......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 298451

ALTINÖZÜ ZEYTİNCİLİK ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 5 ay, 1 hafta önce / 14.03.2020 09:15:11 | Görüntüleme : 599
Mali MÜŞAVİR- Denetçi Cengiz YILDIZ
Birkaç gün önce bir duyum üzerine Altınözü ilçemizde öteden beri tavsiyesi, oluru alınan Zeytincilik Araştırma Enstitüsünün başka bir ilçeye kaydırılması haberinin gelmesi üzerine, tüm Altınözü'nün mahalle muhtarları, kanaat önderleri, alakadar STK lar, Altınözü sevdalısı Mehmet Şenses kardeşim, ve bende kökeni Altınözü bir hemşehrileri ohlarak aynı gün itibarıyla sabahleyin kahvaltılı bir ortamda bir araya geldik. Zeytincilik Araştırma Enstitüsünün Altınözü ilçemizin bir hakkı olduğunu, bizatihi şahsım Cengiz YILDIZ olarak alakadar olup,  o esnada Sayın Vekilimiz Hüseyin Şanverdi ile İlçe Belediye başkanımız Rıfat Sarı ve yetkililer ile yapmış olduğum canlı bağlantıda Ankara'da ve gerekli tüm resmi kurum kuruluşlarla bu konunun hangi aşamada olduğunu araştırdıklarını ve alakadar olduklarını ifade ettiler. Enstitünün Altınözü ilçesinin hakkı olduğunu ifade ettiler.
 Hemen yakın bir zaman içerisinde birkaç gün sonra Sayın vekilimiz, belediye başkanlarımız, konuyu yakından takip edip, Tarım ve Orman bakanlığı Tarımsal Araştırma ve Politikalar Genel Müdürü Sayın Özkan Kayacan Beyefendinin söz konusu enstitünün zeytin Diyarı Altınözü ilçesinde yapılacağı müjdesini vermiştir. 
Şahsım ve tüm hemşehrilerimiz olarak emeği geçen tüm STK lara, Antakya Ticaret odamıza,  inşaatçılar Derneğine(İnder), Cemil Gündüz beyefendiye, Efe Çelik Kapı sahibi Mustafa Çakıcı beyefendiye, Altınözü ilçemizin değerli Muhtarlarına,  Altınözü sevdalısı Mehmet Şenses kardeşime, Altınözü Ziraat odası başkanı ve başkan vekili üyelerine, kıymetli halkımıza, değerli basına Sonsuz Teşekkürler..
Altınözü ilçemiz dahil tüm ilçelerimize yapılacak her türlü olumlu isabetli yatırımların, projelerin yanındayız. Takipçisiyiz.
Selam ve dua ile


İNSANA, ŞEYTANIN MUSALLAT OLMASI

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 5 ay, 2 hafta önce / 13.03.2020 07:47:29 | Görüntüleme : 489
Beybazıd-ı Bestami Hazretleri, Mekke’ye hacca gider; Kâbe-i Muazzama’yı tavaf eder, Hac farizesini tamamlar; Kâbe’nin duvarına dayanmış dua etmekte iken, elinde bir çok yular ile bekleyen bir kişiyi görür. Bunun şeytan olduğunu anlar ve :

-Sen ne arıyorsun burada; Allah’ın evinde ne işin var? diye sorar. İblis:

- Ben tekkede de, Mekke’de de bulunurum; benimkiler (benim hakim olduğum insanlar) tavaf ediyorlar da onları bekliyorum, der. Beyazıd-ı Bestami Hz. :

- Ben de var mıyım onların içinde?  diye sorar. Şeytan gülümseyerek, küçümseyerek bakar ve :

- Sen onların arasında yoksun; ben sana yularsız da binerim der.

            Beyazıd-ı Bestami Hz., Haccını ifa ettikten sonra köyüne gitmek üzere yola revan olur. Bir yerde konaklar; akan suyun kenarında abdest alır, namazını kılar, dinlenir. Bakar ki derenin karşı tarafında bir ağacın altında ak sakallı, ihtiyar birisi oturuyor. Selam verir ve burada ne yaptığını sorar. Yaşlı adam:

- Hacdan geliyorum, köyüme dönüyorum, fakat gözlerim iyi görmüyor, şu dereyi geçemiyorum  der. Beyazıd-ı Bestami Hz., kendisine yardım edebileceğini söyler ve sırtına bindirip dereyi geçirmeye başlar. Tam derenin ortasına geldiği zaman, sırtındaki seslenir:

- Ben sana yularsız da binerim dememiş miydim ?.

KOŞAR MEVLÂ’YA!

Gönlüm âşık olduğunda,

Uçar Mevlâ’ya Mevlâ’ya,

Ruhum özgür kaldığında,

Uçar Mevlâ’ya Mevlâ’ya!

 

Zayıfından oburuna,

Herkes yatar kabirine,

Bu dünyadan öbürüne,

Geçer Mevlâ’ya Mevlâ’ya!

 

Göçmen kuşlar sıralanmış,

Kanatları paralanmış,

Yürekleri berelenmiş,

Göçer Mevlâ’ya Mevlâ’ya!

 

Güz-kış geçer, bahar gelir,

Güneş sıcak karlar erir,

Doğaya çiçek serilir,

Açar Mevlâ’ya Mevlâ’ya!

 

OYTAN’ım yazık, bîçare,

Bulamaz derdine çare,

Sığınır biricik Yâre,

Koşar Mevlâ’ya Mevlâ’ya!



GALİBİYETİ HAK ETMEDİK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 5 ay, 2 hafta önce / 11.03.2020 08:03:46 | Görüntüleme : 671
Cumartesi günü sahaya yenilmemek için çıkan, iki takımın da korktukları üç gün sonra başlarına geldi.

 E ne demişler; korkunun ecele faydası yok! Erzurum takımının kaybetmesi puan tablosunda bizim işimize geldi ama asıl önemli konu bizim kendi işimize bakmamız gerektiği. Korkmadan, çekinmeden kendi bildiğimizden geri kalmadan sahada olmak bize yeter de artar bile. Ancak ne yazık ki dün Altay karşısında kendi bildiğimizin çok uzağında kaldık. Hatayspor gerçek takım sisteminden, pasa dayalı geçiş oyunundan, sahada doğruları yapma özelliğinden neredeyse eser yoktu. Maçın başından itibaren topun rakipte kalmasını kabullenerek, kazandığımız toplarla da en kısa ve çabuk şekilde rakip kaleye gitme anlayışına büründük. Ancak bu durumda rakip sahaya pas oyunu ile doğru yerleşme yapamadan pozisyon bulmaya çalıştık. Bizim takım felsefemize paralel olmayan bu oyun nihayetinde ilk yarıyı Selim’in auta giden şutu dışında pozisyonsuz kapattık. Takım oyununu ortaya koyamadığımız gibi ikili oyunlarda da yoktuk. Selim’in Mirkan’a, Mesut’un Caner’e karşılıklı attıkları toplar yerini bulmadı. İlk yarıdaki uyutan futbol ikinci yarıya taşınsa da Yılmaz’ın ceza sahasında topa el teması sonucu çalan penaltı düdüğü herkesi uykudan uyardı. Penaltı golüyle öne geçtik ama sevincimiz iki dakika sürmeden top bu kez bizim ceza sahamızda penaltı noktasındaydı. Beraberlik golünden sonra Altay takımının kendine güveni arttı ve bu maçı berabere bitirmeye hiç niyeti olmadığını gösterdi. Gökhan neden onbirde değildi bilmiyorum ama ancak onun girişiyle rakip sahada biraz hareketlendik. Rakibin yaptığı top kayıpları sonucu rakip sahada boş alan bulsak da, kimi zaman final paslarımız yerini bulmadı kimi zaman özellikle kötü gününde olan Mirkan’la ceza sahası içinde yokları oynadık. Bu anlarda Selim normal oyununun altında olsa da öne geçmek için elimizdeki tek kurşunumuzdu sanki. O da yerini Barbosa ya bırakınca 1 puana bile razı olduk. Barbosa’dan medet umduk, ancak Altay’ın ceza sahası içindeki ismi Paixao bir golcünün ceza sahasında topla nasıl buluşulup, top nasıl bir vuruşla kaleye gönderilir dersi vererek cezamızı kesti. Maçı kaybettik ama tekrar ve ısrar ederek diyorum ki; Hatayspor oyun kimliğimizi ve felsefemizi kaybetmeyelim! Doğru oyunu oynayan sonunda kazanır anlayışından, keyif veren futboldan vazgeçmeyelim. Bir de form durumu düşen oyuncularımız var ki bunlardan Mirkan, Selim, Yusuf’un form durumlarını yükseltmeleri gerekiyor. Yoksa sinyaller iyi değil, sadece cepten yeriz. Şunu da unutmayalım; hazıra dağ dayanmaz! (10.03.2020) (ayhandirlik@hotmail.com,twitter/@ayhndrlk, instagram/ayhndrlk)



MELEKLER İYİ İNSANIN DOSTUDUR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 06.03.2020 08:19:18 | Görüntüleme : 719
Mevlâna Hazretleri, bazı insanlara meleklerin özendiğini, bazılarına da şeytanın bakıp bakıp da iyi ki insan olmadığına şükrettiğini söyler.

Meleklerin, özendikleri mü’minlere olan düşkünlüğü o derecededir ki, onların birisinin yaptığı herhangi bir iyilik üzerine  yoğun şekilde dua veya istiğfâr ederler. Bir mü’min insanlara hayır öğretecek olsa, melekler ona dua ederler. Âlim için, göklerde ve yerde olanlarla birlikte melekler de istiğfâr ederler. Yani günahlarının bağışlanması için Allah’a niyazda bulunurlar. Bir mü’min, namaz kıldıktan sonra oradan kalkıncaya kadar melekler onun için “Allah’ım onu bağışla, ona rahmet et” diye dua ederler. Bir mü’min dua ettiğinde melekler de onun duasına “Âmîn!” derler. Açıkça anlaşılmaktadır ki, melekler mü’minlerle dostturlar, arkadaştırlar; iman kardeşidirler. Mü’min kişi, dünya hayatı boyunca meleklerin arkadaşlığında ve onların gözetimi altında yaşar; kendisi bundan haberdar olmasa veya unutsa bile meleklerin ona olan ilgisi hiçbir zaman ihmale uğramaz. Bir ömür böyle geçtikten sonra, gizliliğin açığa çıktığı o an gelir. O an, dünya perdesinin kapanıp ebedi hayatın gözler önüne serildiği andır. Mü’min, o sadık dostlarını işte o anda gözüyle görür ve müjdeyi onlardan alır.” (Ümit Şimşek, a.g.e.s. 115-117). Bu ifadeler aslında Fussilet suresinin 30-32. ayetlerinin ve aşağıdaki ayetlerin anlamına uygundur.

-“Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, ‘selâm size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete’ derler” (Nahl,16/32).

YETİŞ İMDADIMA

Yaptığım dualar menzile gitmez,

Yetiş imdadıma Ey Şah-ı Cihan!

Dertliyim ruhen acılarım bitmez,

Yetiş imdadıma Ey Âl-i Sultan!

 

İftira-gıybet günahlar peşimde,

Fısk u fücur, fitne dolu içimde,

Dedi-kodu var en yüksek biçimde,

Yetiş imdadıma Ey Şems-i Cihan!

 

Kalbi yanık mümin bekler şefaat,

Yüce Mevlam sana verdi icazet,

Kırık kalpler nasıl görsün imaret?

Yetiş imdadıma Ey Derde Derman!

 

Yollara düşüp Mescidine varsam,

Gönül gözümle nur yüzünü görsem,

Yanık yüreğime merhemin sürsem,

Yetiş imdadıma Ey Sırr-ı Fürkân!

 

OYTAN’ım,  gözyaşı dök, rahmet iner!

Mevlâ’ya yakar, tüm acılar diner,

Melek vasıfları şeytanı yener,

Yetiş imdadıma Ey Tevhid-i İrfan!



ŞİRK (ALLAH’A ORTAK KOŞMAK )

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 28.02.2020 12:37:33 | Görüntüleme : 626
Tevhid ilkesinin ve tek Allah’a inanmanın tersi-zıddı da Allah’a şirk, ortak koşmaktır.

Şirk, Allah’ın yanında, O’na denk olan başka ilâhlar olduğuna inanmaktır. Bu inanış İslâm dinine tamamen aykırıdır, dinden çıkmaktır; Cenab-ı Allah’ın asla affetmeyeceği, belki de tek affetmeyeceği en büyük günahı işlemektir! “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın… !”( Nisa,4/36). Allah’a başkasını ortak koşmak(Şirk), birisi inançta, diğeri amelde ve davranışta olmak üzere iki çeşittir. İnançta şirk, Allah’tan başka bir varlığın tanrı olduğuna veya Allah’a mahsus sıfatlardan bir kısmını taşıdığına inanmakla olur. Amelde şirk ise, ibadeti ve kulluğu Allah’a tahsis edip yalnız O’nun için yapacak yerde başka varlıkları da O’na ortak kılmakla gerçekleşir. Kur’an’ı Kerimin bir çok ayetinde kibir, cimrilik, gösteriş yapma duygu ve eylemleri kınanmaktadır. Bunun sebeplerinden birisi de bu duygu ve eylemlerde iki çeşit şirkin izlerinin bulunmasıdır. Kibirlenen kimse, Allah karşısında bağımsızlığını ilân ediyor ve nefsine tapıyor demektir. Cimrilik eden kimsede ise Allah’ın lütfuna karşı nankörlük ve güvensizlik vardır. İyiliği insanlar görsünler ve kendisini övsünler diye yapanlar ibadet ve kulluğa Allah rızasından başka unsurlar katmaktadırlar; müşriklere ait bazı duygu, düşünce ve davranışların içine sokmaktadırlar.(Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, D.İ.B.Y. Ankara 2006, Cilt:II, s.64)

 “ Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz ! Bunun dışında dilediğini mağfiret buyurur. Kim Allah’a ortak koşarsa pek büyük bir günah işlemiş olur ve iftira etmiş olduğunda şüphe yoktur!”( Nisa,4/48.).

ÖZVERİ

Kendime damlayla aldım

Sizlere verdim kaşıkta.

Kendim karanlıkta kaldım,

Sizi yaşattım ışıkta!

 

Sevenim, candan sarıldı,

Sahte dostlarım darıldı!

Şairde hayal kırıldı,

Umutlarım var âşıkta!



ÂYET-EL KÜRSÎ’NİN FAZİLETİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 21.02.2020 07:54:39 | Görüntüleme : 778
Ayet-el Kürsî, İhlâs Suresi gibi, Kur'an’ın kalbi sayılan, son derecede önemli ve büyük bir ayettir. Bakara Suresinin 255.ci ayeti olan Ayet-el Kürsî hakkında, Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

  "" Ayet-el Kürsî, o kadar kutsal bir ayettir ki, farz namazından sonra okunması halinde bir dahaki namaza kadar okuyan kişi Cenab-ı Allah'ın zimmetindedir !""

Zimmetinde demek, bir şeye sahip olmak; korumasında olmak, kimsenin el uzatamayacağı, ihlâl edemeyeceği, zarar veremeyeceği konumda olmak demektir. Cenab-ı Allah'ın zimmetinde demek, asla hiç bir kimsenin, hiç bir gücün zarar veremeyeceği; Allah Tealâ'nın sahip çıktığı konuma kavuşmak demektir.

Sahabeden bazı kişilerin, Kur’an’ın en büyük ayeti hangisidir sorusuna, Peygamberimiz (s.a.s.): “Âyet-el kürsîdir” cevabını vermiş ve: “Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur’an’ın zirvesi de Bakara Sûresidir. Bakara Sûresinde bir ayet vardır ki, o ayet Kur’an ayetlerinin seyyîdidir. O, Ayet-el Kürsî ayetidir.” buyurmuştur.(Tirmizî, Fedâilü’l Kur’an, 2)

Yine Hz. Peygamber (s.a.s.): “Kim Ayet-el Kürsî’yi okursa o gün akşama kadar kaza ve belâlardan korunur.” buyurmuştur.

            Yazılarımızdan yararlanacak tüm mü’minleri, sâlih kullar arasına, iyi kullar zümresine, Cenab-ı Hakkın rızasını almayı başarmış kullar arasına kaydetsin inşallah.

 

NAMAZ

Gökte masmavi sema,

Mescid kubbesi gibi,

Namazı kıl daima,

 Resul cübbesi gibi!

 

Seccadedir altımde,

Yeşil doğa örtüsü,

Günah yüklü zatımda

Kalpte derin korkusu!

 

Ruhum huşu içinde,

Secdelere kapanır!

Namaz vakti geçince,

Üzğlür ve utanır!

 

H avanda döve döve,

Nefsimi uslandırdım.

Rabbimi öve öve

İçimi hislendirdim!

 

Oytan’ım her namazı

Son vakit sanarak kıl!

Yaptığın her niyazı

Rabbini anarak kıl!



İSLAMDA VAFTİZ YOKTUR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 14.02.2020 12:51:51 | Görüntüleme : 1678
Hristiyanlıkta, yeni doğan çocuk için, ilk günahın neden olduğu manevî kirlenmişliğin silinmesi için ve Hz. İsa’nın Kilisesine girmenin hukuksal ve kutsal göstergesi olarak “vaftiz” denilen ve su serpmek veya suya batırmak suretiyle yapılan bir arınma töreni yapılır ( Büyük Larusse,C.23,s.12058). Baba-oğul ve Ruhü’ l Kudüs adına yapılan bu işlemin, çocuğu aslî günahtan kurtaracağına inanılır .

Oysa, İslâmi anlayışa göre yeni doğan bir çocuk saftır, kusursuzdur, mazlumdur, günahsızdır, temizdir, bizatihî yaratılışı itibariyle iyidir, iyilikseverdir! Çünkü Allah Tealâ insanı yaratıp, şekillendirip ona kendi ruhundan üflemiştir: “Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi!”(Secde,32/9) Bu nedenle, İslâm inancına göre, insanın yaratılış fıtratı Hak Tealâ’ya îmân üzeredir. Her insan fıtrat üzere doğar. “Fıtrat”, insanın, imana ve iyiliğe meyilli bir yaratılış özüne sahip olması;  insanın yaratılıştan-doğuştan getirdiği tevhide yönelme özelliği demektir! Şu halde İslâm inancına göre insan, doğuştan getirdiği vasıflar, hasletler, özellikler gereğince; kaynağını Allah’tan alan, O’nun kendi ruhundan üflediği ruhanî varlığı itibariyle hastır, temizdir, saftır, masumdur, günahsızdır, tevhide yönelmiştir, Allah Tealâ’ya  îmân etmeye hazır ve meyletmiş vaziyettedir.! İşte bu fıtrat üzere yeni doğan bir çocuğun aklı selim sahibi olacağı yaşlarda, Cenab-ı Allah herkese olduğu gibi ona da hitaben şu direktifi vermektedir: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun…!” (Rûm,30/30). Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu hadisi de insanın aslına işaret etmektedir: “Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan, Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz,79,80,93; Müslim, Kader,22-25) Anlaşılıyor ki, Müslüman olmayan veya Müslüman olmasına rağmen inançlı olmayan ana-babalar veya ruhban sınıfı, çocuğun, fıtraten meylettiği, gitmek istediği doğru yoldan saptırmaktadırlar..(Cafer Karadaş, Gençliğin İslâm Bilgisi, s.72-73).

HANDA TEFEKKÜR!

Bu dünya fani bir handır!

Kervan konup göçmüş gibi!

Yaşam kısacık bir andır,

Bir yudum su içmiş gibi!

 

Burdan her can gelip geçer,

Kısmeti kadar yer içer,

Başarsa, ölümden kaçar!

Kuş, sır olup uçmuş gibi!

 

Has mümin, tek Rabbe tapar,

Dünyayı bir pula satar,

Muhtaçlara cennet yapar,

Bin bir çiçek açmış gibi!

 

Güneş de, Ay da tutulur,

Yusuf, köle mi, satılır?

Kötü kişi unutulur,

İzi kalmaz “hiçmiş” gibi!

 

Has Müslüman adil gider,

Kör nefsini köle eder,

Fakir mutlu: Baca tüter,

Şah-ı Resûl geçmiş gibi!

 

OYTAN’ım, nerede sabır?

Felakettir nefret-kibir,

Kalbindeki küçük bir kir,

Yakar, ateş düşmüş gibi!



MEHMETÇİĞİMİZE KALLEŞÇE PUSULAR!

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 ay, 2 hafta önce / 11.02.2020 10:19:39 | Görüntüleme : 894

Evet! maalesef Türkiye ve Rusya idlibi görüşürken, orada Nasıl bir barış ortamı sağlanır?
 Tartışmaları yapılırken; Esad rejiminin kalleşçe Şanlı ordumuzu, askerlerimizi, konvoyumuzu hedef aldığını görüyoruz. Türkiye'mizin niyeti halis, samimi ve sadece oradaki düğümü çözmek yönünde barışçıl.. Fakat Esad rejimi şımarıkça İdlip'te barışın tesisi için çalışan askerlerimize saldırarak yiğitlerimizi Şehit düşürmüştür. Türkiye'nin kararlı olduğunu, karşılık verdiğini ve gözlem noktalarından asla ayrılmayarak operasyonların aralıksız devam edeceğini görüyoruz. Allah askerimizin devletimizin Aziz milletimizin yar ve yardımcısı olsun. Şehit olan Askerlerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Yaralı askerlerimize de Rabbimden şifalar diliyorum. 
Vakit MİLLİ  BİRLİK ve BERABERLİK  vakti, TEYAKKUZ  VE  ARİFLİK  UYANIKLIK VAKTİ  vesselam.. 
Selam ve dua ile..


KUR’AN-I KERİMİN İNCİLLERDEN FARKI:

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 ay, 3 hafta önce / 07.02.2020 07:45:54 | Görüntüleme : 827
Kur’an’ı Kerim, hiç değiştirilmeden orijinal hali ile günümüze kadar ulaşmıştır. Oysa Hristiyanlığın kutsal kitapları olan Matta İncili, Markos İncili, Luka İncili, Yuhanna İncili adındaki 4 incil, Hz. İsa’ nın ölümünden 140- 170 sene sonra yazılmışlardır.

 

 Bu yazımlarda tamamen halk arasındaki söylentiler esas alınmış; hiçbir canlı görgü veya duygu tanığı mevcut olmamıştır ( Maurice Bucaille, Tevrat, İnciller ve Kur’an, D.İ.B.Y., s.126-128) 

Vahiy, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e, Vahiy Meleği (Cebrail) tarafından Kur’an ayetlerinin, bazı yollarla vahyedilmesi suretiyle gelmiştir. Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisine nâzil olan ayetleri hemen vahiy kâtiplerine ezberletir; kendisi de ezberler ve yine kâtiplere deve ve ceylan derilerine v.b. yazdırarak mensup oldukları sûrelerdeki yerlerine koydururdu. Böylece Kur’an’ın ayetleri de, sûreleri de bizzat O’nun tarafından tertip olunmuşlardır. Hz. Peygamber’in sağlığında, Kur’an, bir cilt halinde toplanmamış ise de kâmilen ezberlenmiş, parça parça yazılmış ve huzurunda tilâvet edilmiştir.

Hz. Ebu Bekir, daha önce parça parça yazılmış ve kâmilen ezberlenmiş olan Kur’an’ı, bir cilt halinde toplamıştır. O nüshaya “Mushaf-ı Şerif” denir. Hz. Osman ise, tek cilt halinde toplanmış olan Kur’an’ı nüshalar halinde aynen yazdırıp çoğaltmış ve İslâm merkezlerine göndermiştir.

Madde ve mânâ âlemlerinin müjde çiçeği,

Bellidir mü’minin Sıratı nasıl geçeceği,

Ve Cennette Ab-u Kevseri kimin içeceği,

Vahiyle gelen Râb’çe âyettir Kur’an’ı Kerim!

 

İSLAMDA BÜTÜN PEYGAMBERLERE İNANMAK ESASTIR.

İslâm inanç esaslarından bir diğeri ise peygamberlere imândır. Peygamber kavramı bağlamında Kur’ân’da “resul” ve “nebî” terimleri de kullanılır. Bunlardan  ilâhî elçi anlamındaki resûl, kendisine kitap indirilmiş ve bu kitabın kurduğu şeriata göre dinî uygulama yapan ve Allah’tan aldıkları ilâhî mesajları insanlara ileten peygamberleri; nebî ise kendisine kitap indirilmemiş olmakla beraber başka bir peygambere indirilmiş ilâhî bir kitaba göre şeriat uygulayan, iyilik ve kötülükten ve yaklaşan hesap gününden insanlara haber veren peygamberleri ifade etmektedir. Bu durumda resul ve nebî, peygamberlerde bulunan ve birbirini tamamlayan sıfatlardır, özelliklerdir.

 Hiç bir ayırım yapmadan peygamberlerin Allah’ın resulü olduklarına inanırız. İşte İslâm dininin diğer dinlerden, örneğin Hristiyanlıktan ayrıldığı önemli bir esas da budur! Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene imân etti, müminler de (imân ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân ettiler ve şöyle dediler: O’nun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz…” ( Bakara 2/285)

Peygamberlerin evveli Adem Safiyullâh, ahıri bizim peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Efendimiz olduğuna; bu ikisinin ve bu ikisi arasındaki gelip geçen peygamberlerin hak ve gerçek olduğuna; bunların cümlesine inanmak ve imân etmek; dilimizle ikrar, kalbimizle tasdik iman etmenin gereğidir. Müslümanlar, peygamberler arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsinin hak peygamber olduğuna inanırlar. Allah Tealâ böyle emretmiştir: Şüphesiz Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayırım yapmak isteyenler, ‘(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz’  diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirdirler…”( Nisâ,4/150-151)

HANDA TEFEKKÜR!

Bu dünya fani bir handır!

Kervan konup göçmüş gibi!

Yaşam kısacık bir andır,

Bir yudum su içmiş gibi!

 

Burdan her can gelip geçer,

Kısmeti kadar yer içer,

Başarsa, ölümden kaçar!

Kuş, sır olup uçmuş gibi!

 

İnsanoğlu sefa sürer,

Ol, başına çorap örer,

Acımaz, defterin dürer,

Müşriklere eşmiş gibi!

 

Has mümin, tek Rabbe tapar,

Dünyayı bir pula satar,

Muhtaçlara cennet yapar,

Bin bir çiçek açmış gibi!

 

Güneş de, Ay da tutulur,

Yusuf, köle mi, satılır?

Kötü kişi unutulur,

İzi kalmaz “hiçmiş” gibi!

 

Has Müslüman adil gider,

Kör nefsini köle eder,

Fakir mutlu: Baca tüter,

Şah-ı Resûl geçmiş gibi!

 

İyilik yapan mutlu olur,

Dünya ona kutlu olur,

Ahreti de tatlı olur,

Nur hasatı biçmiş gibi!

 

Kötülükten buzlar erir,

Gayriye içirir zehir,

Yapana da acı verir,

Böbrekteki taşmış gibi!

 

OYTAN’ım, nerede sabır?

Felakettir nefret-kibir,

Kalbindeki küçük bir kir,

Yakar, ateş düşmüş gibi!



KELİME-İ ŞAHADET VE FAZİLETİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 6 ay, 3 hafta önce / 31.01.2020 18:23:22 | Görüntüleme : 764
Yüce Rabbimiz, Ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “İlâhınız bir tek olan Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmandır, Rahîmdir.”(Bakara, 2/163)

Hadis-i şerifte ise Peygamberimiz (s.a.s.): “Kim samimiyetle Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahadet ederse Allah, ona cehennemi haram eder.”(Buhari, İlim, 49)

Kelime-i şahadet, ömrümüz boyunca mümince bir duruş sergileyeceğimize dair Rabbimize verdiğimiz sağlam bir misaktır, sözdür.

Kelime-i şahadet, coğrafyamız, dillerimiz, ırklarımız farklı da olsa biz Müslümanları, yani 1,5 milyar insanı aynı duygu ve ideallerde buluşturan, birbirimize sımsıkı kenetleyen ve Efendimize ümmet kılan bir tevhid ve vahdet beyanıdır.

İman etmenin anlamı, söz olarak ifade etmekten çok derindir:

Hz. Peygamber Efendimiz, Kendiniz için istediğinizi kardeşiniz için de istemedikçe kâmil manâda iman etmiş olmazsınız(Buharî,İman,7) sözüyle imanı, kardeşimizi gözetmek, onun sevinç ve kederini paylaşmak olarak tanımlamıştır. Ayrıca, İman etmeden Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmeden de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız” (Müslim, İman,93) sözüyle de imanın müminleri sevmek, onlara değer vermek ve değer bilmek olduğunu haber vermiştir.

“Allah’ı bilmek, Allah’ı sevmek, O’na bağlanmak ve kulluğuna razı olmak, kendini bilen ve bulan kimsenin varacağı son duraktır. Din, bize sonradan öğretilen, dıştan zorlama ve baskıların bir ürünü değildir. Dinin kökü, kaynağı, çekirdeği, yaratılışımızın özündedir… Allah’ı hatırlama, O’na yönelme ve bağlanma insan hayatının asıl anlamı ve amacıdır. Allah’ı unutma ve keyfinin istediği gibi yaşama ise bu anlam ve amacın yok edilmesidir.” (Hayati Hökelekli,a.g.e.s. 18-19)

DOST

Mahzun kalbim hep çırpındı,

Hüzünlü yaşam içinde!

Dost bildiklerim güldüler,

Hep yakışıksız biçimde!

 

Halilullah’ı yakmayan

Ateştim, gül olup söndüm!

Rabbimin yörüngesinde,

Seksen yıl durmadan döndüm!

 

İslâmın has tarlasına,

Özenle ektiler beni,

Küçük bir takva fidanı,

Meyve çün diktiler beni!

 

Vicdanım sorgulayarak,

Her yanlışı gözle gördüm!

Arzularımı sindirip,

Nefsimin defterin dürdüm!

 

Oytan, buluttan kanatla

Uçarak semada dolaş!

Medine ilk durak olsun,

Sonunda Kâbe’ye ulaş!