......

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 248774

AK PARTİ-SAADET İTTİFAKI NEDEN GERÇEKLEŞMEDİ?

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 08.05.2018 10:14:19 | Görüntüleme : 151
Erken seçim kararıyla ülke tam olarak seçim atmosferine girdi. “Baskın” olduğu kadar, heyecan dolu seçim koşuşturması başladı. Doğal olarak her siyasi parti “en kazançlı nasıl çıkarım?” hesabı içerisinde.

Bu süreçte her adımı dikkatle izlenen Saadet Partisi çok önemli görevler üstlendi. Bunların arasında en önemlisi ise cumhurbaşkanı adayı belirleme konusunda üstlendiği belirleyici roldü.

Bugünlerde dostlarımızdan bize sıkça sorulan soru şu; Saadet neden AK Parti ile iş birliğini kabul etmedi? Saadet neden karşıt görüşteki insanlarla iş birliği yapıyor?

Müslümanlar için artık “Ak Parti’yle birlik olmak” ne anlama geliyor onu başka yazıda değerlendirelim.

Şu bilinmeli ki Millî Görüş Hareketi 45 yıllık geçmişinde hep kucaklayıcı rol üstlendi. Tüm siyasi partilere "eşit mesafede yakın, eşit mesafede uzak" durdu.

1974 yılında CHP-MSP koalisyonu ile Kıbrıs Zaferini gerçekleştirdi. 1975 ve 77’de AP ve MHP ile birlikte Milliyetçi Cephe hükümetlerini kurdu.

 1991’de Refah Partisi–MÇP (MHP) ve İDP ile Kutsal İttifak yaparak seçimlere girdi.

1996’da DYP ile Refah-Yol Hükümeti kurarak büyük başarılara imza attı.

1 Kasım 2015’te de AK Parti ile anlaşmış, zamanın başbakanının onaylamasına rağmen anlaşma kesin aday listesinin açıklanmasına birkaç gün kala “gizli bir el” tarafından yırtılıp çöpe atılmıştı.

Özetle İslamî siyasete gönül verenler Müslüman kardeşlerinden ahde vefa beklerken "Siyasal İslam"ın “oyalama taktiği”yle kendilerince “başarılı bir komplo"yla karşılaşmışlardı.

Şimdi ise bu seçimde Saadet Partisi iyi niyetinin bir göstergesi olarak cumhurbaşkanını belirlemede her görüşten insanı temsil edeceği düşünülen, tarafsız bir isim olarak -çok içine sinmese de- Ak Parti’nin Kurucu Genel Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapmış bir ismin ortak aday gösterilmesi için çok uğraştı, ama olmadı.

Kimlerin kendisini adaylıktan vazgeçirmek için çabaladığı basına yansıdı. Görüşmenin içeriğine vakıf değiliz. Ancak "hava indirme operasyonu olması" yeterli sanırım.  Kısaca 1960 ve 1970 yıllarını tekrar yaşadık.

Gelelim bugünkü Ak Parti’yle ittifaka; Saadet Partisi kardeş olarak gördüğü Ak Parti’yi, karşısında olup eleştirmektense yanında durup onun yeniden hukuk, insan hakları ve özgürlük vb. ilkelere/temel esaslara dönmesini sağlamayı tercih etmişti.

Bu çerçevede daha önceki "ahde hilaf" olarak ifade edilebilecek tutumları ve oyalama stratejilerine rağmen Ak Parti’yle görüşülmüş ama ittifaktan çok iltihak/bütünleşme teklifiyle karşılaşılmıştır.

Saadet'in ülke yönetimine ilişkin Millî Görüş düşüncesi eksenindeki mütalaa ve müzakereleri reddedilmiş, karşılıklı olarak fikir alış-verişinden çok “koşulsuz, kayıtsız, şartsız teslimiyet” istenmiştir.

Ak Parti yönetimi, Saadet Partisi’nin kendi logosuyla seçime girmesini ve aday göstermesini de kabul etmemiştir.

Saadet, kendisine miras bırakılan ve sahip olduğu değerlerden ötürü, Ak Parti’nin “Kayıtsız, şartsız bize teslim olun” talebini kabul etmemiştir. Bir başka ifadeyle Ak Parti, HAS Parti’yi alıp yuttuğu gibi, -şimdi de BBP’yi yutacağı gibi- Saadet Partisi’ni de yutmak istemiştir.

Saadet de, “Hayır, biz makam, mevki, milletvekilliği peşinde değiliz, ilkelerimiz var. Şu hususları konuşmadan iş birliği yapamayız” dedi. Ama karşı cephe hiçbir şekilde müzakereye açık olmadığı için samimi Müslümanların bekleyip durduğu o ittifak gerçekleşmedi.

Bu sebeplerle Saadet Partisi, temel esaslarından taviz vermeden ortak bir paydada diğer partilerle buluştu.

Saadet Partisi’nin ağabeyliğinde ve öncülüğünde, temel ilkeleri ve ülkenin geleceğini düşünerek, yılların getirdiği kutuplaşmaları bir kenara bırakabilme ferasetini, erdemini ve en önemlisi de iradesini gösterebilen partilerle iş birliği yapılıyor. Çünkü bu ülkede herkese yetecek kadar toprak var, hava var, su var. Yeter ki birbirimize anlayış gösterelim.

Ülkenin tek bir kişinin iki dudağı arasında yönetilmesi kimseye fayda sağlamaz.

Bugün ülkenin istişareye, ortak akla, normalleşmeye, kuvvetler ayrımının yerleşmesine, adaletin tesisine ve hukukun üstünlüğüne ihtiyacı var.

Başka bir deyişle bir siyasi parti olarak “en kazançlı nasıl çıkarım?” hesabını yapmaktan öte “vatanı, milleti, ümmeti nasıl kazançlı çıkartırım?”  derdini taşımak gerek.

Sonuç olarak Saadet kendi amblemiyle, kendi milletvekili aday listesiyle ve kendi cumhurbaşkanı adayıyla seçime girecek.



HZ.PEYGAMBERİN (s.a.s.) İLK CUMA HUTBESİ:

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 04.05.2018 09:41:50 | Görüntüleme : 157

 İbn Cerir, Sa’id b. Abdurrahman’dan şöyle rivayet etmektedir: ‘ Hamd Allah’a olsun. Allah’a hamd eder, O’ndan yardım talep ederim. O’ndan mağfiret talep eder, O’ndan hidayet dilerim. O’na iman ediyor, O’nu inkâr etmiyorum. Allah’ı inkâr edene düşman olurum! Hiçbir ortağı olmayıp tek olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah, Muhammed’i, hidayet, İslâm ruhu, nasihat için peygamberler zincirinin kesildiği, ilmin azaldığı, insanların sapıttığı, zamanın kesildiği, kıyametin yaklaştığı, ölümün yaklaştığı bir dönemde göndermiştir. Kim Allah’a ve resûlüne itaat ederse doğru yapmış, kim onlara isyan ederse sapıtmış, haddi aşmış ve büyük bir delâletle sapıtmıştır… Allah’ın sizi alıkoyduğu şeylerden sakınınız. Nasihat olarak, zikir olarak bundan daha faziletlisi yoktur. Takva, Allah’tan korkarak amel eden kişi için ahreti kazanma hususunda büyük bir yardımdır. Kim Allah ile arasındaki bağı gizli olsun aşikâr olsun her durumda sağlam tutup bunu sırf Allah rızası için yaparsa bu onun için dünya hayatında güzel bir zikir; insanın amellere muhtaç olduğu ahiret hayatı için de bir azıktır… Allah kullarına karşı çok şefkatlidir. Allah sözünde doğru, verdiği sözünü hızlı bir şekilde yerine getiren, asla sözünden dönmeyen bir Zattır…Takva kişiyi Allah’ın azabından korur. Takva yüzleri nurlandırır, Rabbini razı eder, dereceleri yükseltir. O halde payınızı alın… Allah’ın size ihsanda bulunduğu gibi siz de iyilik yapın. Allah’ın düşmanlarına düşmanlık besleyin, hakkıyla Allah yolunda cihad edin. Sizi seçen ve size Müslüman ismini veren O’ dur. Güç ve kuvvet sadece Allah’ındır. Allah’ı çok zikredin. Güç, kuvvet sadece büyük olan Allah’ındır!’”(Hayatü’s Sahabe,s.214)

YA RESÛLULLAH!

Kervanlar çölleri aşar,

Amaç menzil, Kabetullah!

Hacı’dan istek-özlem taşar,

Şefaat yâ Rasûlullah!

 

Lebbeyk’le inler semalar!

Ev sahibi Yüce Allah!

İçten yapılır dualar,

Şefaat yâ resûlullah!

 

Tavaflar kapılar açar,

Günahlar dökülür vallah!

Melekler üstünde uçar,

Şefaat yâ Resûlullah!

 

Sây yapmak mana yoludur,

Cennete giden güzergâh!

Dillerde zikir doludur,

Şefaat yâ Resûlullah!

 

Mina’da şeytan taşlanır,

OYTAN, nişan aldı billah!

Arafat: Vakfe başlanır!

Şefaat yâ Resûlullah1



BASKIN SEÇİM VE SENARYOLAR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 3 gün önce / 24.04.2018 09:58:04 | Görüntüleme : 223
Hayırlı olsun, ülke yeniden bir seçime gidiyor. Yıllardır “erken seçim demek bu ülkeye ihanettir” diyenler, bir anda erken seçim kararı aldılar.

Siyasette "dün dündür bugün bugündür" mantığının hala hâkim olduğunu başka bir deyişle bir kez daha Demirel’in ruhunun siyasette tebarüz ettiğine şahit olduk.

Ülke uzunca bir süredir gerginlik içindeydi, meydanlar da teyakkuz halinde. 7 Haziran 2015, olmadı sil baştan 1 Kasım 2015 Seçimleri, 15 Temmuz 2016 Hain Darbe Girişimi, 16 Nisan 2016 Referandumu, İktidar Partisi İlçe Kongreleri derken şimdi de 24 Haziran Erken Seçimi yapılacak. 4 yıldan beri meydanlar bir türlü soğumadı.

 Her gün seçim, her gün gerginlik, nereye kadar?

***

Şimdi soru şu:

 Ak Parti tekrar kazansa bile şu andan daha farklı ne yapacak?    Şu an ne yapmak isteyip de yapamıyor? Hangi kanunu çıkaramıyor? Hangi kuruma söz geçiremiyor? Hangi KHK’yı çıkaramıyor? Mecliste ne istiyor da yapamıyor?  

OHAL ile fiilen tüm anayasal düzenin, hukuk sisteminin askıya alındığı bu ortamda her şey rahatlıkla yapılıyorken ve seçim tarihine de daha uzun zaman varken ne oldu da seçim ihtiyacı doğdu? Ve neden bu kadar acele seçim kararı alındı?

Asıl neden olarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki “Bu seçim İyi Parti ile Saadet Partisinin önünü kesmek için yapılıyor.”

"CHP zaten bize çalışıyor elimizin altında, HDP yok hükmünde. İyi Parti kanuni yükümlülüklerini tamamlamadan seçim dışında kalsın." Saadet'in de son aylardaki yükselişini durdurarak seçim yapma gayretindeler; başaramayacaklar.

Son aylarda Türkiye gündeminin en önemli aktörlerinin başında gelen Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun ülke meselelerine yaklaşımı, kucaklayıcı üslubu ve sorunlara sunduğu çözüm önerileriyle dikkatleri üzerine çekerek kilit parti konumuna gelmesi de en büyük karın ağrıları.

Yeni sistemde milimetrik/minimal farklarla kimin kazanacağı belli olacağı için bugün seçim sonucunu belirleyecek olan kilit roldeki parti Saadet Partisi’dir. Saadetin alacağı oy seçim sonuçlarını belirleyecektir.

 Zaten mesele oy da değil; açıkçası Saadetin insanların zihninde oluşturduğu algı. Bu algı yüksek sesle “kral çıplak” demek oluyor.

 Ak Parti açısından, geciktikçe seçimi kaybedeceklerini anladıkları için tek kurtuluş yolu olarak yangından mal kaçırır gibi hareket etmek!

MHP ise tamamen erimeden hayata tutunma derdinde. Sn. Devlet Bahçeli bundan 16 yıl önce de erken seçim çağrısı yapmış, ortağı olduğu MHP, DSP ve ANAP koalisyonunda 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerin ardından çağrıya kulak veren ortaklarıyla birlikte meclis dışında kalmıştı.

Tarih tekerrür eder mi bilinmez.

***

Baskın seçimle baş sorumlusu oldukları kaotik ortamdan istifade ederek, deyim yerindeyse "bulanık suda balık avlama" derdindeler. Boşuna "kurt dumanlı havayı sever" dememişler.

Evdeki hesap sandığa uyarsa rakiplerin alana çıkmalarına fırsat tanımadan işi oldu bittiye getirme gayreti çok açık bir şekilde görülüyor.

Son dönemde ardarda açıklanan anket sonuçlarında muhalefetin yükseliş trendini yakalamış olması da hayli telaşlandırmışa benziyor. Ama gel gör ki seçim kararından sonra açıklanan anketlere göre iktidar %55 i bulmuş gibi servis ediliyor. Anlaşılan o ki kamuoyu "oldu-bittiye" alıştırılmaya çalışılıyor!

Kaybetme korkusu ile seçim kararı alan iki parti kendi aralarında kurdukları tiyatroyu oynuyorlar. Ancak bilinmeli ki hile yapanın ayağına dolanır. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmaz.



PEYGAMBERE SALÂT VE SELÂM GETİRMEK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 20.04.2018 10:19:43 | Görüntüleme : 161

  Rahmet ve merhametin eşsiz timsali, dini ve ahlâkî hayatımızın örnek şahsiyeti, hiç şüphesiz sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)dir. Cenab-ı Allah, “(Ey Muhammed) ! Seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik…”(Enbiyâ,21/107) buyurmaktadır.  Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in hayatı incelendiğinde; muhteşem özellikleri açıkça görülür. Kur’ân-ı Kerim’de de bildirildiği üzere,  peygamberlik Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulmuştur: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir. Fakat O, Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (el-Ahzâb,33/40). Artık O’ndan sonra peygamber gelmeyecektir. O’nun getirdiği mesaj da kıyamete kadar sürecektir.

O’na olan hürmetimizi ve sevgimizi göstermenin yolu olarak,  Peygamber Efendimiz (s.a.s.) anıldığında, her seferinde “Sallâllahu aleyhi ve sellem” şeklinde salât ve selâm getirerek O’na karşı hürmetimizi göstermeli ve saygıda kusur etmemeliyiz.

Hz. Peygamber(s.a.s.) Efendimiz, bir gün minbere çıkarken, her basamakta  “Amin!” dedi. Sebebi sorulduğunda da:

-“Bana Cebrail Aleyhisselâm geldi ve,

--Yâ Muhammed, kimin yanında senin adın anılır da sana salâvat getirmez ve ölürse Cehenneme girer. Allah uzak etsin. Amin” de, dedi. Ben de ‘Amin’ dedim.” buyurmuştur.( İmam-ı GAZALİ, a.g.e. s.151)

Yüce Allah, Kur’anda, Hz. Peygamberi hem bir şahit, hem bir müjdeci ,hem de bir uyarıcı olarak gönderdiğini ( Feth ,48/8) buyurmakta ve yine “Ey insanlar, Allah’a ve Peygamberine inanasınız , ona yardım edesiniz, ona saygı gösteresiniz ve sabah –akşam Allah’ı tesbih edesiniz diye (Peygamber’i gönderdik )”( Feth,48/9 )  diye buyurmaktadır.

Salât-ü selâm, tahiyyat-u ikram, her türlü ihtiram Efendimiz (s.a.s.)’ e, O’nun âline, ashabına ve O’nun yolundan gidenlere olsun !

 

SALÂVAT GETİRSİN

Râb emri Kur’an ayetleri dilinde,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

İslâm meşalesini yakmış elinde,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Kırkında giydi peygamberlik tâcını,

Davetle gerçekleştirdi miracını,

Orda aldı “vakit namaz” ilâcını,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Tüm putları kırdı kurtardı ümmeti,

Her zorlukta koşup gösterdi himmeti,

İslâmı var etti manevî kudreti

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

Cihanı aydınlattı islâmın nuru,

Resûlullah’tır Kur’anın ilk okuru,

Mevlâsının seçilmiş habibi-Yârı,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 

OYTAN Muammer durmaz Resûl’e gider,

Mescid-i Nebevî’de içini döker,

Herkes Rahmet Güneşinden şefât ister,

Muhammed’i seven salâvat getirsin!

 



Sorun Çözecek Olan Eğitim İken; Temel Sorun Eğitim

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 17.04.2018 10:14:15 | Görüntüleme : 163

Eğitimin maruz kaldığı önemli çıkmazlardan birisi de sınav sistemi meselesidir. Zira her gelen yeni Bakan’ın ezberlenmiş cümlesidir: “Sistemi sil baştan değiştiriyoruz”, “sistem eski, böyle sistem olmaz, değiştiriyoruz!” İşin trajik kısmı ise gelen gideni aratıyor.

Son olarak TEOG kaldırıldı ve Sn. Bakan’ın deyimi ile yüzde 10’luk kısmın iyi okullara gidebileceği bir sistem getirildi. Bu demek oluyor ki öğrencilerin yüzde doksanı kötü okullara gidecek.

Soru şu: Okul neye göre kaliteli?

Kalite; mahallenin sosyo-kültürel yapısıyla ilgiliyse bu nasıl bakış açısıdır ki toplumun sınıfsal algılanmasına neden oluyor.
Kalite; sınavla alınan okullardaki öğretmenin niteliği ise bununla ilgili bir çalışma yapılarak mı karar verildi? Bu diğer okullardaki öğretmenlere haksızlık olmuyor mu? Diğer öğrencileri vasat kalitesiz vs. ile nitelendirmeye neden olmuyor mu? Sorular uzar sorunlar bitmez.

***
Anlaşılan kimsenin problem çözmek gibi bir derdi yok. Her şey şov ve tribünlere yönelik. Alanı bilen ve bu konuda emek sarf etmiş kimsenin söz hakkı yok.

Tek akıl düşünüyor, karar veriyor ve uygulamaya geçiliyor. Uyduruk anketlerle, çalıştaylarla öğretmenlerin fikri alınıyor, sonuçta konuşulanla yapılan bambaşka şeyler oluyor.

Yayınlanan kitap sayılarına, gazetelerin tirajına, yıllık patent rakamlarına ve teknolojik ürün ihraç etme verilerine bakarsanız dünyadaki yerimizi görürsünüz.

Nükleer santral kurma kararı aldık. Ama bütün teknolojiyi dışarıdan ithal ediyoruz. Bir de tekerleme bulmuşlar “dünya bizi kıskanıyor”. Gaza getirilen ahali, büsbütün insansız araç ve uçak yapıyoruz sanıyor.

Ülkemizde işlenen suç oranlarına, yaşanan trafik kazalarına, şiddet sarmalına, uyuşturucu kullanma yaşına bakarsanız eğitimdeki çıtayı görürsünüz.

Talihsiz bir beyan olarak öğretmene verilecek maaşla ilgili eski Maliye Bakanı, “Ben öğretmene yüzde bir fazla zam verirsem milletin malına peşkeş çekmiş olurum” benzeri bir ifade kullandı. Siz öğrencinin öğretmene bakışını düşünün.

***
Bugün okullar “meslek sahibi yapan yer” olarak algılanıyor. Onun için de insanlar tercihini kazanacağı paraya göre yapıyor.

Böylece eğitimde kalite ve bilgiyi teknolojiye dönüştürmenin bir anlamı kalmıyor.  
Şahsiyet ortaya koyamayan, çoktan seçmeli sınavlar içerisinde yeteneksiz öğrenciler yetişiyor.
Eğitimi bilmeyen yetkili ve etkili insanlar tarafından yönetilen eğitim sistemi nasıl sağlıklı insanlar yetiştirir?

Siyasetin iki dudağının arasında gelecek kaygısı yaşayan okul yöneticileri risk alamamakta iken; eğitimin düzelmesi beklenemez.

***
Kanaatimizce eğitimdeki en önemli sorunların başında 4+4+4 zorunlu eğitim gelir. Bugün sistem, küçük yaşlardan itibaren teslim aldığı çocuğu 17-18 yaşına kadar elinde tutuyor. Sistem çarkının dişlileri arasında parçalanıyor.

Zaten okul ve hayat arasındaki pergel iyice açılmış durumda. Böylece ortaya çıkan pedagojik, kültürel ve inanç değerleri açısından ortaya çıkardığı problemler çözülmüş değil. Sorun çözecek olan okul ve eğitim iken; ne hazin ki sorunun temel kaynağı; eğitimin ta kendisi.

Sözün özü;
Merhum Nurettin Topçu’nun dediği gibi “iki sorunumuz var: Biri eğitim diğeri sistem”.
Devam edecek olursak idareci atamaları ve sendikaları ele almamız gerekir.



EĞİTİMDE YAZ-BOZ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 10.04.2018 10:15:45 | Görüntüleme : 220
Bu köşede kaleme alınan yazılar bir kısım insanlar tarafından sadece hükümete, konuta ve saraya saldırıymış gibi algılanıyor. Oysa derdimiz kronik vaka haline gelmiş sorunlara parmak basmak ve farkındalık oluşturmaktır. Şakşakçılıkla, her şeyi doğru kabul ederek vatanperver; yanlışları dile getirerek vatan haini olunmaz.

Dost acı söyler demişler. Biz de elimizden geldiğince "dost" kalmaya devam edeceğiz. Bu çerçevede bugün biraz da -siyasetin dışına çıkmaya çalışarak- kronik bir sorundan eğitimden söz edeceğiz. Hemen her platformda konuşulan, birilerinin kafa patlatırcasına sözler sarf ettiği ama netice itibariyle sıfıra sıfır elde var sıfır olan, çok da bir değişimin olmadığı noktadayız.

Günümüzde eğitimin sorunlarının başında; planlama ve müfredat gelmektedir. Ne hikmetse ne zaman eğitimde sorunlar akla gelse, sadece müfredat ve sınav sisteminden bahsedilir. Bunun dışında fiziki şartlar ve öğretmenin niteliksel durumu vb. hiçbir konu gündeme gelmez, geçiştirilir.

Öncelikle fiziki şartlar konusunda belli bir mesafe alındığını söylemek de yarar var. Ancak yapılanların iyi olmakla beraber yeterli olmadığı da açık

Bu konuda uygulayıcıların günü kurtarmak adına ortaya koydukları plan ve projelerin güdük kaldığı, kaliteli ve uzun vadeli çözümler içermediği açık. Geleceğin planlanmadığı açık.

Okulların daha fonksiyonel, öğrencinin fiziksel ve ruhsal sağlığına ve gelişimine katkısı olacak yapıda olması elzemdir.

Tüm gün eğitime geçileceği iftiharla açıklanırken kimsenin de çıkıp okullar fiziken buna hazır mı? diye sormaması da çok ilginç.

Eğitimden bahsederken öğretmenin konuşulmaması olmaz.  Ataması, niteliği ve denetimi noktasında çok ciddi eksikler var. Öğretmenin alan bilgisi yeterli mi? Kültür düzeyi iyi mi? iletişimi nasıl? Bunlar ya hiç gündemde değil ya da uyduruk "hizmet içi seminerler yapıldı" görüntüsü veriliyor. Seminerde eğitmen muhtemelen alacağı ücreti hesaplarken, öğretmen bunu angarya görüyor ve ilgisiz kalıyor.

Bugün öğretmenler; veli ve öğrenci ile idarecinin baskısı altında, toplum nezdinde itibarsızlaştırılıyor. Öğretmene, öğrenciler ve veliler not veriyor. Bunun ne faydası var anlamak mümkün değil. Siyasi manevra mı yapılıyor?  Yoksa tribünlere mi oynanıyor?

Sen öğretmeni veliye teslim edip, "öğrencin senin hakkında ne diyor?" dersen işte bugün gördüğümüz öğretmene şiddet manzaraları ortaya çıkar. Uygulama, sadece ve sadece öğretmenlerin öğrenci üzerindeki saygınlığını yitirmesine sebep olur. Eğitim tabii ki denetlenmeli, ama bu teftiş üst/uzman makamlarca ve kurallara göre yapılmalı.  

Atama konusu da ayrı bir dert yumağı. Son yıllarda yapılan atamalarda adaletsiz bir dağılım var. Bazı bölümler 55-60 puan ile atanabiliyorken, bazı bölümlerde 80-85 alıp da atanamayanlar var.

Atanamadığı için başka mesleklere yönelmek zorunda kalarak heba olan veya intihar edenler bile var. Nüfusun artmasını istemek sosyo-ekonomik açıdan bir yarar sağlayabilir ama bu nüfusu istihdam edecek zekâya ve plana da ihtiyaç var.

Sosyal Bilgiler, Tarih, Türk Dili ve Edebiyatı ve Felsefe gibi branş derslerinde de atamalar gün be gün azalmaktadır. (Bu verilere MEB’in sayfasından kolaylıkla ulaşılabilir.) Bu bölümlerden gençler mezun olmaya devam ediyor. Peki çözüm? Sıfır.

 Eğitim bir bütündür. Bu nedenle Türkçe, Matematik ve Fen branşlarına ağırlık verilip diğerleri ihmal edilerek tek kanatlı kuşa çevrilmemeli. Temeli sağlam atılmayan bir eğitimin verimli ve yeterli olmayacağı aşikârdır.

Ayrıca atama kriterleri de gözden geçirilmeli. Bireyleri ayrıştıracak ve fişleyecek bir mülakat mantığından vazgeçilmeli. Hak ve adalet kıstas olmalı.

Eğitimin sorunları bu kadar mı? diyeceksiniz Tabi ki hayır.

ncaliskan@beyza.net



GIYBET ETMEK ÇOK KÖTÜDÜR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 3 hafta önce / 06.04.2018 10:17:13 | Görüntüleme : 162

   Çağımız Müslümanlarının işledikleri en büyük günah gıybettir! İnsanoğlu, en yakınlarını, akrabalarını, komşularını, tam olarak tanımadığı insanları, hiç de gereği yokken acımasızca eleştirmekte; aleyhlerinde konuşmakta; arkalarından dedikodularını yapmaktadır. Bundan da haşince bir zevk almaktadır. Aleyhe söylenen sözlerin “gerçek” olması, yaşanmış olması, bunların “gıybet” olmasını değiştirmez. Esasen bu söylenenlerin gerçek olmaması halinde “iftira” edilmiş olur ki bu katmerli günahtır.

Ayrıca insanın, içyüzünü bilmediği ve kendisini de ilgilendirmeyen bir takım konuların ardına takılıp onlar hakkında ileri geri sözler söylemesi, zan ve tahminlerde bulunması ahrette büyük bir pişmanlık sebebidir: Duymadığı bir sözü duymuş gibi, görmediğini görmüş gibi, şahit olmadığı bir şeye şahitmiş gibi davranıp o yarım yamalak bilgilerle bir takım değerlendirmelerde bulunmak, kişiyi Allah huzurunda kul hakkını çiğnemiş bir günahkâr haline getirir ( Prof. Nihat Hatipoğlu, Sabah Gazetesi, 15.05.2015,s. 26) .

Hz. Peygamber(s.a.s.), gıybeti, “Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır!” şeklinde tanımlamış; sahabilerden birisinin: “ Ya kardeşimde o söylediğim durum varsa, ne dersiniz?” diye sorması üzerine: “Söylediğin şey eğer onda varsa gıybet etmişsindir. Şayet yoksa ona iftira etmiş olursun” (Müslîm, Birr, 70) cevabını vermiştir.

Cenâb-ı Allah, Hûcurat Suresinin 12. Ayetinde: Kullarının, birbirlerinin arkasından, aleyhlerine konuşmalarını; dedi-kodu yapmalarını, birbirlerinin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırıp gıybetlerini yapmalarını yasaklamıştır ve bu tür davranışları “ölü kardeşinin etini yemek” şeklinde nitelendirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s), bu konuda şu uyarılarda bulunuyor: “Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Her kim müslümanların ayıplarını araştırırsa Allah Teâlâ da onun ayıbını izler ve evinin içinde de olsa onu rezil ve rüsvay eder.” (Tirmizi, Birr, 83)

Bu sebeple, gıybet eden pişman olmalı ve tövbe etmelidir ki Allah’ın hakkından kurtulsun. Sonra da gıybet ettiği kimseden helâllik dilemelidir ki haksızlıktan yakasını sıyırsın. Gıybette şu husus çok önemlidir: Gıybet eden henüz yerinden kalkmadan ve durum gıybet edilene ulaşmadan tövbe ederse tövbesi kabul edilir. Ama durum ona ulaşırsa helâl etmedikçe tövbe ile ortadan kalkmaz.!

GIYBET !

Müminler dillerine hâkim olsun,

“Ya hayır söylesin yahut da sussun!”

Gıybet manevî hayatı karartır,

Dili, tutamayan Kur’an okusun!

 

Olumsuz söz, deniz dalgası gibi

Yayılır ruhlara, görünmez dibi,

Kimi kime şikâyet ediyorsun?

Din kardeşler birbirinin habibi!

 

Şikâyet nefsin çığlığından doğar,

Özveri, tevazu çığlığı boğar,

Azgın nefsin haddini bildirenin

Üzerine daima has nur yağar!

 

Dua, manen çiçeklerin açtığı,

İblisin barınamayıp kaçtığı,

Özel yerlerde huşûyla yapılır,

Ve ol Burak’ın Miraç’a uçtuğu!

 

OYTAN’ım, kendi iç âlemine dal,

Varlığın özüyle has sohbette kal,

İstiridye gibi kapalı ruhtan

Bir dalgıç gibi inciler çıkart, al!



MEDYADA TEKELLEŞME

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 3 hafta önce / 03.04.2018 10:14:00 | Görüntüleme : 171
Bilindiği gibi gündemin önemli maddesi; Türkiye medyasının en büyük grubu olan Doğan Medya Grubu'nun satışı. Bu durum merak edilen bazı soruları da beraberinde getirdi.

Bu alışveriş gerçekten ticari bir iş mi? Yoksa siyasi bir operasyon mu? Kuşkusuz bu, medyanın tek elde toplanması anlamına geliyor. Artık her yerden tek tip ses çıkacak. Bilinmeli ki çok seslilik zenginliğimizdir.  Farklı fikirlerin dile getirilmesi, zarar değil fayda getirir.

Ha buradan şu çıkmasın.  Doğan Medya ülkede gerçekleri haykıran, haktan hakikatten yana olanların sesi miydi? Hayır.

Siyasetin etekleri altına gizlenip güçlendikçe/büyüdükçe kartelleştiği herkesin malumu.  Her dönem, gemisini yürütmeyi çok iyi becerdi. Buna rağmen bu satışın hali hazırdaki medya görüntüsü içerisinde ciddi sorunlar barındırdığı da açık.

Yani bu satış zaten sorunlu olan basın özgürlüğü konusundaki endişeleri hayli artırmıştır. Basın özgürlüğünde dünyanın en geri ülkeleri arasına giren ülkemizde artık tek tip basın olacak. Basın özgürlüğü bağımsızlık kadar önemli, olmazsa olmazdır.

Bundan 15 yıl önce Türkiye, dünyada basın özgürlüğü sıralamasında 99'uncu sıradaydı. 2017 yılında 155'inci sıraya geriledi. 2018 rakamlarını hayal etmek bile istemiyoruz.

“Görüyorsunuz… anlatmaya gerek yok… nereden nereye…” Sahi bu işin gidişatı nereye?

***

Şu çok iyi bilinmeli ki "dünün her şeye hâkim iktidarlarının bugün esâmeleri bile okunmamaktadır." Güç sahipleri istedikleri kadar televizyonlara, gazetelere ambargo koysunlar, kalplere ambargo koyamazlar.

Basına müdahaleyle medyanın üzerinde bir baskı kurma amacı güdülüyorsa hem medyaya hem de müdahale edenlere yazık olur.

Kamuoyunda “Alo Fatih!" diye bilinen meşhur telefon görüşmede "Niye bu Devlet Bahçeli kanala fazla çıkıyor” diye şikâyet edilmişti. Şimdi devir tersine döndü. Onlardan referans alınmadan iş yapılamıyor.

Sosyal Medyada binlerce maaşlı troller, üstüne gönüllüler ve bağışlayın yalakalar vardı. Şimdi de milyarlarca dolar verip medyada tekelleşmeye gidiliyor. Sebep ne ola ki?

Öyle bir noktaya geldik ki tüm yayınlar kontrol altında. Her şey tek merkezden kontrol ediliyor ve yönlendiriliyor gibi.  Siparişle hazırlanan yayınlar listesi uzadıkça uzadı; ana haberler, diziler, köşe yazıları, manşetler…

Örneğin; Bakanları görevden almadan önce dizilerde paşalar görevden alınıyor. Toplum zihnen buna hazırlanıyor, sonra fiş çekiliyor.

Dizide Ertuğrul Bizans’a meydan okuyor, ertesi gün bakıyorsun hükümet Avrupa’ya meydan okunuyor.  Dizilerde rolleri oyunculara verip sonra bilinçaltında halkı alıştıranlarla, ülkede karar alma durumunda olanlar aynı kişiler sanki.

***

Türkiye’de gazeteler artık okunmak için değil; yalnızca marketler arası rekabetteki mısırözü yağı fiyatı tespiti veya mahkeme kararlarının ilamı için var.

Muhalefet partilerinin eylemleri, konuşmaları ve eleştirileri ya cılız şekilde veriliyor ya da hiç verilmiyor. Bu da ülkede her şeyin yolunda gittiği izlenimini veriyor. Bu bilgi saklama ve toplumu uyutma operasyonu bir yere kadar işe yarayabilir ama "gerçeklerin er geç ortaya çıkmak" gibi bir huyu vardır.

Bir Arap atasözünde söylendiği gibi "Dostun seni tasdik eden değil sana doğruyu söyleyendir." Hakkınızda haber üretilmesinden korkmayın bırakın sizi eleştirsinler. Yanlışınız varsa düzeltirsiniz.

İşsizliği, yoksulluğu, yolsuzluğu çözemez, adaleti yerine getiremezseniz, bunları saklayarak, medyayı elinize alarak gizleyemezsiniz.

Günün fenomeni Saadet lideri Karamollaoğlu'nun dediği gibi "Medya padişahınsa, sosyal medya bizimdir!" Gerçekler baskı yaparak ve ambargo uygulayarak gizlenemez.



İSLÂMDA AKLIN ÖNEMİ:

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 ay, 6 saat önce / 30.03.2018 10:57:43 | Görüntüleme : 205

İnsanoğlunun, Yüce Yaratıcısına şükretmesi için akıllı olması gerekir. Aklı-bilinci-temyiz kudreti olmayan bir kişinin olan-bitenden haberi olmayacağı için Allah Tealâ’ya şükretme, sorumlu tutulma yeteneğinden de bahsedilemez. O halde dinimizin bizi kurtarabilmesi için aklımıza ihtiyaç vardır.

Akıllı insan, Dünyada iken çok pişmanlık duyan insandır: Çünkü akıllı insan; dünyada iken eksiklerini, noksanlarını, İslâmın esaslarına uygun olmayan davranışlarını bilir-görür, pişman olur, dolayısıyla hemen tövbe eder ve tutum ve davranışını derhal düzeltir. Akılsız insan, gâfil insan, sorumsuz insan bunu yapmaz ve maalesef “olduğu hali ile” uhrevî hayata intikal eder. Orada, helalinden-haramından yaptıkları-ettikleri, tutum ve davranışları, haramından-helalinden gördükleri-duydukları, haramından-helalinden yedikleri-içtikleri önüne serilince çok pişman olacaktır. Fakat, ne yazık ki, orada tövbe etme imkânı, kendini düzeltme imkânı yoktur!

Hristiyanlık, sadece iman etme dini olduğu halde İslâm dini iman etme ve akıl dinidir: Yukarıda belirtildiği üzere, İslâm, aklın, fikrin, idrakin yolundan gitme dinidir; düşünme, tefekkür etme dinidir. Cenab-ı Allah, Kur’anı kerimde 47 ayette, olayları, doğal oluşumları, gelişmeleri, davranışları, mucizeleri anlattıktan sonra çarpıcı bir şekilde sorular sorup insanoğlunu sarsmaktadır! Hatta bazı ayetlerde söz tutmadığı için insanı ağır şekilde azarlamaktadır.

“…Yaptığınızın çirkinliğini anlamıyor musunuz?”(Bakara,2/44)

“…(Bu kadarcık şeye) akıl erdiremiyor musunuz?”(Bakara,2/76)

“…Halâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”(Hûd,11/51)

“…İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” (Hûd, 11/78)

 “…(Bunu) Ancak akıl sahipleri anlar.”(R a’d,13/19)

“…Şu halde yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?”(Nahl,16/17)

Cenab-ı Allah tüm sevdiklerimize bu bilinci versin, bu yolu açsın inşallah! Âmîn!

İSLÂMIN DOĞUŞU !

Ol çağlarda insan içinde şeytan var!

Müşrik, putları eliyle kendi yapar,

Evreni yaratan Rabbimi bırakıp,

Çamurdan kendi yaptığı puta tapar!

 

Efendim, Asr-ı saadetin güneşi,

Görülmedi cihanda asla bir eşi,

Kâbe üzerine doğdu Nur Dağından,

Tüm putları yok etti, yaktı ateşi!

 

Lât, Menat, Uzza, Hübel’i bizzat kırdı.

Müşrikleri, çıldırtan bir öfke sardı!

Müslümana kahır, nefret, azap, çile,

İşkencede ah u zarlar Arş’a vardı!

 

Nur Dağı kadar yılmaz sabır gerekti,

İslâm’ın tek önderi, cesur- yürekli.

Geceye, şafak sökmezdi nuru olmasa,

Bu gün de muhtacız nuruna, sürekli!

 

OYTAN, karanlığı aydınlattı Kur’an,

Dine, bitmez-tükenmez güç verdi her an!

Ayetler kalplerimize şifa verdi,

Bizzat Mevlâ’mızdı yareleri saran!



İTTİFAKLAR, İFTİRALAR, İTİRAFLAR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 3 ay, 1 hafta önce / 20.03.2018 11:30:15 | Görüntüleme : 344

 İtiraf etmeliyiz ki Saadet’in yükselişi, gündem belirleyici oluşu ve kilit role bürünmesi en fazla hükümeti ve yandaşları şaşırttı. Bu popülerliği sabote etme çabası da bundan.

Yaşadığımız “süreç”te Saadet Lideri Karamollaoğlu önce Sarayda/Külliyede ağırlandı, sonra İttifak Komisyonundan Şentop’la görüştü. Bir beklenti içerisine girdiler. “İstedikleri” neticeyi alamayınca topyekûn ve koro halinde saldırıya geçtiler.

Sözüm ona gazetelerin köşelerini tutmuş bazı beyefendilerin yazılarındaki -bağışlayın- pespayelik ve dalkavukluktur canımızı sıkan. Her dönemin adamı olmayı başarmış(!) tiplere birkaç söz söyleme ihtiyacı hasıl olduğu düşüncesiyle bu yazıyı kaleme alıyoruz.

***

Beylerin talimatla çalıştıkları belli. Ellerinde ev ödevi gibi bol iftira şablonlu yazılarla, karşılarına kim çıkarsa çıksın haşlayıp harcamaya çalışıyorlar. Yozlaşmış, tahribata uğramış birkaç paçavra felsefe ve siyaset bilgisiyle ehli küfrün Müslümanlara yapamadığı hakaretleri sayıp bir de utanmadan Allah’a havale ediyorlar.

Biz kendimizi dev aynasında görmüyoruz. Haddimizi, sınırlarımızı, gücümüzü biliyoruz. Ancak doğruları en yalın haliyle söylemenin de bu ülkenin bir partisi olarak "boynumuzun borcu" olduğunun da farkındayız. 

Sürekli dillerine doladıkları CHP ve HDP ile ittifak yapılacağına dair çığırtkanlık peşindeler. Sanki Saadet kendilerini yüzüstü bırakıp gidip başkalarıyla ittifak yapmış gibi yalan ve iftira üzerine haberler yapıyorlar.

Sanki bu ittifak yasası Meclisten geçirilirken "hükümet ile ittifak kurmak şartıyla" diye şerh düşülmüş de haberimiz yok?

***

Temel Başkan’ın, ayakları yere basan, samimiyet dolu, ağzından çıkan, retorikten ve kuru bir söylemden uzak sözlerinin toplumdaki yansımaları; kendilerini abi bildiğimiz, bu tekkenin çorbasını içmiş, ağzı iyi laf yapan kekeçler’in, dili pak mı kirli mi meçhul şahısların ve avanelerinin" üstten kurdukları gazeteci gevezeliklerinin ısmarlama cümlelerinden çok daha değerli.

Utanmasalar "Karamollaoğlu Madımak Katili” diyecekler de gerçekleri bu kadar da çarpıtamayacaklarını biliyorlar. Zira Sivas olaylarındaki masumiyeti kendisi tarafından açıkça bilinmesine rağmen yazısında iğnelemeyle dile getirmesi, en hafif tabirle ahlaksızca belden aşağı vurmaktır.

Tarih bu tipleri yargılamada oldukça mahirdir unutmayalım.

***

Saadet’in en büyük avantajı, ittifak rüzgârına kapılmadan ve kendini parlatma çabasını bir kenara bırakıp özlediğimiz ilkeler üzerinden bir siyaset yürütme çabasında olmasıdır. Mesele, iktidar olmak veya olmamak değil. Mesele huzuru, saadeti, güveni, adaleti ve kardeşliği yurt sathına yaymak. Kanayan yaralara ilaç olmak. Adalet diye bağıranlara kol kanat germek.

İktidarı paylaşmanın kimseyi küçültmeyeceği, aksine gönüllere ancak insani, ahlaki ve mütevazı yaklaşımlarla girilebileceği unutulmamalıdır.

Muhalefet etmek "hain olmak" gibi bir yaftalamayla/etiketlemeyle sindirilemez. İnsanların bedenlerine sahip olabilirsiniz, onları tahakküm altına alabilirsiniz, prangalar vurabilirsiniz, susturabilirsiniz; ama ruhlarına hükmedemezsiniz.