......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 298450

Olmaya devlet cihanda bir sıhhat nefes gibi

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 3 gün önce / 24.03.2020 10:05:52 | Görüntüleme : 474
Kanuni Sultan Süleyman, kendisine büyük sıkıntılar yaşatan o zamanlar tedavisi mümkün olmayan ve neticede ölümüne sebep olan, Gut Hastalığı için ne güzel söylemiş…

”Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.””Bu demektir ki, sağlık her şeyden önce geliyor.

Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan küçücük bir corona virüsü; dünyanın her yerine yayılıyor, hayatımızı allak bulak ediyor. Sağlık yapısı sağlam kurulmuş ülkelerde az, diğer ülkelerde ise derin yaralar açarak ilerleyip gidiyor. Öyle ki zengin fakir, mevki makam, ünlü ünsüz ayırmıyor. Elbette can çok tatlı, tedbir almazsak ah vah deriz, neticede üzülürüz veya üzeriz.

Ülkemizde sağlık alanında yapılan yatırımların önemi, böyle zamanlarda kendini gösteriyor. Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye söylediği “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” düsturu, devlet içinde insanın önemini ne güzel açıklamaktadır. Bu yüzden Devletimiz, insan sağlığına büyük önem vermektedir. Özellikle şehir ve üniversite hastaneleri gururumuz. Diğer sağlık kuruluşlarını da unutmamız mümkün değil. Ülkemizde, herkesin sağlık imkânlarından faydalanması ise önemli bir gelişme.

Salgın virüste amaç, en az zararla neticeye ulaşmaktır. Bu bağlamda, hastalığın insan odaklı olması nedeniyle bizlere çok önemli görevler düşmektedir. Telaşa ve paniğe gerek yok, sadece Yetkililerin açıklamalarına kulak vermemiz çok önemlidir. Virüsün panzehiri olan temizliğe çok dikkat etmemiz, gerek olmadıkça evlerden dışarı çıkmamamız gerekiyor. Görüldüğü üzere, İtalyan vatandaşları kurallara uymamanın bedelini ağır ödemişlerdir. Virüsü, sadece Ümreye gidenlere bağlamak elbette yanlıştır. Ancak yurt dışı bağlantısı ile bulaştığı aşikârdır. Felaket tacirlerine kulak asmayalım.

Devletimiz, salgın virüs konusunda başından beri üzerine düşen görevleri en güzel biçimde yapmaktadır. Resmi ve özel sağlık kuruluşlarımız hastalar için teknik donanımları ve sağlık personelleri ile gereken hizmetleri yapmaktadırlar. 81 ilimizde hızlı tetkikler yapılarak, hastaları hızlı bir şekilde kontrol altına almak hedeflenmektedir.

Tüm çalışmalarla salgın virüse karşı, birlik ve beraberlik içerisinde topyekûn ciddi bir savaş veriyoruz. Katkı sunan herkese teşekkür ediyorum. Millet olarak çok badireler atlattık, başarı ile çıkmasını bildik. Allah’ın izniyle, coronayı yeneceğiz.

İnancımız gereği, tedbir bizden takdir Allah’tandır.

Hastalıktan uzak, sağlıcakla kalın…



Kaşıkçı Dede

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 1 hafta önce / 18.03.2020 07:55:41 | Görüntüleme : 564
Kilitbahirli Kaşıkçı Dede’nin himmetine şahit olan, sonraki yılların büyük velisi Konya Ladik’ten Ahmet Ağa hadiseyi şu şekilde anlatıyor:

 “15 Temmuz 1915 sıcak bir yaz günü. Bir taraftan düşmanın ateşi, öte yandan güneşin harı kavurur yarımadayı. Mehmetçiğin en büyük ihtiyacı su olur o günler. Cepheye yeni sevk edilen bir bölük asker, Bigalı köyüne doğru yola çıkarılır. Askerlerimize susuzluğun harareti tam çökmek üzeredir ki yolun sol tarafında çeşme başında sakallı bir dede seslenir onlara: “Gelin evlatlarım soğuk su vereyim, gelin doldurun mataralarınızı.” Koşarlar o tarafa doğru. Geri kalıp susuz kalmamak için gizli bir yarış başlar içlerinde. Bir de bakarlar ki çeşme akmıyor. (Bu çeşme halen mevcut olup kışın aktığı halde haziran gelince suyu kesilir.) Dedenin elinde bir toprak testi vardır; ama o da taş çatlasa 10-15 litre su alır. Hiç 300-400 kişiye ufacık testinin suyu yeter mi? Kaşıkçı Dede; “Acele etmeyin yavrularım, için kana kana, doldurun mataralarınızı.” der. Lâdikli Ahmed Efendi hiç acele etmez ve hep en sonu bekler. Anlaşılan haberdardır bazı şeylerden. Nihayet herkes matarasını doldurur; ama testide hâlâ su bitmez! O da uzatır matarasını, içer kana kana suyunu. Hâlâ toprak testide su vardır. Ahmetcik dayanamaz sorar, “Dede senin adın ne?” diye. “Kaşıkçı Dede derler evladım bana. Kilitbahir Köyünde otururum. Evladım cephede yaralanırsan matarandaki bu sudan döküver yarana. Biiznillah şifa bulursun.” der.

Ahmet, bu sözü unutmaz ve matarasındaki suyu da bitirmez, saklar. Bir müddet sonra arkadaşları ile beraber yaralanır ve aklına su gelir. Döker kendi ve arkadaşlarının yaralarına. Şifa bulurlar. Çok geçmez bir daha yaralanır; ama bu defaki hem daha ağır ve hem de su bitmiştir. Eceabat’taki vapur hastaneye getirilir. Biraz iyileşince hava değişimine gönderilmek istenir. O, cepheye gitmek ister. Soğanlıdere’deki asker ağabeyini ziyaret etmek üzere bir günlük izin alır. Ağabeyinin şehit olduğunu öğrenir. İçinde fırtınalar kopar ve o duygularla dönerken Kilitbahir Köyüne uğrar. Kaşıkçı Dede’yi sorar birkaç kişiye. ‘Burada öyle biri yok’ derler. Bir başkası ise; “Yüzlerce yıl önce yaşamış bir evliyanın kabri var. Biz ona Kaşıkçı Dede deriz.” der. O mübarek Allah dostunun kabrini gösterirler. Hep beraber dua ederler. Bu arada Ladikli Ahmet meseleyi gönlünde çözer. Artık testiyi de anlar, suyu da.”

Haydi hayırlısı...



Virüs uyarılarına dikkat edelim

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 1 hafta önce / 14.03.2020 12:00:24 | Görüntüleme : 559
Önümüzde ki bu 3 haftada, olası salgını önlemek için alınacak tedbirler çok önemli. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, gelişmeleri çok yakından takip ediyor. Sağlık Bakanlığı bu hassas süreci çok güzel yönetiyor. Sağlık Bilim Kurulu, virüsün yayılmaması için gerekli her tedbiri alıyor. Diğer tüm kurumlar üzerlerine düşen görevi layıkıyla yapmaya çalışıyorlar.

16 Mart itibari ile okullar 3 hafta tatil edildi ve Yetkililerce birçok önlem kararı alındı…

Peki, neden kritik bu 3 hafta?

Salgının görüldüğü ülkelerden elde edilen tecrübelere göre ilk vaka saptandıktan sonra virüs 3-4 haftada hızla yayıldı ve salgına döndü... En yakın örneği İtalya..Önlemleri yetersiz ve geç aldığı için ölüm sayısı beklenenden çok oldu... Okul yaş grupları hijyene yeterli dikkat etmez ve aslında en hızlı virüsleri onlar yayarlar eve getirirler ve evdekileri hasta ederler, bu yüzden okullar tatil edildi... Maçlar seyircisiz oynanacak, Ulusal kongreler iptal edildi, toplu gösteriler vs. ertelendi, yani sosyal faaliyetlerin en aza indirgenmesi planlandı... Lütfen okullar tatil oldu diye AVM 'leri doluşmayalım. Lütfen okullar tatil oldu diye, valizimizi alıp terminallere koşmayalım, toplu taşıma araçlarını kullanmayalım. Lütfen bu 3 hafta; evimizde sakin sakin oturalım, oyunlar oynayalım, kitaplar okuyalım.

Lütfen bu 3 hafta offf çok sıkıldık, hadi çay içmeye gidelim veya siz bize gelin misafirciliği yapmayalım. Lütfen bu 3 hafta mümkün olduğu kadar az toplu taşıma kullanalım ve hasta isek 14 gün evden dışarı çıkmayalım. Lütfen bu 3 hafta boyunca sarılmayalım, öpüşmeyelim, tokalaşmayalım. Lütfen Sağlık Bakanlığı’nın uyarı ve önerilerini dikkate alalım. Sosyal sorumluluklarımızı yerine getirelim ve üzerimize düşen görevlerimizi azami şekilde uygulayalım.

Bu pandemide, salgının az görüldüğü ve ölüm sayısının hiç görülmediği Ülke olarak belki tarihe adımızı yazdırabiliriz...

Unutmayın önlemleri yetkililer karar alır, ancak uygulayacak olan bizleriz. Yani olası salgını durduracak olan bizleriz.

Tedbir bizden, takdir Allah’tan.



TEDBİR BİZDEN TAKDİR ALLAH’TANDIR

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 2 hafta önce / 13.03.2020 07:42:17 | Görüntüleme : 396
En hafifinden en ağırına kadar hastalık dünya imtihanlarından biridir. Tarih boyunca pek çok hastalık Allah’ın yardımı ve insanların gayretli araştırmaları ile tedavi edilmiştir. Bugün dünyanın dört bir köşesine yayılan Koronavirüs’ün de inşallah şifası bulunacaktır. Nitekim Resûl-i Ekrem’in buyurduğu gibi “Allah, indirdiği her hastalığın muhakkak şifasını da vermiştir.” Bizlere düşen ise hastalığa yakalanmamak için tedbiri elden bırakmamaktır.

Bu salgından korunmak için öncelikle beden, kıyafet, yiyecek ve çevre temizliğine dikkat edelim. Bulunduğumuz ortamı sık sık havalandıralım. Öksürdüğümüz ya da hapşırdığımız zaman tek kullanımlık mendillerle veya dirseğimizin iç kısmıyla ağzımızı kapatalım. Kalabalık ortamlardan uzak durmaya gayret edelim.

Özellikle lavabo, abdesthane, kapı kolu ve masa üstleri gibi el temasının yoğun olduğu alanları temiz tutalım. Ellerimizi her zamankinden daha fazla sabunla ve ovalayarak yıkayalım. Kirli ellerimizle ağzımıza, burnumuza ve gözümüze dokunmayalım. Camilerimizde ortak tespihleri kullanmak yerine parmaklarımızla ya da şahsi tespihimizle tesbihatımızı eda edelim.

Şayet yurt dışı seyahatinden dönmüşsek, on dört gün boyunca evimizden dışarı çıkmamaya özen gösterelim. Umre ziyaretinden dönenlerin de bu hususa dikkat etmesini ve ziyaretçi kabul etmemesini sağlayalım.

Bizler samimi ve sıcakkanlı bir milletiz. Dost ve arkadaşlarımızla musafaha eder, tokalaşır ve kucaklaşırız. Elbette bu davranışlar çok güzel ve değerlidir. Ancak bulaşıcı hastalıkların yaygın olduğu bu dönemde böyle uygulamalara ara vermek sorumluluğun ve tedbirin gereğidir. Bilhassa camilerimizde yaygın olan namaz sonrası musafaha uygulamasına ara verelim. Tokalaşmadan belli bir mesafeden birbirimize gönül selamı vererek hal hatır soralım.

Belli bir yaşın üzerinde olanlar Koronavirüs’den daha fazla etkilenmekte ve risk grubunda yer almaktadır. Dolayısıyla bu günlerde yaşlılarımız evlerinde istirahat etmeli ve kalabalık ortamlardan uzak durmalıdır.

Sağlık, Rabbimizin bize emanetidir. Mümine düşen, bu emanete sahip çıkmak, onu korumak için gayret göstermektir. Bu sayede Allah’ın yardımıyla huzura kavuşuruz. Dertlerimize deva, hastalıklarımıza şifa buluruz. Nitekim Kur’an-ı

Kerim’de Hz. İbrahim (a.s) Rabbimizi şöyle anlatır: “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, beni yediren ve içirendir. Hastalandığımda bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek ve sonra diriltecek olan da yine O’dur.”

Öyleyse yaşadığımız salgın hastalık karşısında hem kendi sağlığımızı hem de çevremizdekileri korumak için tedbirli davranalım. Aksi halde kendi sağlığımız yanında başkalarının sağlığını da tehlikeye atacağımızı, bunun da kul hakkı olacağını unutmayalım.

Elbette Rabbimizin bir takdiri vardır. Mümine düşen ise tedbir almaktır. Mümin her haliyle mutedil ve dengelidir. Meseleyi hafife almadan, abartıp paniğe kapılmadan, soğukkanlılıkla, aklımızı ve bilgimizi kullanarak bu salgınla mücadele etmek hepimizin vazifesidir.



ALLAH TEMİZDİR, TEMİZLİĞİ SEVER

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 06.03.2020 07:40:10 | Görüntüleme : 570
Temizlenme imkânına sahip olduğu halde, üstü başı kirli, saçı sakalı bakımsız, evi barkı düzensiz olan kişi, insanların yanında olduğu gibi Allah’ın katında da makbul değildir.

 Çünkü Allah’a hakkıyla ibadet ederek O’nun rızasını kazanmak ancak temizlikle mümkündür. Unutmayalım ki abdest ve gusül, eşsiz bir temizlik sistemidir ve başta namaz olmak üzere birçok ibadetimizin ön şartıdır. Beden temizliğine, ağız ve tırnak bakımına özen göstermek, haftada en az bir defa bilhassa Cuma günü yıkanmak Peygamberimizin sünnetidir.

Rabbimizin sevgisi, sade, temiz ve takva sahibi kimseleri kuşatır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Mescid-i Dırâr’da asla namaza durma! Daha ilk günden temeli takva üzerine kurulan mescit, içinde namaz kılmana elbette daha layıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.”

Peygamberimiz, bu ayette övülen Kubâ ehline “Siz nasıl temizleniyorsunuz ki Allah Kur’an’da sizden övgüyle bahsediyor?” diye sorunca “Biz su kullanarak her türlü kirden temizlenmeye özen gösteriyoruz.” cevabını almıştır.

Hayatta her iyiliğin ve güzelliğin başı sağlık, sağlığın başı ise temizliktir. Geçmişte olduğu gibi bugün de salgın hastalıklar, yeryüzünü dolaşmaya devam ediyor. Dünyanın dört bir köşesini tehdit eden virüsler, toplu kayıplara sebep oluyor. Rabbimize şükürler olsun ülkemizde bir vakaya rastlanmadı. Ama kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için hepimize sorumluluk düşüyor.

Çeşitli virüs salgınlarından etkilenmemek için tedbiri elden bırakmayalım. Temizlik kurallarına her zamankinden daha fazla riayet edelim. Ellerimizi günde birkaç defa sabunlu suyla ovalayarak yıkayalım. Ellerimiz kirli iken gözümüze, burnumuza ve ağzımıza dokunmayalım. Bedenimizin zayıf düşmemesi için bol sıvı tüketelim. Dengeli beslenelim ve düzenli uyuyalım. Hapşırırken ya da öksürürken bir mendille, mendil yoksa dirseğimizin içiyle ağzımızı kapayalım. Yaşadığımız mekânları sık sık havalandıralım. Dinimizin haram kıldığı ve bedenimizi hastalıklara açık hale getiren sigara, alkol, uyuşturucu ve benzeri zararlı maddelerden uzak duralım.

Peygamber Efendimiz, “Hastalıktan önce sağlığın kıymetini bilmeyi” bize tavsiye etmiştir. Bazen Peygamberimizin bu uyarısını unutuyoruz. Sıhhatli bir

bedene sahip olmanın değerini ancak kaybettikten sonra anlıyoruz. Oysa temiz yaşamak ve sağlığımızı korumak öncelikle bizim görevimizdir. Tedbir bizden, takdir ise Cenâb-ı Hak’tandır. Unutmayalım ki Peygamberimiz şöyle buyurur: “Allah güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerem sahibidir; cömertliği sever.”

Yüce Rabbim, başta ülkemiz ve İslam beldeleri olmak üzere tüm insanlığı salgın hastalıklardan, bela ve musibetlerden muhafaza buyursun.

Şu an sınır ötesinde istiklal ve istikbalimiz için şanlı bir mücadele veren kahraman ordumuza zafer nasip eylesin. Âmin!



MADEM ÖYLE, İŞTE BÖYLE

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 04.03.2020 07:48:20 | Görüntüleme : 457
İdlip’te Rusya tarafından, Regaip Kandilinde insafsızca 33 askerimizin şehit edilmesi Milletimizi derinden üzmüştür.

 Türkiye düşmanları, Kahramanlarımıza karşı bu yanlış hareketi bilerek yapılmışlardır. İnsanlarımız, Şanlı Al Bayrağımızın eşliğinde birlik ve beraberliğin en güzel örneğini göstermişlerdir. Daha da ileri gidilerek ambülânslar bile topa tutulmuştur. Bunun arkasında Suriye ve İran’ın olduğu muhakkak. Rusya’nın yaptığı havadan sudan açıklamalar gerçekten uzaktır. Nato’nun yaptığı toplantı göstermelikten başka bir şey değildir. Birleşmiş Milletler, olanı biteni seyretmekte, hiçbir icraat göstermeyerek tarafsızlığına gölge düşürmektedir.

Mültecilerin her sıkıntısını Türkiye çekmiş, kapılar açıldığında insanlık dışı hareketlere girişenlerin foyaları ortaya çıkmıştır. İnsan hakları sloganları sadece lafta kalmıştır. Sığınmacılar konusunda, Türkiye haricinde kimse vazifesini yapmamıştır. Söz verilmesine rağmen maddi miktar, maalesef Ülkemize gönderilmemiştir.

Olaydan önce koordinatlar bildirilmiş, ilk atıştan sonra da uyarılarımıza rağmen üzücü hadise maalesef gerçekleşmiştir. Türkiye’nin çok yakınımızdaki bölgede bulunmasının nedeni, terör devleti kurma çabalarına engel olmaktır. Bu sayede sınır bölgesindeki illere tedirginlik vermenin önüne geçilmiştir. ABD ve Rusya’nın petrol için uzaklardan gelerek bulunması ilgi çekici bir durum. Kimse, ABD ve Rusya’nın Suriye’de ne işi var diye sormuyor. Çok öncelerde hazırlanan senaryo uygulanmaya çalışılmaktadır. Tavşan kaç tazı tut taktiği işin başka bir yönü.

Bir askerimizin şehit olmadan önce ailesine yazdığı mesaj, neden orada olduğumuzun en güzel şekilde açıklamaktadır. Hazımsızlık içerisinde bulunan Suriye Rejimine karşı ne gerekiyorsa yapılmıştır. Yapılmaya da devam edilmektedir. Belirlenen yerler, bombardıman atışına tabi tutulmuştur. Yaptıkları yanlarına kar kalmamıştır. Adeta yerin dibine batırılmışlardır. Hainler neye uğradıklarını şaşırmışlardır. Rejim unsurları yaptıkları yanlışlıkların neye mal olduğunu bizzat yaşamışlardır. Madem öyle, işte böyle. Yaptığın kalleşliğin sonucuna katlanırsın. Şehitlerimizin kanları hiçbir zaman yerde kalmayacaktır.

22 Ekim 2019’da imzalanan Soçi Mutabakatında belirlenen 10 madde tam ayrıntılarıyla uygulanmalıdır. Hiçbir ülke hesap peşinde olmamalıdır. Uluslar arası hukuktan kaynaklanan her şey yerine getirilmelidir.

Şehitlerimizin kanları yerde kalmayacaktır. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, Gazilerimize acil şifalar diliyorum. Vatan sizlere minnettardır.



HELAL KAZANÇ VE ALIN TERİ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 28.02.2020 12:27:03 | Görüntüleme : 403
Yüce dinimiz İslam, tembelliğe, sorumsuzluğa ve çalışmadan kazanmaya izin vermez. Her insanın alın teri dökerek, el emeğiyle, göz nuruyla çalışarak kazanmasını ister. Resûl-i Ekrem’in, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir şey yememiştir” hadisi bu hususa işaret eder.

İslam, bizi Allah’ın helal ve temiz nimetlerine davet eder. Haram ve kötü şeylerden kaçınmamızı emreder. Yemede, içmede, giyinmede, alışverişte, çalışmada, hâsılı hayatın her alanında helal olana yönlendirir. Zira helal ve haramlar, “hudûdullah” yani Allah Teâlâ’nın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara riayet etmek insanı dünyada huzurlu, ahirette ise mutlu kılar.

Dinimiz, hukukun ve ahlakın ilkelerini tanımayan, toplumun dirlik ve düzenini bozan haksız ve gayri meşru kazanç yollarının tümünü yasaklar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, Medine çarşısında dolaşırken bir satıcının buğday çuvalına elini daldırmış, üst kısmının kuru, alt kısmının ise ıslak olduğunu görünce satıcıyı şöyle ikaz etmiştir: “İnsanların görmesi için ıslak olan kısmı üste koyman gerekmez miydi? Bizi aldatan bizden değildir.”

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Allah’ın size verdiği helal ve temiz rızıklardan yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.” Mümin, Rabbine gönülden bağlıdır. O’nun emirlerine uyar. Yasaklarından uzak durur. Kazancını meşru yollardan temin eder. İşini, sorumluluğu ağır bir emanet olarak görür. O bilir ki helal kazanç berekettir. Helal ile yetinmek insanın kurtuluş reçetesidir. Haramla varılacak nokta ise ancak hüsrandır.

Maalesef günümüzde kısa yoldan ve emek sarf etmeden kazanmak başarıymış gibi gösterilmektedir. Hâlbuki kul hakkına riayet etmeden, kamu malını zarara uğratarak kazandığını sanmak aslında kaybetmektir. Aldatarak, hile ile insanları kandırıp haksız kazanç elde etmek inancımızla asla bağdaşmaz. Mümine düşen, alın teriyle yetinmek, rızkını helal yoldan temin etmek için çalışıp çabalamaktır. Gayret müminden, rızık ise Allah’tandır. Rabbimiz, kendi rızası yolunda harcanan hiçbir emeği karşılıksız bırakmaz.

Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah’tan sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı elde

etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helal olanı alın, haram olanı terk edin!”

Resûlullah’ın bu tavsiyesine uyarak Rabbimizden helal rızık isteyelim. Helalinden kazanıp helal yollarda harcamaya, harcarken ölçülü olmaya gayret edelim. Unutmayalım ki alnımızın teriyle helalinden kazandığımız bir lokma, yuvamıza huzur, ömrümüze bereket katacaktır.



YAKLAŞAN ÜÇ AYLAR

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 21.02.2020 07:56:09 | Görüntüleme : 538
Yüce Rabbimizin sayısız lütuf ve ihsanı ile ömrümüze bereket, ruhumuza sükûnet katan üç ayların gölgesi üzerimize düştü. Önümüzdeki Salı günü Recep ayına kavuşmuş olacağız. Perşembe gününü Cuma’ya bağlayan gece ise inşallah Regaip gecesini idrak edeceğiz.

Bizleri bu manevi günlere ulaştıran Cenâb-ı Allah’a hamdü senalar; ümmetine ibadet ve itaati, tevbe ve istiğfarı, dua ve niyazı öğreten Resûl-i Ekrem’e salât ve selam olsun.

Üç aylar, gafletten uyanmanın, kulluk bilinciyle arınmanın adıdır. Üç aylar, her yıl heyecanla gelişini beklediğimiz nadide zamanlardır. İlahi rahmet ve mağfiretin varlık âlemini kuşattığı, müminlerin topluca ibadete yöneldiği aylardır.

Rabbimizin kulları için açtığı sonsuz lütuf kapılarının ilki Recep ayıdır. Bu ay, Cenâb-ı Hakk’a iman ve ilticamızın, Resûlüllah’a itaat ve muhabbetimizin nişanesidir.

Recep ayında, iki mübarek gece gönül hanemize misafir olur. Bunlardan biri Regaip gecesidir. Regaip, bütün istek ve arzularımızı Allah’ın rızasına bağlamaya çalışmak demektir. Bu gece, akıp giden hayatımızda asıl kazancımızın Rabbimize yönelmek, kulluk sözümüzü tutmak olduğunu bize öğretir.

Diğeri ise Sevgili Peygamberimizin ümmetine emaneti olan Mescid-i Aksa ile bütünleşen Miraç gecesidir. Miraç, maddi heveslerden manevi değerlere geçmeyi, fani olandan baki olana yücelmeyi bizlere hatırlatır.

Recep ayından sonra, ruhen ve bedenen Ramazan’a hazırlandığımız Şaban ayı karşılar bizi. Şaban’ın ortasında parlayan Berat gecesi, kederden ve ilahi cezadan kurtulmanın, af ve afiyete kavuşmanın Allah’a kullukta gizli olduğunu hatırlatır bize.

Üç ayların sonuncusu, evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ise cehennemden kurtuluş olan Ramazan-ı şeriftir. Ramazan; oruç, Kur’ân, infak, zekât, arınma ve tefekkür ayıdır. Ramazanın son günlerinde kadrini bilenler için bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihya ederiz. Ve nihayet Rabbimize itaatkâr bir kul olmanın mutluluğuyla bayrama erişiriz.

Rabbimize gönülden bağlanmak, O’na hakkıyla ibadet etmek ve güzel ahlaka uygun bir hayat sürmek için üç ayları fırsat bilelim. Hata ve günahlarımıza tevbe edelim. Varsa kötü alışkanlıklarımızı terk edelim. Haktan ve hakikatten, iyiden ve güzelden yana yeni bir sayfa açalım. Mahzun gönüllere neşe ve sevinç taşıyalım. “Ben” duygusundan sıyrılıp “biz” olmanın şuuruna varalım. Böylelikle dünyada ve ahirette huzura erelim.

Bu vesileyle mübarek üç ayların ve Regaip gecesinin milletimize ve ümmet-i Muhammed’e hayırlar getirmesini Yüce Rabbimden niyaz ediyorum. Cenâb-ı Hak, Recep ve Şaban ayını bizim için mübarek kılsın ve bizi Ramazan’a kavuştursun.



ÇOBAN DÜDÜĞÜ ÇALDI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 17.02.2020 06:52:26 | Görüntüleme : 485
Osmanlının son döneminde Konya’nın Hadim ilçesinde medresede müderris olan Hadim Hoca öğrencilerine ders anlatırken ikide bir “Çoban düdüğü çaldı, çoban düdüğü çaldı.” dermiş.

Yine bir gün böyle içli içli söyleyince, bir talebesi dayanamamış ve “Hocam çoban kim? Düdüğü niye çalmış? Anlatır mısınız?” diye rica edince, derin bir ah çekerek başlamış anlatmaya:

“İstanbul’da uzun yıllar tahsil gördüm. En son müderris (öğretim görevlisi) oldum. Tahsilim sırasında ticaretle uğraşan Kayseriliyle samimi arkadaş olduk. Benim tayinim memlekete çıktı. Arkadaş da Kayseri’ye gidecekti. Beraber yolculuk yapmaya karar verdik. Ziyaret maksadıyla Bursa üzerinden geldik. Emir Sultan Hazretleri’ni, Üftade Hazretleri’ni ziyaret ettikten sonra yola koyulduk. Şehirden çok uzaklaşmıştık. İkindi namazı vaktiydi. Kayseriliye ‘Sen, müezzin ol. Ben de imam olayım.’ dedim. Güzel ezanımızı güzel okudu. İleriden ezanı duyan bir çoban geldi. Ben imam, Kayserili arkadaşım müezzin, çoban da cemaat oldu. Beraber namazı kıldık. Bu ıssız dağın başında, bu şekilde namazımızı kılınca ‘Arkadaşlar! Sırasıyla herkes sesli şekilde Allah’a dua etsin, diğerleri de âmin desinler. Belki Allah, dualarımızı kabul ediverir.’ dedim.

Onlar da kabul ettiler. İlk ben dua ettim. Bu zamanda öğrenci bulmak çok zor. Açılan birçok medrese öğrenci bulamadığından kapanıyor. Ben de öğrencisiz kalırım, okuduğum ilim boşa gitmesin diye, ‘Allah’ım benim bulunduğum medreseye çok miktarda öğrenci gönder. Adım her tarafa yayılsın.’ diye dua ettim. Onlar da âmin dediler. Kayserili arkadaş da ‘Allah’ım bu devirde ticaret yapmak çok zorlaştı. Benim önümü açıver. Öyle ki günde benim dükkânıma kırk deve mal insin ve hepsi satılsın.’ diye dua etti. Biz de âmin dedik. Sıra geldi o tanımadığımız çobana, çoban ellerini kaldırdı, içli bir şekilde ‘Allah’ım ilmim yok ki senden öğrenci isteyeyim. Ticaretten hiç anlamam ki senden dükkânlar dolusu mal isteyeyim. Allah’ım şu fakir, garip kulunu sevdiğin peygamberin Hazret-i Muhammed’e yarın komşu eyle.’ diye dua etti, biz de âmin dedik. Daha sonra ayrıldık. Ben bu duayı unuttum gittim. Yıllar sonra Kayserili arkadaştan bir mektup geldi. Mektubunda, selam ve hal hatırdan sonra şunları yazmış: ‘Şu anda birçok esnaf arkadaşım zarar ederken, benim dükkânıma günde ortalama

kırk deve mal iniyor ve o gün satılıp bitiyor. Elimi attığım her şey adeta altına dönüşüyor. Aklıma hep o yaptığımız dua geliyor. Senin halin nice?’ Arkadaşım böyle deyince etrafıma bir baktım. Beldemizdeki diğer bütün medreseler, talebe bulamadığından bir bir kapanmış. Şu anda gördüğünüz gibi sadece bizim medrese açık. Hatta fazla gelen talebeleri geri çevirmek zorunda kalıyorum.

Arkadaşımın mektubunu aldıktan sonra duyduğunuz gibi “Çoban düdüğü çaldı.” cümlesini kullanmaya başladım. Çünkü ha üç yüz, ha üç bin, ha bir öğrencim olmuş; sonuçta hepsi birkaç günlük dünya için. Arkadaşımın dükkânına günde ha kırk, ha dört bin deve mal inmiş ve satılmış, sonuçta hepsi birkaç günlük dünya için. Oysa çobanın isteği... Çocuklar düşünebiliyor musunuz? Bütün dünya sizin olsa, yeriniz cehennem ise ne kıymeti var. Dünyada bir iğneniz olmasa, cennet sizi beklese daha ne istersiniz. Evet çocuklar! Çoban düdüğü çalmadı da ya kim çaldı?”

Haydi hayırlısı…



ALLAH İLE KUL ARASINDAKİ BAĞ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 6 ay, 2 hafta önce / 13.02.2020 12:34:20 | Görüntüleme : 525
Varlığımızın yegâne sebebi Allah Teâlâ’dır. O’nun “Ol!” emriyle, gökler ve yer arasındaki bütün varlıklar dünya hayatındaki yerini alır. Bizleri yoktan var eden; kudreti, ihsanı ve yardımı ile yaşatan; nimet verip sınayan O’dur.

Sabah uyandığımız andan gece uykuya varana kadar, aldığımız her nefeste, attığımız her adımda, verdiğimiz her kararda Allah’a karşı sorumluluğumuz vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şerifinde bu sorumluluğu şöyle anlatır: “Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı, kulların sadece O’na ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır.” Bunu yaptıkları takdirde, “Allah’ın kuluna azap etmemesi ve onu cennetine koyması” Cenâb-ı Hakk’ın mümin kullarına vaadidir.

Yüce Rabbimiz, samimiyetle kendisine iman eden kullarından razı olur. İmanında samimi olmak, gönülden ibadet etmeyi ve güzel ahlâka uygun yaşamayı beraberinde getirir. Mümin, Allah Teâlâ’ya olan muhabbetini, saygısını ve bağlılığını ibadetleri kadar, temiz ve nezih davranışlarıyla da gösterir.

Allah Teâlâ, mümin kullarının dua ve yakarışlarına icabet eder. Rızasına erişmek için çalışanları yalnız ve yardımsız bırakmaz. Kul her ne zaman ”Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyazda bulunsa, Rabbimiz de ”Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” müjdesiyle onu karşılar. Nitekim bir kutsi hadiste Sevgili Peygamberimiz, Cenâb-ı Hakkın şöyle buyurduğunu bize nakleder: “Ben, kulumun benim hakkımdaki zannı ne ise öyleyim. Beni andığında onunla beraberim. O beni kendi başına anarsa, ben de onu kendi başıma anarım. O beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. O bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim!”

İnsanoğlu kimi zaman nankör ve bencil, kimi zaman da aceleci ve gafil davranabilir. Biz kuluz. Bazen Rabbimizin bizi her an gördüğünü, duyduğunu ve bizden salih ameller beklediğini unutabiliyoruz. Günaha düşüyor, bilerek ya da unutarak hata edebiliyoruz. Yolumuzu kara bulutlar kapladığında, ayağımız kaydığında, gözümüze perde indiğinde pişman olacağımız işler yapabiliyoruz.

Ancak ne olursa olsun yegâne sığınağımız “merhametlilerin en merhametlisi” olan Yüce Allah’tır. O, affedicidir, affetmeyi sever. Merhamet ve mağfiret kapısını son nefesimizi verinceye kadar açık tutar. Kur’an-ı Kerim’de bize şöyle buyurur: “Ey kendilerinin aleyhine günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

Kur’an bizi uyararak şöyle diyor: “Allah’ı unutan ve bu yüzden de Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. ” Bu uyarıya kulak verelim. Rabbimizle aramızdaki kulluk bağını özenle koruyup güçlendirelim. O’na hakkıyla ibadet edelim; yalnız O’ndan yardım dileyelim. Rabbimize gönülden dua edelim. İşlediğimiz tüm günahlarımıza tevbe edelim. Unutmayalım ki kim Rabbini unutur ve Onunla arasındaki kulluk bağını koparırsa, Allah Teâlâ da onu rahmetinden uzaklaştırır. Dünyada yüreğine korku salar, ahirette yüzüne bakmaz ve onu büyük bir azaba uğratır.

Kalın sağlıcakla…