......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 234769

ÇANAKKALE İŞGAL KUVVETLERİ KUMANDANI HAMİLTON’UN RÜYASI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 1 hafta önce / 22.03.2017 09:17:29 | Görüntüleme : 496
Birinci Dünya Savaşı'nda en şiddetli çarpışmaların olduğu cephe Çanakkale cephesi idi. İtilaf devletlerinin ilk taarruzu Şubat 1915'te olmuştu. Osmanlı ordusu Çanakkale'yi öyle savundu ki müttefik orduları başkumandanı General Hamilton aylar sonra:

“İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah’ından ayırmak için başka ne yapılabilir!” demekten kendini alamamıştı.

İtilaf kuvvetleri Aralık 1915'te Çanakkale'den geri çekilmek ve boğazı terk etmek mecburiyetinde kaldılar.

Osmanlı ordusu, elinde gerekli cephane ve erzak olmamasına rağmen dünyanın en güçlü ordusuna ve en büyük donanmasına imanlı mukavemeti esnasında birçok harikulade hadise meydana gelmiştir. Bunlardan birisini de Çanakkale'de müttefik kuvvetler başkumandanı Hamilton'un rüyasıdır.

Hamilton, Gelibolu Günlüğü isimli hatıralarında gördüğü bir rüyayı şöyle anlatmaktadır:

“2 Eylül 1915: Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. İmroz Adası'nda (Gökçeada) çadırımın içinde küçük portatif karyolamda yatmaktaydım. Birdenbire kendimi buz gibi sulara gömülmüş buldum. Birisi beni denizin dibine doğru çekiyordu. Boğuluyordum! İki kuvvetli elin boğazımı sıktığını hissediyordum. Bu iki el beni hem boğuyor, hem de denizin derinliklerine sürüklüyordu. Nefesim kesiliyordu...

Dehşetli bir mücadeleyle kendimi bu iki elden kurtarmaya çalıştım. Bu o kadar sıkıntılı bir boğuşma idi ki, yatağımda güçlükle gözlerimi açtığım zaman, bütün vücudum zangır zangır titremekte idi. Baştan aşağıya kan ter içinde kalmıştım. Boğazımı sıkan iki kuvvetli eli görür gibi oldum. Çadırımın içinde sanki bir hayalet vardı. Fakat yüzü karanlıkta seçilemiyordu. Bu hayal yavaş yavaş silinip gözden kayboldu. Boğazım ferahladı. Rahat nefes almaya başladım.

Çadıra bir düşman mı girmişti?.. Ömrümde bu kadar korkunç bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Uyandıktan sonra saatlerce bu rüyanın dehşeti içinde kaldım.”

 



İLİM MECLİSİNİN FAZİLETİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 17.03.2017 08:50:04 | Görüntüleme : 523
Ebul-Leys es-Semerkandi Hazretleri buyurdular:

Hiç bir şey öğrenemese bile ilim meclisinde bulunan kimsenin elde edeceği yedi fazilet:

1- İlim talebesinin elde ettiği sevabı alır.

2- Orada oturduğu müddetçe günahlardan muhafaza olunur.

3- Evinden ilim öğrenmek niyetiyle çıkarsa üzerine rahmet yağar.

4- İlim halkasında oturup o meclise rahmet ve sekinet indiği zaman kendisi de nasibini alır.

5- Alimi dinlediği müddetçe ona ibadet sevabı yazılır.

6- Dinlediğini anlamadığı için kalbinde bir sıkıntı ve üzüntü duyarsa bu üzüntü ve sıkıntı Allahü Teâlâ'nın “Ben, benim için kalplerinde kırıklık (üzüntü) olanların yanındayım” müjdesine kavuşmasına vesile olur.

7- Bu mecliste Müslümanların âlimlere izzet ve hürmetini, fasıklardan da yüz çevirdiğini görür ve kalbi günahtan ve günahkârlardan uzaklaşıp ilme ve âlime meyleder.

İşte bütün bu faziletlerden dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Salihlerin meclisine devam edilmesini tavsiye etmişlerdir.

Allah, cümlemize ilim meclislerinde bulunmayı nasip eylesin.



İHTİKÂR (KARABORSA)

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 16.03.2017 09:25:26 | Görüntüleme : 478
İhtikâr, insanların muhtaç oldukları yiyecek maddeleri veya sair eşyayı bir tüccarın satın alıp fiyatlarının yükselmesini veya kıtlık olmasını bekleyip satmamasıdır. Bunu yapana muhtekir, madrabaz veya karaborsacı denir.

Bir kısım eşyayı sırf fiyatlarının yükselmesi için satmamak günahtır, çirkin bir harekettir. Bunları kıtlık olmasını bekleyerek satmamak ise daha günahtır, daha çirkin bir harekettir. Bir beldede yenecek şeyleri ticaret için satın alıp sonra da insanların ihtiyacı bulunduğu hâlde bekletip o beldede satmamak gibi ihtikârlar haramdır. Başka yerlerden satın alarak şehre getirilen yenecek şeyleri, fiyatlarının yükselmesini bekleyerek satmamak da mekruhtur. Bu, İmam Ebu Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre herhangi yerden bir beldeye ticaret mallarının gelmesi teamül (adet) ise oradan getirilen gıdalar hakkındaki ihtikâr da haramdır.

İhtikârdan kaçınmak bir vazifedir. İhtikâr, umuma zararlıdır ve zulümdür. İslam dininde meşru bir ticaret ne kadar güzel, övülmüş ise gayr-ı meşru bir ticaret de o kadar çirkindir. Emin, doğru sözlü, çalışkan bir tacir, takdire layıktır. Nitekim bir Hadis-i şerifte “Sözü, muamelesi doğru olan tüccar, kıyamet günü Arş’ın gölgesi altındadır.” buyuruldu. Diğer bir Hadis-i şerifte ise “Bir kimse yenecek şeyleri getirip rayice (günün piyasasına) göre satsa onu sadaka etmiş gibi olur.” buyurulmuştur. Bilakis yalancı, muhteris, şahsi-menfaati uğrunda başkalarına zarar vermekten çekinmeyen bir tacir de nefrete layıktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

“Her kim Müslümanlara karşı onların yiyip içecekleri şeyler hakkında ihtikâra cüret ederse Hak Teâlâ onu cüzzam hastalığı ve iflas ile cezalandırır."

“İhtikârı ancak günahkâr kimse yapar.”

“Bir kimse kırk gün ihtikâr yapsa, sonra da bunu sadaka verse bu sadakası, o yaptığı ihtikâr için keffaret olamaz."

Hazret-i Ali (k.v.) de “Her kim kırk gün insanların yiyeceklerinde ihtikâr yapsa kalbi kapkara kesilir" buyurmuştur.



BABA HAKKININ EHEMMİYETİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 14.03.2017 09:14:16 | Görüntüleme : 495
Harun Reşit devri vezirlerinden Fazl bin Yahya el-Ber-meki'de baras hastalığı (alaca-vitiligo) vardı.

Nedimlerini topladı ve ‘Zamanımızda Irak, Horasan, Şam ve İran'da en meşhur ve tecrübeli hekim kimdir?' diye sordu. “Şiraz'daki Caslık isminde bir hekimdir.” dediler. Hemen hediyelerle bir heyet gönderdi ve onu Bağdat'a getirtti.

Sonra onu imtihan için ‘Benim ayaklarımda bir hastalık var, tedavi ediniz' dedi. Hekim ona bir perhiz tarif etti ve bazı şeyleri yememesini söyledi. Fazl perhize riayet etmedi. Ertesi gün hekim bevil nümunesi istedi. Tetkikten sonra “Ben nasıl sizi tedavi edeyim, ne dediysem aksini yapmışsınız” dedi.

Fazl bin Yahya, onun maharetini görüp memnun oldu ve onu imtihan için yaptığını söyledi. Sonra asıl hastalığını söyledi. Hekim, ne türlü tedavi ettiyse günler geçti ama hastalık geçmedi. Bunun üzerine Fazl'a:

“Efendim, size her türlü ilacı yaptım, amma fayda etmedi. Öyle zannediyorum ki babanız size darılmıştır, sizden razı değildir. Onu razı etmedikçe sizden bu hastalık gitmez, tedavi mümkün değildir” dedi.

Fazl hemen o gece babası Yahya'nın yanına gitti. Onun ayaklarına kapanıp râzı etti. Bundan sonra hekimin tedavisi fayda verdi ve kısa zamanda iyileşti. Fazl, hekime:

“Hastalığımın pederimin bana gazablanmasından olduğunu nereden bildin?” diye sordu. Şöyle cevap verdi:

“Ben bu hastalığa iyi geleceğini bildiğim her neyi denediysem fayda vermedi. Kendi kendime ‘Bu adam bir taraftan bir manevi darbeye uğramıştır' dedim. Baktım, gece size öfkeli yahut sizin sebebinizle hüzünlü uyuyan kimseyi bulamadım. İnsanlara devamlı iyilik ettiğinizden sizden herkes memnun idi. Sonra pederinizle aranızda ihtilaf olduğunu öğrenince sebebin bu olduğunu anladım.”



AHLAKIN GÜZELLİKLERİNİ TAMAMLAMAK ÜZERE GÖNDERİLDİM

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 3 hafta önce / 13.03.2017 08:59:12 | Görüntüleme : 548
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.): “Ben ahlakın güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim” buyurdular.

Onun bisetinden (Peygamber olarak gönderilmesinden) önce güzel ahlak ve övülmüş sıfatlar henüz tamam değildi. Mesela hasedin iki tarafı vardır: Biri mezmum (kötülenmiş) olanıdır ki, başkasındaki nimetin yok olmasını istemektir. Böyle hasedi bütün Peygamberler yasaklamıştır. Hasedin Memduh (övülmüş) olan diğer tarafına da gıpta derler. Nitekim Hadis-i şerifte buyruldu:

“Ancak iki kişiye gıpta edilir:

Biri: Allâh’ü Teâlâ bir kuluna nafi (faydalı ilim) ihsan edip o da onu neşredip halkın ölmüş kalplerini onunla diriltmeye çalışsa işte ona gıpta edilir.

İkincisi: Allâh’ü Teâlâ bir kuluna mal ihsan edip o da onu Allâh’ın emrettiği hayır yollarına sarf etse, işte buna da gıpta edilir.”

İşte mü'min gıpta edecekse böyle faydalı şeylere gıpta etmelidir.

Gazap yani öfke kötülenmiştir. Amma Allah için gazap etmek güzel ahlaktandır. Kibir de böyledir. Nitekim “Kibirliye karşı kibirlenmek tevazudandır.” buyurulmuştur.

Bunlar gibi ne kadar fena sıfat varsa tamamının övülmüş tarafı tespit olunmuş ve ümmet-i Muhammed onunla amel etmiştir. Yani kötülenmiş tarafını terk etmiş ve övülen kısmıyla amel etmişlerdir.



ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ DİŞ HEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 9 ay, 3 hafta önce / 09.03.2017 09:26:39 | Görüntüleme : 610
Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ülkemizin ve Bölgemizin yıldızı olup ağız, çene ve diş bölümlerinde başarılı tedaviler yapılmaktadır.

Fakülte, Dekan Prof. Dr. Serdar Toroğlu idaresinde bir ekip çalışması ile önemli çalışmalara imza atmaktadır.  Kızımın, ortodonti tedavisi gördüğü ve çene ameliyatı olduğu Fakülteyi yakından tanımak imkânı buldum. Hastalara gösterilen yakın ilgi ve alaka takdire şayandır. Fakülteyi sizlere de tanıtmayı, kendime bir vazife olarak gördüm. 

TARİHÇE
Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, 3 Nisan 1993 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile kurulmuştur. Bu karar, 3 Mayıs 1993 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Fakülte; 1995/1996 eğitim öğretim yılında 21 öğrenci ile eğitim ve öğretime başlamış olup, 1997 Şubat ayından itibaren hasta kabul etmeye başlamıştır. İlk faaliyet göstermiş olduğu “Tıp Fakültesi Temel Bilimler Binası”, Rektörlük Tarafından Geçici olarak Diş Hekimliği Fakültesi’ne tahsis edilmiştir. 1997 – 2011 yılları arasındaki klinik hizmetlerini aynı binada devam ettiren Diş Hekimliği Fakültesi; kaynak yetersizliği ve hastalara verilen hizmetlerin yetersiz kalması üzerine, 2011 yılı son çeyreği itibariyle yeni binasında faaliyete geçmiştir ve kapasite artırımıyla daha fazla sayıda hastaya tedavi olanağı sağlamaya çalışmaktadır.

Ç.Ü Diş Hekimliği Fakültesi, 25 Nisan 2006 tarihinde muayene ve tedavi hizmetleri alanında ISO 9001:2000 Kalite Yönetim Sistemi Belgesini devlet üniversiteleri arasında tüm bölümleriyle alan ilk fakültedir. Yeni binasında hasta kapasitesini artıran Diş Hekimliği Fakültesi, 127 Unitiyle (hasta koltuğu) günlük yaklaşık 350 - 500 hastaya hizmet imkânı sağlanmakta olup; kuruluş tarihinden bu yana tedavi gören toplam hasta sayısı 150.000’i bulmaktadır. Ayrıca Ç.Ü Diş Hekimliği Fakültesi, 2010 yılında Çukurova Kalkınma Ajansından TR62-09-03 Nolu Entegre Hastane Otomasyon Sistemi (EHOS) isimli projeyi kazanmış olup, bu projeyi Eylül 2011 tarihi itibariyle hizmet vermeye başlanan yeni binasında faaliyete sunmuştur.

İlerici, yenilikçi, başarılı, tıbbi açıdan yeterli donanıma sahip diş hekimleri ile sürekli gelişen ve iyileştirilen muayene ve tedavi hizmetleri sunan ve uluslararası düzeyde tanınan bir Diş Hastalıkları Hastanesi olma vizyonuna sahip olan Ç.Ü Diş Hekimliği Fakültesi, Muayene ve Tedavi Hizmetlerinde; hasta memnuniyetine yönelik, sürekli gelişerek iyileşen sağlık hizmeti sunmaya kendini adamış bulunmaktadır. Bu amaca ulaşabilmek için hizmetlerin her aşamasında en yüksek kaliteyi güvence altına alacak etkin bir kalite sisteminin kurulması ve sürekliliğinin sağlanmasını amaç edinmiştir.

Fakültede,  Ç.Ü Sağlık Bilimleri Enstitüsüne bağlı olarak, aşağıdaki 8 Anabilim Dalında Doktora ve Uzmanlık eğitimleri verilip hasta bakılmaktadır;
Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı: Röntgen çekimi, Genel Ağız ve Diş muayenesi, Tedavi Planlamasının yapılması
Periodontoloji Anabilim Dalı: Diş eti hastalıkları tedavisi, İmplant  tedavileri, Diş taşı temizlikleri
Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı : Dentoalveolar Cerrahi, Diş Çekimleri, Dental İmplant Cerrahisi, Kemik ve yumuşak doku yetersizliklerinin greftler veya diğer cerrahi teknikler ile onarımı, Ağız, Diş ve Çene patolojilerinin teşhis ve tedavileri, Çene-yüz deformitelerinin tamiri, Temporomandibuler Eklem  (TME) Hastalıklarının teşhis ve tedavisi, Çene kemikleri kırıklarının cerrahi tedavisi
Restoratif Diş Tedavisi  Anabilim Dalı : Restoratif Diş Tedavisi  Anabilim Dalı, Kanal tedavileri, Dolgu, Diş tedavileri
Endodonti Anabilim Dalı : Kanal tedavileri, Dolgu, Diş tedavileri
Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı : Protez yapımı, Köprü tedavisi, Damak yapımı
 Pedodonti Anabilim Dalı (Engellilerin ve 16 yaşından küçük çocukların diş tedavileri): Diş taşı temizliği, Dolgu, Kanal tedavileri, Diş çekimi
Ortodonti Anabilim Dalı : Diş teli tedavisi, Çene ameliyatları

FAKÜLTEDE KURUMLARA GÖRE TEDAVİ UYGULAMALARI

 Fakültenin Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile anlaşması olup, SGK’lı hastalar ücretsiz tedavi olabilmektedir. (Protez katılım ücreti hariç, çalışanlar ve emekliler için farklılıklar gösterebilir.)

Yeşil kartlı hastalar Ağız Diş Sağlığı Merkezlerinden sevk alarak ücretsiz tedavi olabilmektedir. (Protez katılım ücreti hariç )

Herhangi bir sosyal güvencisi olmayan hastalar Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) tarifelerinden ücretli olarak tedavi olabilmektedir.

18 yaşından sonra başlayan Ortodontik tedaviler ve Endikasyon dışı İmplant tedavileri SGK tarafından karşılanmaz.

TEŞEKKÜR

Kızım Latife Göksu, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde başarılı bir çene ameliyatı geçirmiştir. Yoğun iş temposuna rağmen bize zaman ayıran Çukurova Üniversitesi Rektörü Değerli Kardeşim Prof. Dr. Mustafa Kibar Hocama, Doç.Dr. Filiz Kibar Hanımefendiye, hastamızın tüm tedavilerini her aşamasında yakından takip eden Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Serdar Toroğlu Hocama, zor bir ameliyatı başarı ile gerçekleştiren Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Emre Benliday Hocama ve Çalışma Arkadaşlarına, ameliyata hazırlık çalışmalarında hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan Ortodonti Ana Bilim Dalı Arş.Gör. Dt. Gülçin İnal Kalkan Hanımefendiye, Anestezi Bölümü Doktor ve Görevlilerine, Hemşire ve Hastabakıcılara yakın ilgi ve alakalarından dolayı şükranlarımı sunuyorum.



MEZHEPLERİN TARİHÇESİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 10 ay, 4 gün önce / 02.03.2017 09:01:10 | Görüntüleme : 597
Resulullah Efendimize (s.a.v.) vahiy gelir, Ashab-ı Kiram da bizzat Resulullah’tan Ayet-i kerime ve Hadis-i şerifleri dinleyerek ilim öğrenirlerdi.

Daima Resulullah’ın (s.a.v.) mübarek meclis ve huzurunda ilim nuru ile nurlanır, kalpleri saf, itikatları doğru, amelleri halis ve şüpheleri çözülmüş olurdu. Resulullah’ın (s.a.v.) vefatından sonra Ashab-ı Kiram (aleyhimür-rıdvan) İslamiyet'in yayılması işini mühim görüp ona çalıştılar. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerim'den ve Hadis-i şeriflerden çıkardıkları birçok hükümleri kitaplara yazmaya elleri değmedi. Zira onların çoğu müçtehit olduklarından ihtiyaç olduğunda kendi içtihatları ile amel ederlerdi.

Resalullah'ın (s.a.v.) mübarek meclisinde az bir zaman bulunan bir Müslüman köylü bile hikmetli şeyler söylemeye başlardı.

Ashab-ı Kiram'dan sonra, Tabiin ve onlardan sonrakiler zamanında Müslümanlar ve hâdiseler çoğaldı, cahillik yayıldı, nice bidat ve dalaletler türedi. Bunun için o zamanın âlimlerinin çalışıp ictihâd etmeleri, halka fetva vermeleri, Kur'ân-ı Kerim'den ve Hadis-i şeriflerden hükümler ve mezhep çıkarıp yazmaları ve insanlara öğretmeleri lazım ve vacip oldu. O büyük âlimler de her meseleyi deliliyle, her suali cevabı ve her müşkülü fetvası ile bildirdiler. Böylece mezhepler meydana geldi.

Her birine bir topluluk uydu. Kimi İmam Ebu Hanife'ye, kimi İmam Malik'e, kimi İmam Şafii'ye, kimi İmam Ahmet'e, kimi Süfyan-ı Sevri'ye, kimi Davûd-ı Zahiri'ye ve kimi de diğerlerine uydular (Rahimehümullah).

Fakat zamanımızda Ehl-i Sünnet'in dört mezhebi ‘Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli' vardır. Diğerlerine uyan kalmamıştır.

Bütün bu müçtehitler, amelde bazı meselelerde ayrı iseler de, itikatta birdirler; hepsi Ehl-i Sünnet ve Cemaat'tir.

Müçtehitlerin fıkhı meselelerde ihtilafları Allâhü Teâlâ'nın izni ile olmuştur.

Bu imamların hepsi hidayet üzeredir. Bir kişi amelini, alışverişini, nikahını ve diğer işlerini bu imamlardan birine uyarak yaparsa doğrudur. Kıyamette sevaba kavuşup cennete girer. (Birgivi Vasiyetnamesi)



HAZRET-İ HUZEYME’NİN ŞAHİTLİĞİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 10 ay, 5 gün önce / 01.03.2017 10:48:33 | Görüntüleme : 536
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir bedeviden bir at satın almış ve bedeviye “Gel de bedelini vereyim” deyip yürümüştü.

Resulullah (s.a.v.) gidiyordu, fakat bedevî daha yağlı müşteri bulurum ümidiyle, Resulüllâh’ı (s.a.v.) takip etmiyor, ayağını sürüyordu. Nihayet aradığını da buldu. Resulüllâh’ın (s.a.v.) satın aldığından haberi olmayan bazı kimseler fazla para vermişlerdi. Resulullah (s.a.v.) geri dönünce bedevî “Ben sana satmadım. Sattımsa şahit göster.” diyerek inkar etti. Bu sırada oraya gelen Huzeyme (r.a.), Resulüllâh’ın (s.a.v.) lehine şahitlik ederek bedevînin atı sattığını söyledi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) Huzeyme’ye:

“Bu alışverişte bulunmadığın halde seni bu şahitliğe sevk eden nedir?” buyurunca Huzeyme (r.a.):  “Yâ Resulallâh, ben senin Allâhü Teâlâ’dan getirip tebliğ ettiğin haberleri tasdik ediyorum. Bu şahitlik nedir ki?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Huzeyme her kimin lehinde veya aleyhinde şahitlik ederse onun şahitliği kâfidir.” buyurmuşlar ve onun tek başına şahadetini iki kişinin şahadetine denk kılmışlardır. (Tecrid-i Sarih)

Kur’ân-ı Kerim nazil olduğunda Ayetler sahifelere yazılıp ezberleniyordu. Hz. Ebubekir’in (r.a.) halifeliği zamanında bütün bu sahifeler bir araya getirildi. Bu vazife, vahiy katibi Zeyd bin Sabit’e (r.a.) verilmişti. Zeyd bin Sabit (r.a.) herhangi bir Ayeti bir yazılı vesikada bulmadan yazamıyordu. Tevbe suresinin son iki Ayetini (Lekad câeküm...) çok aramıştı. Birçoklarının ezberinde olmakla beraber yazılı olarak ancak Hazret-i Huzeyme’nin nezdinde mahfuz bulunmuş idi.

Hz. Huzeyme’nin tek başına şahitliği Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından iki kimsenin şahitliğine denk olduğundan bu iki Ayet de mushafa yazıldı.



ORTAK ACIMIZ HOCALI KATLİAMI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 10 ay, 6 gün önce / 28.02.2017 09:06:11 | Görüntüleme : 582
Takvim yaprakları 26 Şubat 1992’yi gösterdiğinde, tarihe “Hocalı Katliamı” olarak geçen, dünyanın gözü önünde gerçekleşen insanlık dramı yaşandı.

25 yıl önce bugün, Ermeni kuvvetleri Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında, Azerbaycan makamlarından yapılan resmî açıklamalara göre 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi katletti. 1275 kişi esir alındı, 487 kişi ağır yaralı kurtuldu, 150 kişi ise kayboldu.

Ermeni güçleri, Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesindeki tek havaalanına sahip ve askeri açıdan stratejik önem taşıyan Hocalıyı ele geçirmek için 25 Şubat 1992'den itibaren yaptıkları saldırıda bölgeyi iki saat boyunca top ve tank ateşine tuttu. Saldırıdan bir gün sonra ise hafızalardan yıllarca silinmeyecek olan "Hocalı katliamı" ortaya çıktı. İnsan Hakları İzleme Örgütü olayı Dağlık Karabağ Savaşı içerisinde yapılan en büyük katliam olarak nitelerken, 51 ülkenin parlamenterlerinden oluşan “İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamentolar Birliği” olayları soykırım olarak tanıdı.

Azerbaycan, Ermenilerin 26 Şubat 1992'de yaptığı Hocalı Katliamı'nın kurbanları için 25 yıldır adalet arıyor. Hocalı Katliamı'nın üzerinden çok yıl geçti, ancak olayın failleri hala cezalandırılmadı.

Ortak acımız Hocalı Katliamı’nın 25. yıldönümünde Şehitlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyorum.



SAĞDUYULU BİR HALK OYLAMASI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 10 ay, 1 hafta önce / 27.02.2017 10:18:27 | Görüntüleme : 519
Türkiye, Halk Oylamasına hazırlanıyor. Daha doğrusu, Milli İradenin hakemliğine gidiliyor.

15 Temmuz’da halkımızın sergilediği güzel tavır, AK PARTİ-MHP işbirliği ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda halkla buluşması EVET için büyük avantaj. Bazı çevreler, hayır cephesi oluşturmaya çalışıyorlar. Rejim değişecek diye propaganda yapıyorlar. Halbuki rejim değil, Hükümet Sistemi değişiyor. Ülkemizin yönetim şekli,  Cumhuriyet.  Anayasanın ilk dört maddesinde hiçbir değişiklik olmamıştır.

Ortalığı germek, kimseye bir fayda getirmez. İnsanlar olarak kısır döngülerden kurtulmamız lazım. Kalıplaşmış fikirlerin ekseninden uzaklaşmamız gerekir diye düşünüyorum. Ülke Yönetimini çocuklara mı teslim edeceksiniz diyorlar. 18 yaşına seçme hakkı verdiysek, seçilme hakkını vermenin uygun olacağı görüşündeyim. 550 Milletvekili neden 600 oldu diyorlar. Demokrasilerde geniş katılımla temsili yönetimin sağlanması önemlidir diye düşünüyorum. Bu, bir Siyasi Parti oylaması kesinlikle değil. Milletimizin kendi Anayasasını yapabilmesi özlenen bir durum.

Ülkemiz, Hükümet sisteminden kaynaklanan aksaklıklar yüzünden gelişme yolunda maddi ve manevi çok zaman kaybına uğradı. Bazılarının dediği gibi, tek adamlık sistemi kesinlikle söz konusu değil. Cumhurbaşkanımızın şu anda çok yetkileri mevcut.  Amaç, geleceğe dönük istikrarlı bir yönetim sistemi ortaya çıkarabilmek. Türkiye Büyük Millet Meclisini boş konularla meşgul etmemek. Yetkilerini daha da artırabilmek. Daha önce yaşanan aksaklıkların bir daha olmaması için gerekli tedbirlerin alınması için çalışılmaktadır. Anayasa değişikliği, belli bir kamuoyu oluştuktan ve Anayasa teklifi olgunlaştıktan sonra TBMM de görüşüldü.  Şimdiye kadar görülmemiş farklı engelleme şovlarına rağmen, Milletvekillerinin oyları ile kabul edilerek seçmenlerin görüşüne uygun hale getirildi. Vatandaşlarımızın, kafalarına takılan soruların cevaplarını öğrenebilmeleri mümkün. Elbette, sandıkta Milli İrade en önemli kararını verecek.  Gelecek nesiller bizleri rahmetle anacaklar. Tarihi bir görev yapıldı diyecekler.

Türkiye’ye yakışır bir Halk Oylaması olacağına inanıyorum. Milli iradenin vereceği her türlü karara saygılı olmak zorundayız. Benim görüşüm, hatırı sayılır çoğunlukla EVET, önde çıkacaktır. Kazanan her zaman olduğu gibi, Demokrasi ve Türkiye olacaktır.