......

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 256865

TARİHTEN BİR KESİT: TEK PARTİ DÖNEMİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 1 hafta önce / 11.09.2018 12:41:40 | Görüntüleme : 549

Bir ülke düşünün ki;

Ekonomi çökmüş olsaydı, devasa bir devalüasyon olsaydı,

Hukuk ayaklar altına alınmış olsaydı, evrensel hukuk ilkeleri yerle bir edilseydi,

Etrafımızda bitmeyen bir savaş olsaydı, bizi de her an madden ve manen tüketseydi,

Terör olayları ve şehit sayımız her geçen gün artsaydı,

Şehirlerde bombalar patlasaydı, durakta bekleyen, evine ekmek parası kazanmak için yola çıkan, parkta oynayan, seyahat için tren garına giden insanlar bir daha evlerine dönemeseydi,

Avrupa Birliği Bakanlığı kurulsaydı, ne işe yaradığı da bir türlü anlaşılamasaydı,

ABD ile dost, müttefik, model ortak olunsaydı, İsrail ile bahar mevsimi yaşansaydı, akarsularımız, askeri tesislerimiz onlara açılsaydı,

Bütün rektörler resen CHP’li olsaydı,

Hâkimler, savcılar ve medya tekelleşseydi veya CHP yanlısı olsaydı,

Eğitim sistemi yap-boz tahtası gibi sürekli değişseydi, bir gün sonrasının sisteminden emin olunmasaydı,

Devler daireleri karşıt görüşlü olanlara kapalı olsaydı, hakkaniyet ve işini ehline vermek/liyakat yerine işe girecek olanlar CHP gençlik kolları, kadın kolları ve il veya ilçe merkezlerinden icazet alsalardı,

Ülke içi kontrolsüz bir şekilde gerek işsizlikten veya parasızlıktan gerekse kan davalarından doğudan batıya göçler artarak yaşansaydı,

Dünya hak ve adalet endeksinde ülke dibe vursaydı,

Fakirlik ve açlık sınırı tarihi rakamlara ulaşsaydı,

Döviz kuruna bağlı olarak bir gecede 100 binlerce insan borç batağına saplansaydı,

Kapanan işyerleri, satılan tesisler, betona yatırılan paralar, tarım arazileri yok olsaydı,

Yap-işlet-devret modeli ile garantili geçiş araç ve hasta sayıları verilseydi, bu da yandaş firmalara peşkeş çekilseydi,

vatandaşa TL diye goygoy yapılıp dolar üzerinden garantili ihaleler dağıtılsaydı, bir yandan da halktan dolar alıp satan terörist ve vatan haini ilan edilseydi,

Aydınlar sussaydı, Üniversitelerin özgürlük sorunu olsaydı,

Medyada sistematik ahlaki yozlaşma ve millete toplum mühendislikleriyle ayar verilseydi,

Suç oranlarında, tacizde ve çocuk cinayetlerinde artış olsaydı, uyuşturucu kullanma yaşı düşseydi, kadına şiddet uygulansaydı,

Kendi ülkemizde üretilebilecek olmasına rağmen, hemen her şeyin ithal edilseydi, cari açık bir türlü kapatılamasaydı, bütçe açığının ne olduğunu bir türlü öğrenilemeseydi, Sayıştay devre dışı kalsaydı,

Toplum kutuplaşsaydı, lüks yaşamın özendirilip, makam araçları, saraylar, köşkler vb. israflar olsaydı, kredi kart kullanımında artışlar ve hacizler patlasaydı…

Bu yazdıklarımızın birçoğu tarihimizde tek parti döneminde maalesef yaşandı.  Böylelikle sıralananlar bir noktada 1946'dan beri tarihe gömülen CHP iktidarının benzer bir kopyasıdır. Halk, Adalet Partisini iktidara taşırken daha dindar olduğu için mi destekledi sanıyorsunuz? Ülke batağa gidiyordu ve bunun müsebbibi iktidar partisiydi. Sadece ondan kurtuldu.

Bir varmış bir yokmuş CHP iktidardaymış...   Neler neler yaşanmış… Tanıdık geldi mi? Zaten bu CHP’den(!) bir şey olmayacağı belliydi.



HİCRET

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 1 hafta önce / 11.09.2018 12:39:48 | Görüntüleme : 54

Fahr-i Kâinat Efendimizin risaletini kabul etmeyen müşrikler, ona ve müminlere her türlü zulmü, baskı ve işkenceyi reva görmüştü. Artık Mekke’de nefes almalarının imkânsız hâle geldiği bir anda, Yüce Allah müminlere dinlerini özgürce yaşayabilecekleri, ibadetlerini kolayca yerine getirebilecekleri huzurlu bir şehre, Medine’ye göç etme izni verdi. Önce müminlerden bir kısmı yola çıkmış, ardından da Peygamberimiz, sadık dostu Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine’ye hicret etmişti.

İslâm tarihinin bu şerefli yolculuğu, keyfi bir göçü değil, hakkın ve hakikatin yeryüzüne hâkim olması için imkân arayışını simgeler. Hicret; Allah’a imanın, sadakat ve teslimiyetin, sabır ve sebatın göstergesidir. Hicret; Allah’ın rızası, insanlığın huzur ve barışı için sahip olduğu her şeyden vazgeçen fedakâr bir muhacirin, kendisine kucak açan cömert bir ensara kavuşmasıdır.

Kur’an-ı Kerim’de bu zahmetli ve bereketli yolculuğun kardeş kıldığı muhacir ve ensar şöyle müjdelenir: “İslâm'ı ilk önce kabul eden muhacirler ve ensar ile iyilikle onlara uyanlar var ya, Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır…”

Hicret, Asr-ı Saadet’te yaşanmış ve bitmiş bir hadise değildir. Bugün de nice Müslüman, yurdundan ve yuvasından gözyaşları ile ayrılarak yollara düşmekte; kendisine ensarlık yapacak iyilik timsali insanlara sığınmaktadır. Bizlere düşen ise, hicretin yıldönümünde bu gerçeği bir defa daha hatırlayarak zulmün ve adaletsizliğin sona ermesi için gayret göstermektir.

Ayrıca hicret, her türlü fenalığı arkasında bırakarak, kötülükten uzaklaşarak iyiliğe ve hayra doğru adım atmaktır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) hicretin bu manevi boyutuna şöyle işaret etmektedir: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir. Muhacir ise, Allah’ın yasaklarını terk eden kimsedir.”

Hicrette asıl olan samimiyettir, halis niyettir. Hicretin mayası, Allah’a bağlılık ve Resûlullah’a olan muhabbettir. Mümin, arkasında bıraktığı acı günlere rağmen iman ve umutla hayata tutunduğu zaman muhacir olur. Muhacir de harama sırtını dönüp ısrarla helâlin izini sürdüğü zaman hicretin manasını keşfeder

Yeni bir hicrî yıla girerken Müslüman’a yaraşan, geçmişin muhasebesini yaparak geleceği tanzim etmektir. İsyandan itaate, günahtan tövbeye, gösterişten tevazua, ayrılıktan vahdete, düşmanlıktan kardeşliğe, cehaletten ilme, kötülükten iyiliğe hicret etmektir.

Geliniz! Hicreti andığımız bu anda, zalimlerin zulmünden kaçarak yurdunu, yuvasını terk etmek zorunda kalan muhacir kardeşlerimize ensar olalım. Hayat yolculuğumuzu kâmil bir iman, salih bir amel ve güzel bir ahlakla mamur etmeye bir daha niyet edelim. Yönümüz, yolumuz, hicretimiz daima Allah’a ve Resûlüne olsun.



EDEP VE HAYÂ SAHİBİ OLMAK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 1 hafta önce / 07.09.2018 09:48:08 | Görüntüleme : 174
İnsanoğlunun fıtratında var olan duygulardan biri de edep ve hayâdır. Anonim bir şiirde belirtildiği gibi:

Edep bir tâc imiş nûr-i Hüdâ’dan,

Giy o tâcı emin ol her belâdan !

  Edep ve hayâ, Peygamber Efendimizin de işaret ettiği gibi yaratılış hikmet ve gayesine uygun, insana yaraşır bir hayat sürme çabasıdır. Kur’an-ı Kerim’in İsrâ Sûresi’nin 37. ayetinde de kasdedildiği üzere, edep ve hayâ, insanın nefsini terbiye etmesi, kendini ve haddini bilmesidir.

Edep ve hayâyı kuşanan kalpte ancak hayır ve güzellik bulunur. Edebi şiar edinmiş bir zihinden ancak faydalı düşünceler sâdır olur. Edeple konuşan bir dilden ancak hayırlı ve hoş sözler dökülür; kendisini ilgilendirmeyen boş sözlerden, dedikodu, yalan, iftira gibi mümine yakışmayan konuşmalardan uzak durur.

Kamil insan olma yolu da bu anlamdaki edep ve hayâ sahibi olmaktan geçer. Müminin söz ve davranışları edeple değer bulur. Edeple yapılan tövbe makbul olur; dua ve ibadetler edeple eda edilirse Allah’a yükselir ve sahibini yüceltir. Ancak bugün insanlık büyük oranda bir edep ve hayâ mahrumiyeti, bir ahlâk çöküntüsü yaşamaktadır; ahlâki değerler giderek yozlaşmaktadır. İnsanlık nicelerinin ar damarlarının çatlayışını üzüntü ve ibretle izlemektedir. Her gün hataya teşvik eden, günahı tatlı gösteren, kötüye ve şiddete özendiren; çocukları istismar malzemesi haline getiren, kadınları cinsel meta olarak gören yayınlar yapılmaktadır. Bunlar İslâmla bağdaşan tutum ve davranışlar değildir.

KİN, ŞEYTAN İŞİDİR !

Kin, hasetlikten oluşur,

Hasetler bana gülüşür!

Yüce Tanrım irfan verir,

Onlar da aşka bulaşır!

 

Ben kimseye sitem etmem,

Ne yazık ki, hasım benim!

Herkes dostum, kem söz demem,

Feda ederim bedenim!

 

Dostum için canım feda,

Derinden ederim dua!

Ne yazık hiç alamadım,

Dost bildiğimden hoş seda!

 

Ben ilâhî aşk düşkünü,

İstemem dünya köşkünü,

Dost bildiğim kişiler,

Olmuşlar insan şaşkını!

 

Tanrı aşkı canım oldu,

Geleceğim, anım oldu,

Tüm benliğimi besleyen,

Has gıdam, kanım oldu!

 

Bülbül olsam ötsem derim,

Has gülzârdır benim yerim!

Ruhum, çağırır çağırmaz,

Yüce dostuma giderim!

 

OYTAN’ım, garip bir kulsun,

Kalp, aşka daha çok dalsın!

Kimseyle vakit kaybetme,

Rabbe koş, yol açık olsun!



ÇALIŞMAK, HAYATIMIZA BEREKET GETİRİR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 04.09.2018 10:24:05 | Görüntüleme : 301
Rezzâk olan Rabbimiz, yediğimiz her lokmayı, içtiğimiz her yudumu, havayı, ekmeği, suyu bizlere lütfedendir. O, sonsuz ikram sahibidir. Bizler, “Yâ Rezzâk!” dediğimiz zaman bilir ve inanırız ki, Allah ruhumuzun da bedenimizin de gıdasını verendir ve O, rızkımıza kefildir. Mümin olarak bize düşen, rızık elde etmek için helâl yollarla çalışmak, temiz ve nezih olan kazancın peşinde koşmaktır. Sevgili Peygamberimiz bu hususu şöyle dile getirmiştir: “Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiğini elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haramdan kaçının.”

İnsanlığa rehber olarak gelen peygamberler de terzilik, marangozluk, çiftçilik, ticaret gibi çeşitli mesleklerle meşgul olmuşlar, kimseye yük olmadan kendileri ve aileleri için helâl rızık temin etmişlerdir. Alın teri ve göz nuruyla çalışmak, helâl kazanç endişesi gütmek, helâlinden üretip helâl yolda harcamak peygamberlerin sünnetidir.

Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de tüm insanlığa şu çağrıyı yapar: “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin...”

Çalışmak, hayatımıza huzur ve bereket getirir. Allah’ın verdiği aklı, bedeni ve yüreği kullanarak, O’nun razı olacağı işlerde çalışmak, kul için şereftir. Mümin, sürekli kendini yenilemeli, “iki günü eşitse zararda olduğunu” bilmelidir.

Dinimiz, tembelliği, sorumsuzluğu, çalışmadan kazanmayı hedefleyen her türlü sahtekârlık girişimini yasaklar. Toplumun ahlâkî değerlerini hiçe sayarak güven ve huzurunu bozan rüşvet, tefecilik, stokçuluk, karaborsacılık ve alışverişte hile gibi haksız kazanç yollarına kesinlikle izin vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Sizden birinizin urganını alıp dağa giderek bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma…”  buyrulur. Müslüman, bu ilâhî uyarıya dikkat ederek dünya için ahiretini feda etmemeli, ahiret için de dünyasını terk etmemelidir. Çalışma hayatında dürüstlük, adalet, hakkaniyet gibi erdemleri yaşatmalı, maişetini temin etmek için çabalarken kulluk şuurundan da uzaklaşmamalıdır.



SESSİZCE BATIYOR (MUY)UZ?

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 04.09.2018 10:23:12 | Görüntüleme : 61
Büyük krizlerle karşı karşıyayız. Farkındayız. Herkes ama herkes sus pus. Bütün medya kör, sağır.Ekonomik krizin sebebi de bir türlü dile getirilmiyor. Varsa yoksa Trump. Günah keçisi bulundu ya gerisi sorun değil. Krizin önemli nedenlerinden biri ithalat ihracat arasındaki uçurum; cari açık. Üretmiyoruz yalnızca tüketiyoruz. Döviz kurlarındaki bu önlenemez yükselişin nedeni dışarıya sattığımızdan çok alıyor oluşumuz.

Muhalefetin özellikle de Saadet’in seçimden önce üstüne basa basa söylediği “betona para gömüyoruz" sözü işe yaramadı. Hala saray, stadyum, hapishane, köprü ve tünel projeleri dile getiriliyor. Bunların da iş/kazanç garantisi ile müteahhitlere yaptırılması da ayrı bir skandal. Yani gitmesek de geçmesek de muayene olmasak da o borç bizim borcumuzdur.

Büyük bir devalüasyon yaşadık. Paradan 6 sıfırı atar gibi paramızın altını oyduk. Telekom gibi Türkiye’nin büyük bir tesis kasasında parayla yabancılara satıldı kimseden gık yok. Şimdi de nasıl kandırıldık, gördünüz.

 Şeker fabrikaları derdest edildi tık yok. Muş’taki şeker fabrikası kapatılıp yerine saray yapılacakmış. Gerçekten bunlara bu aklı kim veriyor, bunları anlamak mümkün değil. Acaba o saray tek bir gün kullanılacak mı?

***

Bu milletin bin yıllık geçmişine baktığımızda şatafat, lüksten daha fazla birlik, beraberlik, kardeşlik fedakârlık vardı. Çanakkale’yi de anlatırken koyun koyuna yatan askerlerden bahsederiz. Yedikleri menüyü her yere asarız. Ama bugüne baktığımızda, birlik beraberlik ve çok seslilikten çok, “gösteriş, tek seslilik, lüks, israf saraylar" görüyoruz.

Bin yıl sonra bile bir zaferi sahiplenmek,yüksek bütçeli gösterişli sunumlar yapmakla olmaz. Bu topraklara ne ektiğinizle ne ürettiğinizle bilgiyi, teknolojiyi bu memleketin insanına ne kadar mal ettiğinizle ölçülür, zafer o zaman zafer olur.

Maalesef bugün yapılanlar bir şeyleri unutturmak için yapılan göz boyamak gibi geliyor. Bu biraz daha iflas etmişliğin, tükenmişliğin bir sonucu mu acaba?  Çünkü tarihi tekrar yazmak sinevizyonlarla top atışlarıyla olmuyor. Bizzat özne olmakla oluyor.

Yıllarca, 2023 vizyonu diyerek oyalayıp durdular. Şunun şurasında az bir zaman kaldı. Bu defa bunu, 2071 ile revize etmek için bugün 1071 yılında kazanılan Malazgirt Zaferi törenlerine ihtiyaç duyuluyor.

Gerçekten trajik bir durumla karşı karşıyayız.

***

29 Mayıs Fetih töreninde de aynısını yapmışlardı. Fatih’in fetih esnasında harcadığı paradan fazlasını kutlamalara harcamışlardı. Devlet yetkilileri her gittikleri gezi veya programlara büyük bir gövde gösterisi ile gidiyor. Yalnızca basit bir açılışa bile yüzlerce kişi katılıyor. Helikopterler, eskortlar, lüks Mercedesler, jeepler, beş yıldızlı otellerde ikamet etmeler, koruma orduları, bina giydirmeleri, meydanlardaki afişler ve dövizler devasa boyutlara ulaşıyor… Tek kelimeyle yazık … Bir zamanlar bizim mahallenin insanları olan arkadaşlarımızın geldiği burjuva yaşamı… üzülüyor insan.

Bu gidişatla da ne dolar düşer ne ekonomi düzelir ne de paramızın değer kazanır.

En acısı da bunların karşısında konuşacak, eleştirecek, bir fikir ortaya koyacak kimsenin olmayışı. Bu demek oluyor ki; “sessizce batıyoruz, sessizce yok oluyoruz, sessizce ölüyoruz”.

Devalüasyonmuş, ülke yüzde 40-50 fakirleşiyormuş, ülke batıyormuş, tesisler bir bir elden çıkıyormuş, işsizlik, açlık, yoksulluk, yolsuzluk, hırsızlık, adam kayırmaca, israf, ahlaksızlık, adaletsizlik her tarafa yayılmış kimin umurunda! Varsa yoksa saray yapalım, itibardan ödün vermeyelim.

Umarız atı alan Üsküdar’ı geçmez. İş işten geçmeden uyanma fırsatı olur.



İHLÂS-NÂS-FELÂK SURELERİNİN FAZİLETİ

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 31.08.2018 09:39:21 | Görüntüleme : 280
Peygamberimiz(s.a.s.), sahabeye, “Biriniz bir gecede Kur’an’ın üçte birini okumaktan aciz mi?” buyurmuştur. Bu sahabeye zor gelmiş, “Buna hangimizin gücü yeter Yâ Resûlullah!?” demişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz(s.a.s.): “İhlâs sûresi Kur’an’ın üçte birine denktir!” buyurmuştur.(Buharî, Fedailü’l Kur’an,13).

İhlâs, felâk ve Nâs sûrelerine, üçüne birden, muavvizat denilir. Peygamberimiz(s.a.s.), bu üç sûreyi, akşam, sabah ve gece yatınca üç kere okumayı tavsiye etmiştir.

İbn. Neccar, Hz. Âişe’den şöyle rivayet etmektedir:“ Hz. Peygamber yatağına yatınca ihlâs, Felâk ve Nâs surelerini avuçlarına okurdu. Sonra da elleriyle yüzünü, bileklerini, göğsünü ve elinin ulaşabildiği her yeri mesh ederdi.” (Buharî, Fedailü’l Kur’an,14).

Hz. peygamber; “Sabah- akşam ihlâs, Felâk ve Nâs sûreleri üçer defa okunursa her türlü sıkıntının giderilmesi için yeterli olacaktır.” buyurmuştur. Ebû Davud, Tirmizî ve Nesâî bu hadisin sahih olduğunu beyan etmektedirler.(Hayatü’s  S ahabe )

Yüce Rabbimizin Kur’an’da bizlere hediye ettiği Felâk ve Nâs isimli iki muhteşem surede kendisine sığınarak yaşamayı öğretmiştir. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz(s.a.s.), Allaha sığınmanın en güzel ifadesi olarak nitelediği bu iki sureyi çokça okumamızı tavsiye etmiştir (Nesâî, İstiâze,1).

Felak ve Nâs’ı okuyarak her türlü şer ve kötülükten, karanlıklar içerisinde yolumuzu kaybetmekten Rabbimize sığınırız.  Haset ve öfkenin, kin ve nefretin, batıl ve hurafenin, vesvesenin esiri olmaktan O’na iltica ederiz. Art niyetlilerin, kem gözlülerin, kalbi kararmış, vicdanı taşlaşmışların şerri karşısında O’ndan yardım isteriz.

SANA SIĞINIRIM

Azrail, emrinle canım alınca,

Allah’ım daim Sana sığınırım !

Sâlih amellerim noksan gelince,

Allah’ım daim Sana sığınırım !

 

Sayılı gün bitip vâde yetince,

Ufkumda ol güneş kesin batınca,

Nihayet bedenim kabre yatınca,

Allah’ım daim Sana sığınırım !

 

Ol bülbülüm gereğince ötmezse,

Cevap vermeye bilgilerim yetmezse,

Şâh-ı Resûl şefaat de etmezse,

Allah’ım daim Sana sığınırım !

 

Affetmezsen günâhlarım pek çoktur,

Kalbim pûr-pâk, gözüm-gönlüm toktur,

Senden başka hiç Gaffâr Tanrı yoktur!

Allah’ım daim Sana sığınırım !

 

Sağ melek hep sâlih ameller derse,

Allah’ım ilâve sevâplar verse,

OYTAN Muammer muradın erse,

Allah’ım daim Sana sığınırım !



ĞADİR HUM

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 28.08.2018 09:22:48 | Görüntüleme : 184
Arap Alevi toplumunun en önemli bayramlarından olan Ğadir Hum bayramı bugün hayır ve ibadetle kutlanıyor.

Bayrama inananlar bugün işyerlerini açmayarak ticaret yapmayacaklar ve bütün günü ibadetle geçirecekler. Bu istemin yerine getirilmesi ile devlet Anayasal görevini yerine getirip, toplumun gönlünü kazanacaktır.

İstemi yerine getirmeyince de, Arap Alevi toplumunun devlete karşı olan inancını zayıflatacaktır.

Demokratik, Laik ve Sosyal hukuk devleti idealini benimseyen, Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz savunucusu olan, Arap Alevi toplumunun, Ğadir Hum Bayramının, Resmî tatil edilmesi isteminin gereği ilgili ve yetkililer tarafından yerine getirilmelidir.

Bugün BAYRAM ilan edilirse, çocuklar başta olmak üzere bütün inananlar bayramlarını özgürce kutlama hakkına sahip olacaklarıdır.

Arap Alevi toplumunun en önemli bayramı Olan, Ğadir Hum bayramını tebrik eder, bayramın, barışa, kardeşliğe ve bağımsız demokratik Türkiye’nin kurulmasına vesile olmasını dilerim.



GAYRET MÜMİNLERDEN, ZAFER ALLAH’TANDIR

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 28.08.2018 09:18:05 | Görüntüleme : 91
Vatan, insanın huzur ve güven içinde yaşadığı, hür olmanın şerefini taşıdığı topraktır. Aynı cesaretle tarih yazanların, aynı değerler uğruna baş koyanların, aynı ideallerle geleceği inşa edenlerin yurdudur. İzzetini ve istikbalini korumak için şehadet şerbeti içenlerin, gazi olup varlığından geçenlerin emanetidir vatan.

Ecdadımız, Allah’a olan imanları ve vatana olan sevdaları ile bu mukaddes toprakları asırlarca korumuş, zulme ve zalime karşı kahramanca mücadele etmiştir. Yegâne emeli, mabedinin göğsüne namahrem eli değdirmemek olan bu aziz millet, haysiyet ve onuruna hiçbir zaman halel getirmemiştir. Tarih boyunca nice Ağustos ayına damgasını vuran Malazgirt, Otlukbeli, Çaldıran, Mercidâbık, Mohaç, Sakarya ve Büyük Taarruz zaferleri buna şahittir.

Bu kutlu zaferler göstermiştir ki, gayret müminlerden, zafer Allah’tandır. O’nun rızasını kazanmak ve yeryüzünde iyiliği hâkim kılmak için çarpan yürekler asla esaret altına alınamaz. Hakka tapan milletimizin birlik ve beraberliğine göz dikenler, rezil ve zelil olmaya mahkûmdur. Yurdumuzun üstünde tüten en son ocak sönmeden bu bayrak inmeyecek, bu ezanlar dinmeyecektir.

Bugün de ülkemizi baskı altına alma ve İslam coğrafyasını kuşatma girişimleri karşısında zafer bilinci kuşanmamız gerekmektedir. Zafer bilinci, zorluklar karşısında sabır ve sebat göstermektir. Kökü derinlerde olan ulu bir çınara benzeyen bu toplumu içten içe kemiren çekişmeleri, tartışmaları, ihtirasları bir kenara bırakmaktır. Kardeşliğimizi sarsmak ve muhabbetimizi bozmak isteyenlere karşı uyanık olmaktır.

Aziz milletimiz, dün en ağır şartlara rağmen yedi düveli dize getirdiği gibi, bugün de feraseti ve Allah’ın inayetiyle hainlere geçit vermeyecektir. Dün 15 Temmuz işgal girişimine göğsünü siper ettiği gibi, bugün de ekonomik ve teknolojik her türlü saldırıya korkusuzca karşı koymasını bilecektir. Nihayetinde hak ile bâtıl arasındaki savaşın adı, zamanı, zemini ve şartları değişmiş olsa da değişmeyen tek bir gerçek vardır ki, o da; “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.”  ilâhî fermanıdır.

Milletimizin bekası uğruna, Allah’a olan sadakatimizi, teslimiyetimizi ve tevekkülümüzü pekiştirelim. Yüce Rabbimizin, “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” ayetine gönülden bağlanalım. Maddi varlığımıza, manevi değerlerimize, el emeğimize, ürünümüze, yavrularımızın yarınlarına sahip çıkalım. Tutumlu olmaya, sade ve mutedil harcamaya, israftan uzak durmaya her zamankinden fazla özen gösterelim.

Tarih şahittir ki Cenab-ı Hak, dinini ve vatanını muhafaza etmeyi en ulvi görev bilen aziz milletimizi yardımsız bırakmayacaktır. Her kim mazlumun, mağdurun, mültecinin ve muhacirin yanındaysa, Allah’ın rahmet ve inayeti de onun yanında olacaktır.

Ey bu toprakları asırlardır Müslüman yurdu kılan, bu milleti şehadet ve gazilikle defalarca onurlandıran, şüheda evladı eyleyen Rabbimiz! Bizlere zafer bilinci kuşanmayı, maddi ve manevi her anlamda kenetlenmeyi, zorlukların üstesinden gelmeyi ve kardeşler olarak bu topraklarda ilelebed yaşamayı nasip eyle! AMİN.



ALLAH’A SIĞINMAK

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 6 gün önce / 17.08.2018 09:29:42 | Görüntüleme : 217
Bir insan için en büyük mahrumiyet, Allah’ın engin rahmetine sığınmaktan kendisini mahrum bırakmaktır. Cenab-ı Allah, bizleri bu tehlikeden kurtaracak ve kendisine en güzel şekilde kul olmamızın yollarını göstermiştir. Yüce Kitabımızdaki Felak ve Nâs isimli iki muhteşem surede kendisine sığınarak yaşamayı öğretmiştir. Bu sebepledir ki Peygamberimiz (s.a.s) Allah’a sığınmanın en güzel ifadesi olarak nitelediği bu iki sureyi çokça okumamızı tavsiye etmiştir.

   Felak ve Nâs surelerini okumak, Allah’ın rızasını ve himayesini talep etmektir; her türlü şer ve kötülükten, karanlıklar içerisinde yolumuzu kaybetmekten Rabbimize sığınmaktır; Haset ve öfkenin, kin ve nefretin, batıl ve hurafenin, vesvesenin esiri olmaktan O’na iltica etmektir. Art niyetlilerin, kem gözlülerin, kalbi kararmış, vicdanı taşlaşmışların şerri karşısında O’ndan yardım istemektir. Duygu ve düşünceleri ifsad ve istismar edenlere karşı O’nun inayetini talep etmektir.

MELEKLERİN DOSTLUĞU.

Melekler, Allah’ın emir ve yasaklarına asla karşı gelmeyen, Allah’ı öven, O’na secde eden ve asla kibirlenmeyen nuranî varlıklardır. İnsanlar için dua ederler, ölüm zamanı gelen insanların canlarını alırlar, cennet kapılarında müminleri karşılayıp onları selamlarlar ve müminleri cennetle müjdelerler. “Rabb’imiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner, (onlara) ‘korkmayın, üzülmeyin, siz va’dolunduğunuz cennetle sevinin, biz dünya hayatında (olduğu gibi) ahiret hayatında da sizin dostlarınınız, orada size canlarınızın çektiği her şey var, orada size istediğiniz her şey var’ derler.”(Füssilet,41/ 30-31) .(İsmail Karagöz, Sevgi ve Dostluk, s.214)

MELEKLER DOSTTUR !

Muhabbetim düştü benim bu aşka,

Yıldızları tutup göğsüme taktım!

Her bir insanın yapısı bambaşka,

Samanyolu seline girip aktım!

 

Meleklerle dostça, özgürce uçtum,

Her sabah cennetin kapısın açtım,

Kutsal nimetlerin herkese saçtım,

Cennete yüzbinlerce fidan diktim!

 

Adem Babamız has topraktan erdi!

Rabbanî ruh, kalıp bedene girdi!

Allah tüm cenneti önüne serdi,

Kapıcısı olup hizmete baktım!

 

Ben bîçare, aşk denizinde yüzdüm,

Arafat’ta, Mina, Mekke’de gezdim!

Resûl’ü Ekrem’in hislerin sezdim,

Huşûyla mübarek ellerin öptüm!

 

OYTAN, nasıl buldun derd-i sevdayı?

Lokman Hekim de bilmez devayı,

Nerde, nasıl yapacaksın vedayı?

Veda tarlasına hidayet ektim!



AKÎKA KURBANI

Yazar : Misafir Kalem | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 07.08.2018 11:24:11 | Görüntüleme : 329
Çocuğun doğumunun ilk günlerinde Allah’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” denilir.

Esasen akîka, Arapça’da yeni doğan çocuğun başındaki saçın adıdır. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun başı da tıraş edildiği için kurban bu adı almıştır.

Akîka kurbanı Hanefîler’e göre mubah (bazı rivayetlerde mendup), diğer üç fıkıh mezhebine göre sünnet, Zâhirîler’e göre vâciptir. Hz. Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için birer koçu akîka kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için akîka kurbanı kesmelerini tavsiye etmiştir. Resûl-i Ekrem’in bu tür uygulama ve tavsiyeleri dinî bir gereklilik şeklinde değil de doğum, düğün gibi mutlu olayların yakın çevreye duyurulması, sevincin onlarla paylaşılması ve neticede sosyal yapının ve dayanışmanın sağlamlaştırılması yönünde tedbir ve örnekler (sünnet, nafile ibadet) olarak algılanması daha doğru olur.

Akîka kurbanı, çocuğun doğduğu günden bulûğ çağına kadar kesilebilirse de doğumun yedinci günü kesilmesi müstehaptır. Aynı günde çocuğa isim verilmesi ve saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi de tavsiye edilmiştir.

Kurban olmaya elverişli her hayvan akîkaya da elverişlidir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi ve aile fertleri, yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir.

Allah kabul eylesin.