......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 235213

EBEDİ YOLCULUĞA

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 7 ay, 2 hafta önce / 16.05.2017 09:18:32 | Görüntüleme : 288
Geldik ve gidiyoruz.

Gördük ama götüremiyoruz.

Tattık ama taşıyamıyoruz.

Sevdik lakin bırakamıyoruz.

Kazandık ama paylaşamıyoruz.

Doyduk ancak gözümüz doymuyor.

Daldık ama çıkamıyoruz.

Faniliğe inanıyoruz lakin ebedi gibi yaşıyoruz.

Toprakta geldik altına tapıyoruz.

Aslımıza uygun yaşamıyoruz.

Doğamıza uygun uymayan bahçelerde geziyoruz.

Herkesin geldiği âleme gideceğine inanıyor ama yaşayışımıza uyduramıyoruz.

Mangalda kül bırakmıyor, çamuru seviyoruz.

Adalet, hak ve hukuk dilden düşmüyor, yaşam alanımıza uğramıyor.

Dünün ibretlik olaylarını görüyor, ibret almıyoruz.

Sonu biliyor, hırstan gözümüzü kan bürüyor.

Hatalarımızı biliyor, düzeltmek için çırpınmıyoruz.

Sağ elin verdiğini sol el duymuyor ama sağır sultan duyuyor.

Bencillikte sınır tanımıyor, yanı başımızdaki aç ve sefil insanları görmüyoruz.

Fani makamları ebedi yaşamın önüne koyuyoruz.

Dik durmayı özlüyor, yılan gibi kıvrılıyoruz.

Dedikoduyu ayıplıyor, günümüz alıntıları paylaşmakla geçiyor.

Ayıp etmekten uzak durmuyor, fırsatı yakalayınca pabucu ters giydiriyoruz.

İdeali hedefliyoruz, sufli yaşamın etrafında yaşıyoruz.

Birlik ve beraberlik dilden, uygulamada farklı telden çalıyoruz.

Dertleri paylaşmıyor, sevinçleri kıskanıyoruz.

İçimiz farklı, dışımız farklı…

Mazluma sahip çıkmalı diyor, düşene bir tekmede biz atıyoruz.

Sağlıklı bir nesil diyor, ruhsuz bir kuşak için kötü örnek oluyoruz.

Büyükler başımızı tacı der, bayramda bayrama tacı paslandırırız.

Din adamları varken saygı duyar, arkalarından her türlü espriyi yaparız.

Akil adamlar problemleri tespit eder, halkın rahatını ister.

Yenilikleri onaylar, alışkanlıkları bırakamayız.

Dostluğun büyüklüğüne inanır, düşman sayısını artırırız.

Veren elin kutsiyetine inanır, almayı daha çok severiz.

Geleceğin teminatı evlatlarımız deriz, onları geleceğin şartlarına uygun hazırlayamayız.

İnsan insanın kurdu olmamalı deriz, ayakta güçlü bir adam istemeyiz.

Yenilik arzularız, yeni filizlerin yollarına bombalar döşeriz.

Hızır’ı gözümüzün önündeki görmeyip yerimizde sayarız.

Başarıya talip oluruz, rahatımızı bozmayız.

Hürriyet ve demokrasi isteriz, farklı fikirlere karşı kapalıyız.

Gözü yaşlı, eli dualı insanlara merhametle koşar; görmeyince gaddarlaşırız.

Söz fani hayatla başlar, kaf dağında şato hayal ederiz.

Dalınan bu hayattan kafayı sapıtmadan ve dalına vurmadan uyananlar iki dünyada mutlu ve huzurludur.

Yoksa biri varmış biri yokmuş…

MEHMET ŞAN



HATAY ANA KUCAĞINDA

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 7 ay, 2 hafta önce / 15.05.2017 09:28:26 | Görüntüleme : 398
23 Haziran 1939 yılında Türkiye ile Fransa devletleri arasında “Hatay mıntıkasının Türkiye’ye iadesine dair” Hatay anlaşması imzalandı.

Böylece, mandater Fransa 1918 yılında işgal etiği ve Türkiye’nin özel şartlarla imzaladığı 20 Ekim 1921 Ankara İtirafnamesinden sonra yerleştiği bu Türk bölgesi üzerindeki yetkilerini imzalanan bu anlaşma sonucunda, Türkiye’ye devretmiştir. Bu tarih Hatay halkının en büyük ve en heyecanlı bayramı olmuştur. O günlerde çıkan tüm Ulusal gazeteler bu tarihi anlaşmanın haberini birinci sayfadan verdiler.

Son posta gazetesinin 26 Haziran 1939 tarihinde çıkan nüshasının birinci sayfasında yer alan resimle, Hatay’ın mutlu gününü en güzel ve anlamlı bir şekilde özetliyor. Ana Türkiye’yi çocukta Hatay’ı temsil ediyor. Yıllarca Ana yurttan ayrı kalmış, ancak hiçbir zaman ondan ümidini kesmemiş olan Hatay halkı çektiği acı ve ıstırapların sonunda, Anavatana katılarak mutlu sona ermiştir. Resimde Ana (Türkiye) yıllarca ayrı kaldığı yavrusunu (Hatay)hasretle bağrına basıyor. Bu kavuşma insanlık tarihinde Halkın bir zaferi ve sevginin timsali olarak kalacaktır.

Bu tarihi resim Antakyalı Zeynep ve Naim çifti tarafında Ahşap üzerine yakma sanatıyla işlenmiş ve Zeynep Naim çiftinin, bir birinden güzel eserlerin bulunduğu sergideki yerini almıştır. 



ADANA’DA HATAY ODASI

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 7 ay, 3 hafta önce / 12.05.2017 10:15:23 | Görüntüleme : 335
Atatürk 15 Mart 1923 günü Adana'ya yapmış olduğu yurt gezisinde O’nu karşılayanlar arasında Hatay’dan giden bir heyette bulunuyordu.

Heyet bir senaryoya hazırladı ve senaryoya göre o sıralarda Adana’da öğretmen okulunda öğrenci olan Şenköy’lü kız Ayşe Fitnat Atatürk’ün huzuruna çıkarak, Fransız işgalindeki Hatay halkının çektiği ızdırap ve zulmü anlatacak.

Karalara bürünmüş Ayşe Fitnat, Atatürk’ün önlerinden geçtiği sırada Atatürk’ün huzuruna çıkmış O’na önce bir siyah gül hediye etmiş ve ardından da “EY ULU GAZİMİZ BİZİDE KURTAR…”Diye başlayan beş dakikalık nutkunu söylemiştir. Ayşe Fitnat’ın söylemiş olduğu nutuk Atatürk’ü büyük ölçüde etkilemiş, Ayağına kapanmış olan Ayşe Fitnat’ı kaldırarak” KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU DÜŞMAN ELİNDE ESİR KALAMAZ… ZAMANI GELİNCE SİZİDE KURTARACAĞIZ” sözleriyle Ayşe Fitnat’a Hatay’ın kurtuluş müjdesini vermiştir.

İşte o günlerin resim, yazı ve diğer hatıraları Adana Atatürk bilim ve kültür müzesinin “Hatay odası” bölümünde sergileniyor. Odada ayrıca bu olayı anlatan bir takım mankenler, resimler ve Hatay bayrağında yer alıyor.

Hatay’ın kurtuluşunda büyük rol oynamış olan Ayşe Fitnat’a ne yazık ki gerekli ilgiyi bu güne kadar gösteremedik ve gösteremiyoruz. Atatürk’ün “KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU DÜŞMAN ELİNE ESİR KALAMZ…” diyerek söylediği sözlerini, Hatay’ın her yerde kamu kurum ve kuruluşlarında görmek mümkün. Ancak o sözleri Atatürk’e söyleten Ayşe Fitnat’ında unutulmaması gerekir diye düşünüyorum.

Ayşe Fitnat’ın Şenköy’ünde bulunan Mezarı için birçok kez gerekli yerlere müracaat emiş olmamıza rağmen halen ilk gün yapıldığı gibi bulunmuş duruyor. Bu mezarın bir anıt mezar haline getirilmesini bir kez daha yeniliyoruz. 

ZAFER SARI



HUCURÂT SURESİNİN RAHMANÎ İLKELERİ-EMİRLERİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 7 ay, 3 hafta önce / 12.05.2017 10:10:12 | Görüntüleme : 290
Cenab-ı Allah,Hucurât Suresinde müminlerin uymaları için yedi tane ilke koymuş ve emir vermiştir:

Birinci İlke-Emir: İnsanların, iman edenlerin kendilerine bir haber geldiği zaman araştırıp soruşturmadan, gerçek olduğunu tespit etmeden, onu doğru kabul edip işlem ve eylem yapmaktan sakınmaları ilkesidir. Aksine bir tutum ve davranış istenmeyen durumlara, yanılmalara, fitne ve fesada sebebiyet verebilir: “Ey iman edenler,size bir fasık bir haber getirirse,bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”(Hucurât,49/6).

İkinci İlke-Emir: Islah edici olmak; insanlar arasında yaşanan sorunları çözüme kavuşturmak; ifsat edici ve yıkıcı değil yapıcı ve onarıcı, ayrıştırıcı ve bölücü değil birleştirici ve bütünleştirici olmak; kin, nefret ve şiddetin karanlıklarına karşı sevgi, muhabbet ve kardeşliğin gücünü elbirliğiyle hâkim kılmak ilkesi-emridir : “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın.”(Hucurât, 49/9).

Üçüncü İlke-Emir: İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ya da adalet mekanizmasının insanlara veya kamu otoritelerine karşı yaptığı işlem ve eylemlerde, verdiği kararlarda adil olmaları; hiçbir koşulda hak ve hukuktan, sadakat ve doğruluktan ayrılmamak ilkesi-emridir. İnananlardan iki grubun savaşması ve birbiriyle ihtilafa düşmesi halinde “ …aralarını  adaletle düzeltin ve (onlara) adaletle davranın.”(Hucurât,49/9).

Dördüncü İlke-Emir: İnsanların birbirleriyle alay etmemesi; hiç kimseyi hor ve hakir görmemesi; adem ve Havva’nın çocukları olarak aynı özden yaratılmış olduğu gerçeğinin hiçbir zaman unutulmaması ilkesi-emridir (Ey iman edenler, bir topluluk bir diğerini alaya almasın!Belki onlar kendilerinden daha iyidirler”(Hucurât,49/11).

Beşinci İlke-Emir: İnsanların birbirlerini karalamaktan kaçınması; küçük bir işaretle veya ima ile de olsa başka bir mü’mini rencide etmekten sakınması; insan onur ve haysiyetini zedeleyecek her türlü, söz tutum ve davranıştan uzak durulması ilkesi-emridir:  “Birbirinizi karalamayın…!”(Hucurât, 49/ 11).

Altıncı İlke-Emir: Bütün mü’minler birbirleriyle kardeş olduklarına göre, karşısındakini küçümsemek, alay etmek, hiçe saymak, onu incitmek, rahatsız etmek amacıyla kötü, utanılacak lâkaplar takılmaması ve o lâkaplarla çağırılmaması ilkesi-emri:(Hucurât, 49/11)

Yedinci İlke-Emir: Hucurât Suresinin 10. ayetinde 7.ci ilke-emir buyrulmuştur: “Müminler ancak kardeştirler… !” Şu halde müminlerin birbirlerine karşı gerçek bir kardeş gibi davranmaları, kavgadan-nizadan uzak durmaları; birbirlerini kıskanarak basit menfaat ve çıkarları için birbirlerinin kuyusunu kazmaktan vazgeçmeleri; uyum içinde, anlayış içinde, yardımlaşma içinde, iyi komşuluk ilişkileri içinde davranmaları ve anlaşmazlığa düşmüş olanların aralarını düzeltmeleri gerekir

Cenab-ı Hak; “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder kötülükten alıkoyarlar. Namazı kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne  itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir…”( Tevbe,9/71)  buyurmaktadır. Ne yazık ki günümüz toplumu bu duyguları ve düşünceleri giderek unutmakta; birbirine karşı daha yabancı, daha uzak, daha acımasız, daha kıskanç olmaktadır. Hısımlık- akrabalık- komşuluk bağları zayıflamıştır. Çağımız menfaat çağı, materyalizm çağı olmuştur. Birbirimize karşı kardeşlik, sevgi, saygı, yardımseverlik, iyilik etmek, yardıma koşmak duyguları zayıflamıştır.

SORALIM CANLAR

Kini, kibiri yürekten atmak gerek,

Gıybeti, kötülüğü unutmak gerek,

Bunun için kılavuz mu tutmak gerek?

Varalım ol Velîye soralım canlar . .

               

Allah’ı seven yüce dağlar aşıyor,

İlâhî aşk bu garip kalpten taşıyor,

Gönlüm neden giderek mecnunlaşıyor?

Varalım ol mürşide soralım canlar . .

 

Tomurcuk güller bir gün açıp solacak,

Yüce Allah ol emanetin alacak,

Hakka yürümek sırayla mı olacak?

Varalım Pirimize soralım canlar …

               

Aklıma geldikçe ah-u zâra başlarım,

Genç ölenler için akar göz  yaşlarım,

Hani, nerde hısım-dost-arkadaşlarım?

Varalım şahımıza soralım canlar …

 

Fânî dünyaya gelip-konup-göçenler,

Mustafa’ya ümmet olmayı seçenler,

Kimlerdir ol ab-u Kevser’i içenler?

Varalım şeyhimize soralım canlar . .

               

OYTAN Muammer gönülden sohbet ister,

Soru sormak bahane muhabbet ister,

Şeyhten-pirden-mürşit’ten kısmet ister,

Varalım meydana girelim dostlar !

DOÇ. DR. MUAMMER OYTAN



HAC-3

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 1 gün önce / 05.05.2017 09:52:23 | Görüntüleme : 447
KÂBE HAKKINDA ÖNEMLİ BİLGİLER (2)

Altın Oluk:  Kureyşliler, 605 yılında Kâbe’yi inşa ederken, düz olan tavanda yağmur sularının yere akması için, kuzey duvarına yani Hicr tarafına bir oluk koydular. Kâbe’nin bu oluğu ilk defa Emevî Halifesi I. Velîd’in emri ile Mekke Valisi Hâlid bin Abdullah tarafından altınla kaplattırıldı ve bundan sonra da “Altın Oluk”  adıyla anılmaya başlandı. Kıble, Mescid-i Aksâ’dan Kâbe’ye çevrildiğinde Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî ‘nin kıblesi tam altın oluğun bulunduğu tarafa isabet etmişti. Bundan dolayı burası Resûl-i Ekrem’in kıblesi olarak meşhur olmuş ve Mekke’de iken de buradan Kâbe’ye yönelmek âdet haline gelmiştir. “Hayırlı insanların içeceğinden için, seçkinlerin namazgâhında namaz kılın!”  diyen İbn Abbas’a bunların anlamının ne olduğu sorulduğunda: “Hayırlıların içeceği zemzem, seçkinlerin namazgâhı da altın oluğun altıdır !” diye cevap vermiştir. Hz. Peygamber, tavaf sırasında altın oluğun altına geldiğinde: ”Allah’ım senden ölüm anında rahatlık, hesap anında da af dilerim” diye dua ettiği bilinmektedir.( Hicaz Albümü, s.30-31)

Hicr, Hicru İsmail: Kâbe’nin Kuzeybatı duvarının önünde bulunan ve “hatîm” adı verilen yarım daire şeklindeki 1,31 m. yüksekliğinde duvarla çevrili olan, yarım ay şeklindeki kısma “Hicr” veya “Hicru İsmail”  adı verilir. Burası da başlangıçta Kâbe’ye dahil idi. 605 senesindeki yeniden inşası sırasında Mekke’liler, ellerindeki malzemenin yeterli olmayacağı düşüncesiyle Hicr kısmını göğüs hizasında bir duvarla çevirerek Kâbe’nin dışında bıraktılar ve Kâbe’ye dahil olduğu anlaşılsın diye burayı da taşla döşediler. Nitekim Hz. Aişe, Kâbe’ye girip namaz kılmak istediğini söylediğinde Hz. Peygamber’in O’nu elinden tutarak Hicr’e soktuğu, “Kâbe’ye girmek istersen burada namaz kıl, çünkü o Kâbe’den bir parçadır!” buyurduğu bilinmektedir (Tirmizî, “Hac”, 48; Nesâî, “Hac”, 1281). ( Hicaz Albümü, s.33-34)

Kâbe’nin Örtüsü: Kâbe’nin dört duvarı üstüne içten ve dıştan örtü asılması eski bir gelenek olup bu uygulamanın ilk defa ne zaman yapıldığı hususunda farklı rivayetler vardır. Dıştan dam korkuluğunun kenarlarında bulunan demir halkalarla çatıya, şazervân üzerindeki bakır halkalarla da tabana tutturulmuştur.. Kapıya da çok güzel bir şekilde işlenmiş ana örtüden bağımsız bir kisve örtülür. Günümüzde Kâbe örtüleri, 14 m. uzunluğunda ve 0,95 m. genişliğinde 48 parçadan meydana gelir; tamamı 638,4 m2.dir.  Yukarı kısmındaki Kâbe’nin dört tarafını çevreleyen ve birbirine eklenmiş  16 parçadan oluşan yazı kuşağına hizâm denilir: Uzunluğu 45 m., genişliği 0,95 metredir. Bu kuşağın biraz aşağısında yine 16 parçadan meydana gelmiş, ancak birbirine eklenmeden aralarına, içlerinde âyet ve esmâ-i hüsnâ yazılı daireler konmuş ikinci bir kuşak vardır. Örtünün kendisi de kitâbeli olarak dokunmuştur. Örtünün üzerindeki yazılarda altın ve gümüş teller kullanılmıştır. ( Hicaz Albümü, s.36-37)

Zemzem: Arapça’da “bol, bereketli, doyurucu ve kaynağı zengin su” anlamlarına gelen zemzem, sadece kutsal kabul edilen Harem bölgesinin değil, bizzat Kâbe’nin kuyusu ve bütünleyicisi olarak da görülmüş Mekke için bir nevî hayat kaynağı olmuştur. Cenâb-ı Allah’ın emri üzerine, Hz. İbrâhim’in, eşi Hacer’i ve henüz bebek olan İsmail’i ıssız Mekke vâdisinde bırakıp ayrıldıktan sonra, Hâcer, su ve erzakının tükenmesi üzerine çaresiz kalmış; küçük oğlu İsmail’in susuzluktan ölmesinden endişe ederek telâşla Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelerek bir yardımcı aramış; bütün ümitlerini kaybettiği anda mucizevî şekilde oğlunun bulunduğu yerde kaynayan zemzem suyunu görünce Allah’a şükretmiş ve suyun dağılmaması için etrafını toprakla çevirmiştir. Hz. Hâcer’in, aralarında 400 metre mesafe olan Safa ve Merve tepeleri arasında su ve imdât arayışı hac ve umre mesaiki içinde yer alan “sa’y” uygulamasının kökeni olmuştur(Bakara, 2/158). (Hicaz Albümü, s. 45)

Hz. Peygamber, “Yeryüzündeki suların en hayırlısı zemzem suyudur; içilmesi açlığı giderir, hastalığa şifa olur!” (Heysemî,III, 286). “Zemzem suyu hangi niyetle içilirse ona çare olur!” (İbn. Mâce, “Menâsik,, 78) buyurmuştur. Resûl’ü Ekrem’in uygulaması sebebiyle, Kâbe’yi tavaf ettikten sonra kılınan namazı müteakip zemzem içmek müstehap kabul edilmiştir.

DOÇ.DR. MUAMMER OYTAN



DİKENLERİ ELİMİZE BATARDI.

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 3 gün önce / 03.05.2017 09:22:28 | Görüntüleme : 407
Balıkçılar çarşısının karşısından bir cadde geçer. Caddenin en sonun da bir büyük ağaç vardır. Caddenin orta yerin de sebze hali; eski itfaiye; belediye pasajı; perşembe (hamis) pazarı bulunur.

Caddenin adı “İNNEPLİK CADDESİ”. O civarın komple ismi inneplik mahallesi. Şimdiki adı ile Haraparası Mahallesi. Bu cadde de şimdiler de zaman zaman ithal innep satılıyor. Kilosu on liraya. Bizim çocukluğumuz da ceplerimizi doldurarak yediğimiz diyabet hastalarına şifa olan ayrıca çok da arsız olan bu bitki artık şehrimiz de yok. Dikenleri elimize batardı.

Caddenin adı var meyvenin kendi yok. Parkta da örnek olarak yok. Küçük büyük parklarda da yok. Numune veya özel merak sahiplerinin bahçelerin de son örnekleri görebiliyoruz. Bir ağaç gördüm. Daha önce dikkatimi çekmemişti. Vilayet konağının bahçesinde. Duvar dibinde iki çam ağacının arasında yaşam savaşı veriyor. Çoğalmasına müsaade edilmemiş. Traş edilmiş. Yanında sürgünler verememiş. Muhtemelen çiçek ve meyve dönemlerini de çok uzunca bir süredir yaşamamış bir diyabet ilacı innep ağacı.

Şimdi sözüm; lafa gelince mangalda kül bırakmayanlara. İsterseniz bu ağacı ve bu meyveyi bu şehre yeniden kazandırabilirsiniz. Tabii isterseniz……..



SİYASETÇİ…

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 4 gün önce / 02.05.2017 09:43:00 | Görüntüleme : 410
Siyasetçi ufuk açmalı.

Problemlere çözüm üretmeli

Farklı düşünebilmeli…

Üç adım ileriyi görebilmeli.

Nereden geldiğini unutmamalı.

Ne oldum delisi olmamalı.

Padişahım çok yaşa diyenlerin kayığına binmemeli

Mavi boncuk dağıtan üretici olmamalı

Günü kurtaran değil,

Güne değer katan,

Günleri bereketlendiren olmalı.

Kaç kişi var etrafınızda

Her şartta yanınızda olan

Katma değer katan

Yoluna feda olabilecek yiğitleri olan,

Gönüllerde taht kuran

Siyasi kariyeri bittiğinde yalnız kalmayan

Nice siyasiler var.

Makamda iken etrafı bayram yeri gibi,

Makamları, gidince yalnız kalan,

Siyasetçi altın gibi olmalı,

Her ortamda her şartta değer bulan,

Aranan ve sorulan kayıp edildiğinde mahsun olunan

Siyasiyi arıyoruz, adam gibi adam olan

Her gönülde hoş bir seda bırakan

Derdi fakir fukaranın derdi olan

Gün yaşayıp gün kaybolmayan

Arıyoruz, aş ve işimize katkı sunan,

Ülkemize değer katan

Mazlumların derdine derman olan,

Siyasetçi şahıslara değil, topluma değer katmalı.

Siyasi yaşadığı topluma nefes aldıra bilmeli.

Siyaset dürüstlük ve faziletle değer bulmalı.

Siyasi yaptığı görevin ağırlığını hissetmeli.

Düne kalmadan geleceğe ufuk açmalı.

İnsanların vicdanında yaşamalı.

Siyasi, olumlu düşüncelerin merkezinde bulunmalı.

Toplumların vazgeçilmezi olmalı.

Böyle siyasilerin sayısı artmalı.

MEHMET ŞAN



SİYASETÇİ…

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 4 gün önce / 02.05.2017 09:43:00 | Görüntüleme : 333
Siyasetçi ufuk açmalı.

Problemlere çözüm üretmeli

Farklı düşünebilmeli…

Üç adım ileriyi görebilmeli.

Nereden geldiğini unutmamalı.

Ne oldum delisi olmamalı.

Padişahım çok yaşa diyenlerin kayığına binmemeli

Mavi boncuk dağıtan üretici olmamalı

Günü kurtaran değil,

Güne değer katan,

Günleri bereketlendiren olmalı.

Kaç kişi var etrafınızda

Her şartta yanınızda olan

Katma değer katan

Yoluna feda olabilecek yiğitleri olan,

Gönüllerde taht kuran

Siyasi kariyeri bittiğinde yalnız kalmayan

Nice siyasiler var.

Makamda iken etrafı bayram yeri gibi,

Makamları, gidince yalnız kalan,

Siyasetçi altın gibi olmalı,

Her ortamda her şartta değer bulan,

Aranan ve sorulan kayıp edildiğinde mahsun olunan

Siyasiyi arıyoruz, adam gibi adam olan

Her gönülde hoş bir seda bırakan

Derdi fakir fukaranın derdi olan

Gün yaşayıp gün kaybolmayan

Arıyoruz, aş ve işimize katkı sunan,

Ülkemize değer katan

Mazlumların derdine derman olan,

Siyasetçi şahıslara değil, topluma değer katmalı.

Siyasi yaşadığı topluma nefes aldıra bilmeli.

Siyaset dürüstlük ve faziletle değer bulmalı.

Siyasi yaptığı görevin ağırlığını hissetmeli.

Düne kalmadan geleceğe ufuk açmalı.

İnsanların vicdanında yaşamalı.

Siyasi, olumlu düşüncelerin merkezinde bulunmalı.

Toplumların vazgeçilmezi olmalı.

Böyle siyasilerin sayısı artmalı.

MEHMET ŞAN



TÜNELDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ, AZAP GELMEDEN ÖNCE GERÇEKLEŞEN 10 ŞEY

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 4 gün önce / 02.05.2017 09:35:45 | Görüntüleme : 308
Gündeme dair yapılan yorumlar hayli kırıcı oluyor. Kamplaşmanın had safhada olduğu bu dönemde sözünüz kalp ve sevgi kaynaklı da olsa, doğru olana tercüman da olunsa, ne derseniz deyin muhatap “düşünmüyorsa” sözleriniz, düşmanlık, kin ve nefret artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bu nedenle bugün gündeme mesaj olmaktan öte tüm zamanların gündemi olan Kur’an’dan, “Kur’an’ın Nüzul Sıralı Tefsiri” çalışmamızdan alıntıyla; bir millete azap/felaket gelmeden önce uyarıcı mahiyette gerçekleşen on şeyi sıralayacağız:

Allah o topluma kendi içlerinden bir uyarıcı gönderir. O da insanları yanlışta ısrar etmemeleri yönünde uyarıp öğütler vererek, Hakka tabi oldukları ve yaşamlarını ona göre tanzim ettikleri takdirde karşılaşacakları mutluluk, aksi takdirde maruz kalacakları felaketi bildirir. Uyarıcı, söylediklerini önce kendi  yaparak “örnek şahsiyet” olur. “Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı bulunmuştur.” (Fâtır, 35/24)

Uyarıcılar, devlet başkanına ve üst yönetim tabakasına (günümüzde de medyanın odak merkezlerine) gönderilir. Yönetim mekanizmasındaki şahsiyetler toplumun etkili, güçlü, bilgili ve algı düzeyleri yüksektir. Elit tabakanın daveti kabulü ile halkın toptan kabul etmesi mümkün olacaktır. Uyarıcılar başkentlere  gelir. Çünkü başkentlere giden mesajlar kısa sürede ülkeye yayılır. Bir halkın en çok etkileneceği yer, başkentidir. Başkentler, yönetim erki ve ekonomik olarak halkı etkiler. Silahlı gücü de olduğundan, etkisi daha fazladır. Sıradan bir köye gönderilen elçi, sesini sadece köy halkına duyurur.

Azaptan önce topluma açık mucize gönderilir. Uyarıcının sözlerinin doğruluğu, o ülkede yaşanan olaylarla tasdik edilir.  Böylece toplumun, elçinin söylediklerine güvenmesi sağlanır.

Felaket, bir toplumun hak ile batılı net olarak bilmesine rağmen görevlerini idrak edip de yapmamaları  halinde gelir. Allah hak etmeyen bir topluma haksızlık yapmaz. “Rabbi’n, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helak etmişizdir.” (Kasas, 28/59)  17/15

Bir toplumda az da olsa elçilerin çağrısına kulak veren iyi insanlar varsa felaket ertelenir. Azap toplumdan tamamen ümit kesilince gerçekleşir. Azap gelmeden önce muhatap kitle olan halk, verilen mesajı çok iyi kavramış olur. Anlık tepkiye göre değil; mesajın reddi ile değil; o halkın, tam olarak azabı hak etmiş olmaları  ile azap gönderilir.   “Gerçek şu ki: Halkı habersizken, Rabbin haksızlık ile ülkeleri helak edici değildir.”   (En’am 6/131)

Azap süreci başladığında, söz konusu halk azapla korkutularak iman etmedikleri takdirde azabın geleceği süre bildirilir ve kendilerine müddet verilir. Şayet iman ederlerse azap gelmez. “Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vaadinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. Nice ülkeler var ki, zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır.”(Hac 22/48) “Halkı iyi olduğu hâlde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helak etmez.” (Hud 11/117)

Bir topluma kökten yok edici helaktan/azaptan önce uyarıcı  mahiyette çeşitli sıkıntılar krizler ve zorluklar verilir. “Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: ‘Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı” dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın  yakaladık.” (Araf 7/95)

Azap geldiğinde toplumun bireylerinin tamamını kapsamayıp elçinin uyarısına  uyup ayrılanlar kurtulur. Ayrıca azap, tam olarak vaat edilen zaman dilimi içerisinde gerçekleşir.

Gönderilen azap çoğunlukla keyif sürerken/istirahat vakti gerçekleşir. “Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.” (Araf 7/4)

Azap, çok şiddetli ve yok edici biçimde gelir. “Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların halkını ) yakaladığında  onun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hud 11/102) (Habenneke ve Nüzul Sıralı Tefsiri, Şule Yayınları, İstanbul 2017)

Yukarıda sıralananların her Kur’an ayeti gibi günümüze yönelik mesajlar verdiği muhakkaktır. Ancak bu maddelerin kaçının gerçekleştiği sorusunun cevabı; tefekkür eden (düşünen), tezekkür eden (geçmişinden ibret alan), tedebbür eden (yaptıklarının/yaşadıklarının bir sonucu olacağını bilen) ve teakkul eden (geçmişle gelecek arasında bağlantı kurabilen) “insanlar” için değer taşımaktadır. ncaliskan@beyza.net

NECMETTİN ÇALIŞKAN



BU VATANDA DOĞMAK…

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 8 ay, 5 gün önce / 01.05.2017 09:28:36 | Görüntüleme : 431
Bu vatanda doğmak şanstır.

Dört mevsimi,envai tür güzellikleriyle

Dünyanın en güzel yeridir.

Cennet neresidir?,diye sorsalar,

Çoğumuz ‘’burası’’ deriz.

Hiçbir ülkenin bu kadar çeşitli güzellikleri yoktur.

Yaradan bize her şeyin en güzelini sunmuş.

Sunmuş da,sadece çalışmayı sevmeyen bir milletimiz var.

Bizim kadar rahatına düşkün kaç millet var?

Köylü köyü unutmuş;yoğurt,yumurta şehirden köye gitmeye başlamış.

Hazırcı bir toplum olmuşuz.

Herşeyi çalışmadan elde etmeye çalışıyoruz.

Sevmiyoruz çalışmayı,

Unutuyoruz dünyaya geliş nedenimizi.

Bizi bu aleme gönderen ye,iç,yat diye göndermedi.

Üret,katkı sağla,insanlığın gereğini yap diyor.

Biz maalesef geçmişin mirasını,geleceğin fırsatlarını

Hesapsızca harcıyor,tüketiyoruz.

Her kim günlük muhasebesinde vicdanı rahat ise,

İki dünyası güzelliklere yakındır.

Uyuşturulan bir nesil ile karşı karşıyayız.

Fişek gibi bir nesil heba ediliyor.

Amaçsız,deli tavuk gibi dolaşıp zaman harcayan bir nesil geliyor.

Hayatının en güzel yılları heba edilen bir kuşak yetişiyor.

Üretmenin tadına varmayan,asalak gibi yaşamaya meyilli bir gençlik oluşturuluyor.

Caddeler,sokaklar gençlerle dolu.

Kafeler,çay ocakları adamdan geçilmiyor.

Gençler,ufuklarını açacak projelere heveslendirilmeli.

Her biri altın gibi değerli olan bu çocuklar

En iyi şekilde yetiştirilmelidir.

Onların,geleceğin Türkiyesi’nde mutlu olması

Bugünden alınacak kararlarla mümkün.

Herkes taşın altına elini koymalı.

Bu cennet vatan onlara emanet edilecek,

Bu bayrak daha ilerlere onlarla taşınacak.

Onlar ne kadar donanımlı olursa geleceğimiz o kadar güvende olacaktır.

Bu vatanda doğmak sorumluluk istiyor.

Dünya da huzur olacaksa bu vatanın evlatlarıyla olacak.

Gözyaşı dinecekse bu vatanın yiğitleri sayesinde dinecek.

Bu vatanda doğmak;şanstır,sorumluluktur,lütuftur.

Gelecek dünyanın dizaynı bugünün adımlarıyla olacak.

Unutma,taşıdığın cevheri.

Sen dua almış bir neslin temsilcisisin.

Öyleyse haydi!

MEHMET ŞAN