sürme çabasıdır. Kur’an-ı Kerim’in İsrâ Sûresi’nin 37. ayetinde de kasdedildiği üzere, edep ve hayâ, insanın nefsini terbiye etmesi, kendini ve haddini bilmesidir.

Edep ve hayâyı kuşanan kalpte ancak hayır ve güzellik bulunur. Edebi şiar edinmiş bir zihinden ancak faydalı düşünceler sâdır olur. Edeple konuşan bir dilden ancak hayırlı ve hoş sözler dökülür; kendisini ilgilendirmeyen boş sözlerden, dedikodu, yalan, iftira gibi mümine yakışmayan konuşmalardan uzak durur.

Kamil insan olma yolu da bu anlamdaki edep ve hayâ sahibi olmaktan geçer. Müminin söz ve davranışları edeple değer bulur. Edeple yapılan tövbe makbul olur; dua ve ibadetler edeple eda edilirse Allah’a yükselir ve sahibini yüceltir. Ancak bugün insanlık büyük oranda bir edep ve hayâ mahrumiyeti, bir ahlâk çöküntüsü yaşamaktadır; ahlâki değerler giderek yozlaşmaktadır. İnsanlık nicelerinin ar damarlarının çatlayışını üzüntü ve ibretle izlemektedir. Her gün hataya teşvik eden, günahı tatlı gösteren, kötüye ve şiddete özendiren; çocukları istismar malzemesi haline getiren, kadınları cinsel meta olarak gören yayınlar yapılmaktadır. Bunlar İslâmla bağdaşan tutum ve davranışlar değildir.

KİN, ŞEYTAN İŞİDİR !

Kin, hasetlikten oluşur,

Hasetler bana gülüşür!

Yüce Tanrım irfan verir,

Onlar da aşka bulaşır!

 

Ben kimseye sitem etmem,

Ne yazık ki, hasım benim!

Herkes dostum, kem söz demem,

Feda ederim bedenim!

 

Dostum için canım feda,

Derinden ederim dua!

Ne yazık hiç alamadım,

Dost bildiğimden hoş seda!

 

Ben ilâhî aşk düşkünü,

İstemem dünya köşkünü,

Dost bildiğim kişiler,

Olmuşlar insan şaşkını!

 

Tanrı aşkı canım oldu,

Geleceğim, anım oldu,

Tüm benliğimi besleyen,

Has gıdam, kanım oldu!

 

Bülbül olsam ötsem derim,

Has gülzârdır benim yerim!

Ruhum, çağırır çağırmaz,

Yüce dostuma giderim!

 

OYTAN’ım, garip bir kulsun,

Kalp, aşka daha çok dalsın!

Kimseyle vakit kaybetme,

Rabbe koş, yol açık olsun!



ÇALIŞMAK, HAYATIMIZA BEREKET GETİRİR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 yıl, 2 ay önce / 04.09.2018 10:24:05 | Görüntüleme : 1699
Rezzâk olan Rabbimiz, yediğimiz her lokmayı, içtiğimiz her yudumu, havayı, ekmeği, suyu bizlere lütfedendir. O, sonsuz ikram sahibidir. Bizler, “Yâ Rezzâk!” dediğimiz zaman bilir ve inanırız ki, Allah ruhumuzun da bedenimizin de gıdasını verendir ve O, rızkımıza kefildir. Mümin olarak bize düşen, rızık elde etmek için helâl yollarla çalışmak, temiz ve nezih olan kazancın peşinde koşmaktır. Sevgili Peygamberimiz bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiğini elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haramdan kaçının.”

İnsanlığa rehber olarak gelen peygamberler de terzilik, marangozluk, çiftçilik, ticaret gibi çeşitli mesleklerle meşgul olmuşlar, kimseye yük olmadan kendileri ve aileleri için helâl rızık temin etmişlerdir. Alın teri ve göz nuruyla çalışmak, helâl kazanç endişesi gütmek, helâlinden üretip helâl yolda harcamak peygamberlerin sünnetidir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de tüm insanlığa şu çağrıyı yapar: “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin...”

Çalışmak, hayatımıza huzur ve bereket getirir. Allah’ın verdiği aklı, bedeni ve yüreği kullanarak, O’nun razı olacağı işlerde çalışmak, kul için şereftir. Mümin, sürekli kendini yenilemeli, “iki günü eşitse zararda olduğunu” bilmelidir.

Dinimiz, tembelliği, sorumsuzluğu, çalışmadan kazanmayı hedefleyen her türlü sahtekârlık girişimini yasaklar. Toplumun ahlâkî değerlerini hiçe sayarak güven ve huzurunu bozan rüşvet, tefecilik, stokçuluk, karaborsacılık ve alışverişte hile gibi haksız kazanç yollarına kesinlikle izin vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Sizden birinizin urganını alıp dağa giderek bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma…”  buyrulur. Müslüman, bu ilâhî uyarıya dikkat ederek dünya için ahiretini feda etmemeli, ahiret için de dünyasını terk etmemelidir. Çalışma hayatında dürüstlük, adalet, hakkaniyet gibi erdemleri yaşatmalı, maişetini temin etmek için çabalarken kulluk şuurundan da uzaklaşmamalıdır.