......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 294978

Bir verip iki kazanılan sevap!

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 3 hafta, 15 saat önce / 12.05.2020 10:42:30 | Görüntüleme : 1292

Peygamber Efendimiz zaman zaman kadınlara vaaz ederdi. Bu vaazların birinde onlara sadaka vermelerini emretmiş, verecek bir şeyiniz yoksa ziynet eşyanızı veriniz, buyurmuştu.

Başka rivayetlerden öğrendiğimize göre Peygamber aleyhisselâm bu konuşmalardan birinde hanım sahabilere yine aynı şekilde hitap etmiş, onlar da kollarındaki bilezikleri, kulaklarındaki küpeleri, parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp atmışlardı. Peygamber Efendimizin emriyle bunları toplayan Bilâl-i Habeşi’nin eteği ziynet takımlarıyla dolmuştu.

Yine bir rivayetten öğrendiğimize göre Peygamber Efendimiz Abdullah İbni Mesut’un hanımı Zeyneb’i Mescit’de görünce, ona hitaben:

– “Ziynet eşyanızdan bile olsa sadaka veriniz!” buyurmuştu (Müslim, Zekât 46).

Zeynep sanatkâr bir hanımdı. Elinden iş gelir ve para kazanırdı. Fakat kocası Abdullah fakirdi. Bu sebeple Zeynep kazandığını kocasına ve oğluna harcardı.

Buhari’deki bir başka rivayetten öğrendiğimize göre (Zekât 44), bir bayram günü Hz. Peygamber kadınlara vaaz ederken, onlara sadaka vermelerini emredince, Zeynep ziynet eşyasından bir kısmını sadaka etmek istedi. Kocası Abdullah İbni Mesut ise, onu kendilerine harcamakla sadaka sevabı kazanacağını söyledi. İbni Mesut Dört Halife’den sonra en iyi fıkıh bilen sahâbi olarak tanınmasına rağmen, Zeynep bu konuda iyice emin olmak istedi. Sadece kocasına ve oğluna değil, aynı zamanda kardeşlerinin yetim kalmış çocuklarına da yardım ediyordu. Acaba bu yardımları sadaka yerine geçer miydi?

İkisinin adı da Zeynep olan iki hanım sahabi, bu meseleyi bizzat Hz. Peygamber’e sorarak öğrenmek istediler. Bunlardan biri Abdullah İbni Mesut’un karısı Zeynep, diğeri Ebu Mesut el-Ensari’nin karısı Zeynep idi. İkisi de birbirinden habersiz Resul-i Ekrem’in evine geldiler. Peygamber aleyhisselâm’ı soru yağmuruna tutmanın Allah Teâlâ tarafından yasaklandığı dönemde olmalı ki, bu hanımlar Efendimizin huzuruna girmeye çekindiler. Nebiyy-i Muhterem Efendimiz pek mütevazi olduğu halde bütün sahabiler ona duydukları derin hürmet sebebiyle kendisini rahatsız etmekten çekinirlerdi. Huzuruna girince, sanki başlarında bir kuş varmış da onu ürkütmek istemiyorlarmış gibi saygıyla otururlardı. Derken Bilâl’in dışarıya çıktığını görünce sevindiler. Sorularını Hz.

Peygamber’e arz etmesini, fakat adlarını vermemesini istediler. Bilâl-i Habeşi onlara adlarını saklı tutacağına dair söz vermekle beraber, Resul-i Ekrem “Kim onlar?” diye sorunca, söylemek zorunda kaldı.

Efendimiz bu hanımlara verdiği cevapta, yakınlara verilecek sadakanın çok makbul olduğunu ve insana iki misli sevap kazandırdığını belirtti. Zira fakirlere sahip çıkılıp onlara yardım edilmesini emreden İslâm dini, aynı zamanda akrabanın korunup gözetilmesini de emrediyordu. Durum böyle olunca, bir insan sadakasını akrabaya vermekle, bu iki emri birden yerine getirmiş oluyor, bir taşla iki kuş vuruyordu.

Sağlıcakla kalın…



Annenin değeri

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 3 hafta, 3 gün önce / 09.05.2020 10:22:20 | Görüntüleme : 454

Musa Aleyhisselam bir gün: - Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi.

 

Musa Aleyhisselam'a şöyle vahyedildi.

-Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir kasap dükkânı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur.

Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona:

- Ben sana misafir geldim, dedi.

Kasap Musa Aleyhisselam’ı tanımıyordu. Ona -Hoş Geldin- deyip bir kenara oturttu. Dükkânda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin başköşesine oturtup çok ikramda bulundu. Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı. Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam' a ikram ederek dedi ki:

- Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye! Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.

Kasap Musa Aleyhisselam'ın yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.

- Niçin yemeğe başlamadınız?

Musa Aleyhisselam ; - "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem." dedi.

- Mademki merak ettin anlatayım:

Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.

Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:

- Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de amin dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin?

- "Annem, her hizmet edişimde Allah seni Cennette Musa Aleyhisselama komşu eylesin diye dua eder. Ben, hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki...

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :

- Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teâlâ gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i Alayı ve orada bana komşu olmayı kazandın. Kasap, hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

Ne mutlu annelerinin rızasını alabilenlere…



Falcılık ve fala baktırmak

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 15 saat önce / 05.05.2020 10:47:20 | Görüntüleme : 481

Fal ve falcılık; gaybdan haber verme, gelecek hakkında önceden fikir beyan etme temeline dayanmaktadır.

Tarihin her devrinde, her toplumda istikbali öğrenme teşebbüslerine, bunun çeşitli şekillerine ve değişik araçlarına rastlanmaktadır. Cahiliye Araplarında "ezlâm" denen fal okları, remiller, günümüzde yıldız, burç, kahve, bakla, iskambil kâğıdı, suya bakma, kitap açma vs. falcılığın şekil ve malzemesinin bir kısmıdır. Ayrıca çağdaş cahiliyede falcılık, medya aracılığıyla modern insanın günlük hayatına da girmiş bulunmaktadır. Günlük fallar yanında, gazetelerin yılbaşlarında, senelik fallar yayınlamaları, faldaki yalanın boyutlarını oldukça genişletmiştir.

Hurafe ve batıl inanışların hepsine birden savaş açmış bulunan İslâm, bütün çeşitleriyle falcılığı yasaklamıştır. "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), ezlâm/fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz." (En'âm: 6/90). Bu Ayet, fal oklarının şeytanın pis işlerinden olduğunu, kötülükte şarap içmeye, kumar oynamaya ve putlara tapmaya denk bir cürüm sayıldığını, kurtuluş için bunlardan uzak durulması gerektiğini çok açık bir şekilde bildirmektedir. Bir başka Ayette de: "... Ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı." (Mâide: 5/3) buyrulmuştur. Öte yandan "... Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını (başına neler geleceğini) bilemez. Yine hiçbir kimse nerede öleceğini de bilemez." (Lokman: 31/34) buyrulmakta, gelecekten haber vermeye kalkışmaktan ibaret olan falcılığın İslâm'da yeri olmadığı belirtilmektedir.

Peygamber Efendimiz de falcılıktan elde edilecek kazançtan mü'minleri nehyetmiştir. O halde fala bakmak, falcılık yapmak, fala inanmak, faldan kazanç temin etmek hiçbir surette Müslüman’a yakışmayan hareketlerdir. Özellikle hanımların bu konuya daha bir dikkat etmeleri, böyle boş ve haram şeylerle kendilerini aldatmamaları gerekmektedir. Falcılar bir şey biliyorlarsa, önce kendilerini kötülüklerden korusunlar.

Unutmayalım ki, aldatmak hainlik, aldanmak da ahmaklıktır. Bir sürü yalan ve tahmin içinde birkaç tanesinin mevcut duruma, ya da ileride olacaklara uygun düşmesi, falcıların gaybı bilmesi anlamına gelmediği gibi, onlara inanıp İslâm'ın temiz inanç esaslarından vazgeçmeye, Ayet ve Hadislere ters düşmeye değmez. Kim böyle bir değişmeye rıza gösterirse, dünyanın ve ahiretin büyük zararına uğramış demektir.

Kalın sağlıcakla…



EBREHE’NİN KÂBE’YE SALDIRMASI

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 4 gün önce / 01.05.2020 10:00:53 | Görüntüleme : 512


Kâbe’nin Araplar arasında önemli yeri vardı. Dince kutsal sayılmasından başka bulunduğu Mekke, Arabistan’ın ticaret merkezi olmuştu.

 Her taraftan insanlar akın akın buraya geliyor, burada panayırlar kuruluyordu. Halkı buraya çeken Kâbe-i Muazzama idi. Yemen’e hakim olan Habeş Valisi Ebrehe, San’a’da bir tapınak yaparak Arapları oraya çekmek istediyse de muvaffak olamadı. Nihayet Kâbe’yi ortadan kaldırmağa karar verdi. Habeşlilerden topladığı bir ordu ile Mekke’ye yollandı.

 

Ordunun önünde büyük bir fil bulunuyordu. Savaşta fil kullanmak âdeti eskidir. Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmağa geldiği haberi Araplar arasında duyuldu. Yer yer Ebrehe’ye karşı durmak isteyenler çıktı. Fakat dayanamadılar. Bu derme çatma gruplar Ebrehe’nin ordusuna esir oldular. Ebrehe Mekke’ye yaklaştığı zaman süvarilerinden birini keşif için ileri gönderdi. Bunlar Kureyşlilerin mallarından ne buldularsa yağma edip Ebrehe’ye getirdiler. Yağma edilen mallar arasında Abdülmuttalib’in 100 devesi de vardı.

 

Mekkelilerden bir heyet Ebrehe’ye ricacı gitti. Başta Abdülmuttalib bulunuyordu. Ebrehe niçin geldiklerini sordu. Abdülmuttalib alınan malların geri verilmesini istediklerini söyledi. Bunun üzerine Ebrehe: - Ben sandım ki, Kâbe’yi yıkmayayım diye ricaya geldiniz. Siz ise develerinizin derdinde!.

 

. Abdülmuttalib Ebrehe’ye şu cevabı vermiş: - Ben develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Kâbe’nin sahibi var. Onu, O korur.

 

Ebrehe malları iade etti. Sonra ordusuna yürü, emrini verdi ve koca fili ordunun önüne kattı. Bu sırada beklenmedik bir olay oldu. Havayı Ebabil kuşları kapladı. Ağızlarında ve ayaklarında taşıdıkları ufak taşları askerlerin üzerine atıyorlardı. Danelerin isabet ettiği yerler yara bere içinde kaldı. Askerler perişan olup dağıldı. Ebrehe canını zor kurtarıp Yemen’e döndü ve orada öldü, Kur’an-ı Kerim Fil Süresi’nde bu olayı anlatır.

 

Hayırlı günler…



YETİMLER, CENNET KAPILARININ ANAHTARIDIR

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 5 gün önce / 30.04.2020 09:11:14 | Görüntüleme : 226


Peygamberimiz (s.a.s)’in amcası Ebû Tâlib’in oğlu Cafer (r.a), Mûte Şavası’nda düşmanla kahramanca çarpışarak şehit düşmüştü. Bu kutlu sahabi, ardında üç yetim bırakmıştı.

 Allah Resulü (s.a.s), “kardeşim” dediği Cafer’in derin bir hüzün çökmüş evine geldi. Kendisi de bir yetim olan Kutlu Nebi, ailenin yürek burkan haline dayanamadı. Bir anneyi, bir babayı, bir eşi, bir dostu kaybetmek, artık onun hatıralarıyla yaşamak kolay mıydı? Ancak, hayat bir imtihandı ve imtihan geride kalanlar için hala devam ediyordu. Resulullah (s.a.s), “Bugünden sonra kardeşime ağlamak yok.” diye söze başladı ve “Getirin bana kardeşimin çocuklarını.” dedi. Cafer’in yetimleri, tıpkı annelerini kaybetmiş kuş yavruları gibi Efendimizin karşısına dizildiler. Allah Resulü, onları öpüp kokladı, bağrına bastı, başlarını okşadı, teselli etti; ömrü boyunca Cafer’in yetimlerine kol kanat gerdi ve onlar için her fırsatta dua etti. Çünkü yetimlerin halini anlayabilecek, yüreklerini okuyabilecek yegâne şahıstı Allah Resulü.

Sadece Cafer’in evlatları değildi Rahmet Elçisi’nin tükenmez şefkatinden nasiplenen yetimler. Enes, Beşir, Sehl ve Süheyl, Ebû Ümamenin yetimleri ve daha birçokları. Onlar, belki hayatın yükünü sırtlayan minik bedenli yetimlerdi. Ancak, onların her biri Resulullah’ın baba sıcaklığını, Hz. Aişe’nin anne şefkatini hissettiler. Peygamberimiz, şefkatle yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılacağını belirtti; yetime kol kanat gerenin de cennette kendisiyle yan yana olacağını müjdeledi. Bu bilinçle Efendimiz (s.a.s), her daim yetimlerin üzerine titredi. Çünkü “Rabbin seni yetim bulup barındırmadı mı?” diyerek ona önce yetimliğini hatırlattı Alemlerin Rabbi; ardından “Sakın yetime kötü davranma!” buyurdu. Rabbimiz, yetime sahip çıkmayı kullukta eşiği aşmak olarak nitelendirdi. Yetimin hakkını gasp edip malına el uzatanların da aslında karınlarını ateşle doldurduklarını bildirdi.

Yetimler, önceliklidir. Çünkü onlar, bizlere Allah’ın birer emanetidir. Bu çocukların bazısı şehit çocuklarıdır, bazısı annesini ya da babasını hastalığa, kazaya kurban vermiştir. Kimileri de daha çocukluklarını yaşayamadan şehirleri yıktığı kadar ruhları ve yarınları da yıkan savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmıştır. Yerlerinden, yurtlarından, aile sıcaklığından mahrum kalmışlardır. Anneleri, babaları artık yanlarında değildir… Onlar himaye edilmeyi herkesten çok hak ederler. Onlar Efendimizin yanındaki Enes olmayı arzularlar. Onlar, tıpkı yetim kalan Beşir gibi Allah Resulü’nden müjde almayı umut ederler.

Yetimler, belki merhametten yoksun bir evde, belki bir yetiştirme yurdunda, belki de bir sokak başında kendilerine uzanacak bir şefkat, bir merhamet eli beklerler. Kendilerini hayata bağlayacak, yarına dair ümitlerini diri tutacak bir ışık gözlerler. Onlar, hepimizin yetimleridir. Her birimiz onlardan sorumluyuz. Kendilerine sahip çıkıp, yüklerini hafifletmekle mükellefiz. Onların, kendileriyle barışık, dinine, milletine ve bütün insanlığa faydalı bireyler olarak yetişmeleri konusunda her birimize düşen görevler var. Hemen yanı başımızda zararlı alışkanlıkların pençesine tutulmuş her bir yetim, kimsesiz, yalnız ve garibin içler acısı hali hepimizin derdi olmalıdır.

Bu günler, Rabbimizin mağfiretinin üzerimize sağanak sağanak yağdığı günlerdir. Böylesi bir zamanda teslimiyetimizle, ibadetlerimizle, iyiliklerimizle Allah’ın mağfiretine nail olmanın yollarını aramalıyız. Oruçlarımızı günahlara kalkan, imsakimizi kötülüklere kilit, iftarımızı güzelliklere anahtar yapabilmeliyiz. Yaşadığımız her dem evlerden evlere, gönüllerden gönüllere iyilik taşımak için seferber olmalıyız.

Unutulmamalıdır ki, iyilik sadece bir fakirin eline üç beş kuruş para sıkıştırmak değildir. İyilik aynı zamanda yalnıza arkadaş, yorguna dayanak, garibe sığınak, muhtaca imdat olmaktır. Hiçbir çocuk sokakta kalmasın, hiçbir yetim himayesiz kalmasın, hiçbir mülteci, muhacir aç açık kalmasın diyerek başkaları için koşturabilmektir iyilik. “Kardeşimi ne kadar düşünürsem, kendime o kadar iyilik etmiş olurum” bilinciyle dünyayı birbirimize yaşanılır kılmaktır iyilik.

Kalın sağlıcakla…



HELALLEŞMEK

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 6 gün önce / 29.04.2020 09:01:20 | Görüntüleme : 203

Ölümlü dünya, bugün varız yarın yokuz. Ne kadar yaşarsan yaşa, bir varmış bir yokmuş. İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri gerekir.

 Helalleşmedeki helâl kelimesi, haram'ın karşıtı olan helâl ile aynıdır. Ancak haram'ın karşıtı olarak kullanıldığında helâl kesin bir durum belirttiği halde, helalleşme olayında bir izafilik, göreceli bir özellik belirtir. Helalleşmeden sonra kulun hakkı ortadan kalkmakla birlikte, helâllik dilemeğe yol açan fiil helâl hale gelmiş olmaz. Yani ortada bir haramı helâl haline getirme durumu yoktur, yalnızca kişinin yapılan şeyden dolayı kendi hakkından vazgeçmesi hadisesi vardır. "Helalleşme ile zalim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah'ın haram kıldığı şeyden hasıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir" (Tecrid-i Sarîh, Tercümesi, VII, 376) 

Borcun ödenmesi, yükten kurtulmak, düğümü çözmek gibi anlamları taşıyan helâl kelimesinden türetilmiş olan (istihlâl) helalleşme, insanın kul borcundan kurtulması yollarından biri olarak Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından tavsiye edilmiştir. Nitekim bu konuda Rasûlullah (s.a.s) "Kimin uhdesinde (bir din) kardeşinin nefsine yahut malına tecavüzden doğan bir hak bulunursa, dinar ve dirhem bulunmayan (kıyamet gün gelmez)den evvel bu gün dünyada mazlumdan o hakkı helâl etmesini istesin (yoksa) zalimin salih ameli bulunursa o amelden zalimin zulmü miktarınca alınır (da mazluma verilir). Eğer zalimin hasenatı bulunmazsa, mazlumun seyyiâtından alınıp, zalim olana yükletilir" (Tecridî Sarih Tercümesi, VII, 375, 376,1090 nolu Hadis) buyurarak helalleşmenin önemi ve soncu üzerinde durmuştur. 
Helalleşmenin dünyada yapılmaması durumunda, âhirette gerçekleşeceğini de yine bir Buhâri rivâyetinden öğreniyoruz: "Kıyametle mü'minler Cehennem (üzerindeki sırattan) kurtulduktan sonra Cennet ile Cehennem arasındaki (ikinci bir) köprüde durdurulurlar. Burada, dünyada aralarında bulunan (ufak tefek) mezalimden bir birlerinin hakkını vererek hesaplaşıp, paklanarak arındıkları zaman bunların Cennete girmelerine izin verilir" (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, VII, 353-354, 1085 nolu Hadis). 
"Kıyamet gününde bütün haklar sahiplerine verilecektir. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyundan kısas alınacaktır" (Tirmizi, Sifatu'l Kıyâme, I) haberi de, kul hakkının ve dolayısıyla bundan kurtarıcı helalleşmenin önemini ortaya koyar. 
Helalleşme yoluyla gidilecek, çözümlenebilecek kul hakkı öylesine önemlidir ki, Allah Rasûlü "Şehidlerin kul borcundan başka bütün günahları mağfiret olunur" (Tecridi Sarih Tercümesi, VII, 349, 1084 nolu Hadis) buyurarak bu önemi haber verir. 
Helalleşme ihtiyacı içindeki kimseleri, Allah'ın Resulü "müflis" olarak niteleyip, bunların durumunu şöylece anlatmıştır: "Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât ile gelir. Ama şuna sövmüş, buna iftira etmiş, onun malını yemiş, berikinin kanını akıtmış, ötekiyi dövmüştür de, sevabından bir kısmı şuna, bir kısmı buna verilir. Üzerindeki kul hakları ödenmeden önce hasanât-ı tükenirse, onların günahlarından alınıp, buna yüklenir ve sonra cehenneme atılır" (Buhari, Edeb, 102). 
Helalleşme, öteki dünyadaki iflâstan kurtulmak için, bu dünyada insanlardan haklarını helâl etmelerini dileme ve böylece borçtan kurtulma yoludur. 

Sağlıklı günler…



Ramazan Ayı

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 1 hafta önce / 22.04.2020 09:35:08 | Görüntüleme : 468
Mübarek üç aylardan sonuncusudur. Kur’ân-ı Kerim’de adı geçen ve değerine vurgu yapılan yegâne ay ramazan ayıdır.

Orucun farz kılındığını bildiren ayetlerin hemen ardından ramazanın insanlara doğru yolu gösteren ve hakkı batıldan ayıran Kur’an’ın indirildiği ay olduğu belirtilir ve bu aya ulaşanların oruç tutması emredilir. Hadis kaynaklarında da Hz. Peygamber’den nakledilen, ramazan ayının fazileti, başlangıcının ve sonunun nasıl tespit edileceği, süresi ve bu aya mahsus ibadetlerle ilgili çok sayıda rivayet yer almaktadır. Resûl-i Ekrem, “mübarek bir ay” olarak nitelendirdiği ramazan ayı girdiğinde cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığını ve şeytanların bağlandığını inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahlarının bağışlanacağını haber vermektedir. Nitekim rivayetler ramazan geldiğinde Resûlullah’ın manevi yaşantısında fark edilecek derecede bir değişiklik meydana geldiğini, bu ayda Cebrail ile buluşup karşılıklı Kur’an okuduklarını, özellikle bu günlerde onun cömertliğinin doruk noktasına ulaştığını bildirmektedir.

Müslümanlarca sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak kabul edilen, büyük bir coşku ve heyecanla karşılanan ramazanın başlıca özellikleri şu şekilde sıralanabilir: 1. Kur’ân-ı Kerîm bu ayda indirilmeye başlanmış olup ayet ve hadislerde bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir gecesi de bu ayın içindedir. Bir ayette Kur’an’ın ramazan ayında, bir başka ayette mübarek bir gecede, bir diğerinde Kadir gecesinde inmeye başladığı haber verilmektedir. Kadir gecesi ramazan içinde mübarek bir gece olduğundan ayetler arasında bir çelişki yoktur. 2. İslâm’ın beş şartından biri olan oruç bu ayda tutulur 3. Hz. Peygamber’in inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek kılan kişinin geçmiş günahlarının bağışlanacağını bildirdiği ve kendisi de bizzat kılarak ümmeti için sünnet olduğunu gösterdiği teravih namazı bu aya mahsus ibadetlerdendir. 4. Malî bir ibadet olan fitrenin (fıtır sadakası) bu ayın sonunda ve bayramdan önce ödenmesi gerekir. Bu ayda yapılan diğer yardımların da öteki aylara göre daha sevap ve faziletli olduğuna dair hadisler vardır. Bu sebeple, ramazanda ödenmesi gerekli olmamakla birlikte Müslümanlar zekâtlarını bu ayda ödemeyi âdet haline getirmişlerdir. 5. Bu ayın sonunda itikâfa girmek sünnettir. Kaynaklar Resûl-i Ekrem’in ramazanın son on gününde itikâfa girdiğini ve bu âdetini vefatına kadar devam ettirdiğini, onun ardından hanımlarının da itikâfa girdiğini haber vermektedir. 6. Bazı hadislerde bu ayda umre yapanın hac sevabı alacağı diğer ibadet ve amellere de öteki aylara göre daha çok mükâfat verileceği bildirilmiştir. 7. Kur’an ayı denilen ramazan ayında çokça Kur’an okuyup tefekkür etmek müstehap kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in Cebrail ile karşılıklı Kur’an okumasına dayanan mukabele uygulaması da bu aya mahsus geleneklerdendir.

Ramazan ayının girmesi orucun vücûb sebebini oluşturduğundan bu ayın başlangıç ve bitişinin nasıl tespit edileceği hususu fıkıh kitaplarında geniş biçimde incelenmiş, günümüz şartlarında bu konuda izlenebilecek yöntemlerin belirlenip Müslümanlar arasında birliğin sağlanması amacıyla toplantılar düzenlenmiştir.

Salgın virüsten dolayı Camilerde beş vakit, cuma ve teravih namazı kılınamayacaktır. Ayrıca hiçbir yerde Ramazan programı düzenlenmeyecektir. Diyanet İşleri Başkanlığı kişilerin tek başlarına veya sosyal mesafeye uyarak aile fertlerinin evlerinde teravih namazı kılabileceklerini açıkladı.

Allah, salgın hastalıktan hepimizi korusun. Sağlıcakla k



Müslüman olmak…

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 17.04.2020 10:18:09 | Görüntüleme : 354
Sonradan Müslüman olan B. JOLLY isimli bir İngiliz kadın hatıratında şöyle demektedir:

“Ben İngilterede Hıristiyan olarak doğdum, İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hıristiyan’dım. Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bazı sualler oluşmaya ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dine inanmıyordum... Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslüman’la tanıştım. Bu Müslüman, sorduğum suallere o kadar güzel, o kadar mantıki cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslamiyet’le meşgul olmaya karar verdim. İslamiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına;

-Günde beş defa ibadet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibadet, fazla gelmez mi? diye sordum. O da bana;

-Sizin piyano çaldığınızı duyuyorum, müziğe meraklı mısınız? Diye sordu.

-Hem de çok, diye cevap verdim.

-Pek âlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?

-Tabii, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa iki saat piyano çalarım, diye cevap verdim. Bunun üzerine, Müslüman kadın;

-Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibadet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız, piyano çalma kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki her gün yapılan ibadet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir, diye cevap verdi.

Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lazımdır. Kalp, Beytullahdır. Bir eve sahibi sokulmazsa, eve de, sahibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felaketten kurtarmaktadır.

Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mâni kalmamış ve ben de İslamiyeti bütün ruhumla kabul ettim.”

Ne mutlu Tek Hak Din İslamiyeti seçenlere...



NİSAN YAĞMURU İLE GELEN ŞİFÂ

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 14.04.2020 11:16:18 | Görüntüleme : 323

Şifalı olan Rumi nisan yağmurları, Nisan ayinin 14 de başlar, Mayıs ayının 14 de biter. Bu zaman içinde yağan yağmurlara “Nîsân yağmuru” denir ve bir çok hastalığa deva olup bir çok faydası vardır

. * Yılanların zehiri, Balıkların incisi, Hatta bal arısının balı gibi pek çok harikulade nimet hep bu yağmurun suyundan oluşur. * Nisan yağmuru zahmetlere rahmet, dertlere devâ, hastalılara şifâdır. * Sular içerisinde en saf su Nisan yağmurunun suyudur. * Nisan yağmuru ile mayalanan yoğurt tutar. (Tecrübe ile de sabittir) * Nisan yağmurunda ıslanan yeni elbise çürümez. Saç dökülmez. Hele okunan! Nisan yağmuru suyu, Allâh’ın izniyle sar’a hastalığına şifâ, Ruh hastalıklarına deva, Ağrıları gidericidir. Nisan Yağmurunun faydalı ve şifalı olduğuna dair hadisi şerifler vardır. Nisan yağmuru hakkında Hadisi şerifler: Peygamber Efendimizden (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) rivayet olundu ki; "Cebrail (Aleyhisselâm) bana öyle bir ilaç öğretti ki, o ilaç sayesinde insanların doktorların ilacına hiç ihtiyaç kalmaz. Eshâbı Kirâm o ilaçtan bizede haber ver Ya Rasûlullah dediler: Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselâm) "Nisan yağmurunu toplayınız . Ona; 70 Ayetel Kürsi, 70 Fâtiha-i Şerife, 70 defa İhlâs-ı Şerif, 70 defa Felâk, 70 defa Nâs Sûresini 70 defa tesbih duâsını "Subhanallahi vel hamdu lillâhi ve lâ ilâhe illellâhu vallâhu ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil-azîm." Sonra yedi gün devamlı olarak sabah akşam birer bardak içiniz. Beni hak Peygamber olarak gönderen Cenabı Hakka yemin ederim ki,Cebrail bana dediki;Bu sudan içen kimsenin cesedinden , damarından, sinirinden, etlerinden o kimseye ağrı, acı veren rahatsızlığını Cenab-ı Hak giderir, O kimseye sıhhat ve afiyet verir. Yine Başka bir Hadisi şerifte: "Beni hak Peygamber olarak gönderen Allaha Yemin ederim ki, Çocuğu olmayan bir erkek, bu sudan hanımına içirse, Allahü Teâla’nın izni ile Hanımı hamile kalır. Hanımının başı ağrıyan bir erkek bu sudan hanımına içirirse, bu su ona sıhhat için yeterli olur. İçen kimsenin balgamını keser. Rüzgar ona zarar vermez. Çirkin haller kendisine isabet etmez. Bel ağrısından, karın ağrısından,şikayeti kalmaz.Alaca hastalığından korkmaz.göğüs ağrısı çekmez.kalbine gelen vesvese (evham) gönlünden çıkar gider. Kendini çok beğenmek, haset, kibir, düşmanlık, gıybet ve koğuculuk (gibi manevi hastalıklar dahil), dünyada yaşayan her fani (geçici)olanlar için Allahü Teâla’nın izni ile fayda vericidir."(tefsir-i Kebir.Kuran tefsiri)

Ayrıca, Kur'an-ı Kerim ve Ezan-ı Muhammedi okunurken, düşman korkusuyla karşılaşınca, yağmur yağarken ve zulme uğrayınca yapılan duâlar kabul olunur (Teberânî) Hz.Enes (Radıyallâhu Anh) anlatıyor :Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ile birlikteyken , yağmur yağmıştı, hemen başını açtı ve "Yağmur Rabbimin yeni yarattığı ve indirdiği Rahmettir" dedi. Diğer bir rivayette ise, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem)'in elbisesini açtığı bildirilmiştir. (Müslim 2/615,Ebu Davud 5/3309) Ebu Hureyre (Radıyallâhu Anh) anlatıyor: Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) ve sahabeleri senenin ilk yağmuru yağdığında, gökteki ilk damlalara, (değmesi için) başlarını açarlardı ve Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Şöyle derdi: "Yağmur, rabbimizin en son, ve yeni yarattığı bir mahluktur ve bereketi en çok olandır." (Ebu şeyh ,Ahlakun-Nebiyyi 823

NOT: Nisan yağmurunu alma şekli: Kap yüksek bir yere konmalı, yağmur direk kaba dökülmeli, oluktan olmaz.

Unutmayalım Nisan ayının on dördünde başlar, Mayıs ayının on dördünde biter.



Hz İsa (a.s) ve yılan hikâyesi

Yazar : Süleyman GÖKSU | Tarih : 1 ay, 3 hafta önce / 09.04.2020 15:46:35 | Görüntüleme : 441
İsa (a.s.) bir gün bir köye uğrar. Köyde bir elbise boyacısı vardır ki, bütün köylüler ondan şikâyetçidirler. Çünkü boyacı elbiseleri boyamak için bir yandan sularını kesmekte, bir yandan da boyalarla suyu kirletmektedir.

Köylüler toplanarak hep birden boyacıyı İsa (a.s.)’a şikâyet ederler:

– “Ey İsa! Bu adama öyle bir beddua edin ki gidişi olsun, fakat bir daha dönüşü olmasın.” Bunun üzerine İsa Peygamber de şöyle dua eder:

– “Allah’ım! O adama öyle siyah bir yılan musallat et ki, onu sokup öldürsün. Bir daha da gelmek nasip olmasın.”

Boyacı her zamanki gibi yine yanına üç ekmek alarak suyun kenarına gider ve elbiseleri boyamaya koyulur. Tam bu sırada yanında bir abid (kendisini Allah’a ibadete adayan bir kimse) beliriverir. Abid oradaki dağlardan birinde ibadetle meşgul olmaktadır. Boyacıya selam vererek ona,

– “Yanında yiyecek içecek bir şeyin var mı? Şu kadar zamandır ağzıma bir lokma ekmek bile koymadım. Kendisini görsem veya koklasam yine bana yetecek” diye çok aç olduğunu bildirdi.

Boyacı hemen elini çantasına atar ve bir ekmek çıkararak abide uzatır. Abid, – “Ey boyacı!” der. Allah (c.c.) senin günahlarını affetsin, kalbini günahlardan arındırsın.”

Boyacı ikinci ekmeği de uzatınca abid, – “Ey boyacı, Allah geçmiş ve gelecek günahlarını affetsin” der.

Bu defa da son ekmeğini uzatınca; – “Ey boyacı, Allah (cc) sana Cennette bir köşk nasip etsin” diye hayır duada bulunur.

Akşam olunca boyacı köye döner. Köylüler şaşkın şaşkın kendisini süzmekte ve neden ölmediğine hiçbir mana verememektedirler. Kesin olarak inanmaktadırlar ki, Allah yolunun temsilcisi olan bir Peygamberin bedduası muhakkak ki yerini bulmalıdır. İşte bu düşünceler altında köylüler toplanarak hep birden yine İsa (a.s.)’ın huzuruna varırlar. Durumu kendisine bildirince O da:

– “Çağırın onu bana” der. Çağırırlar, boyacı da gelir, İsa Peygamber kendisine şunu sorar: – “Ey boyacı, anlat bakalım bugün ne iyilik yaptın?”

Boyacı, su başında bir abide rastladığını, ona ekmeklerini verdiğini, her bir ekmek verişinde de ayrı ayrı duasını aldığını bir bir ortaya döker.

Durumu anlayan İsa Peygamber bu defa çantasını getirip açmasını söyler. Adam da çantasını getirerek açar. Bir de bakarlar ki çantanın içinde simsiyah bir yılan yatıyor. Herkes hayretle bakakalır.

İsa (a.s.) yılana yaklaşarak: -“Ey siyah yılan!” der. “Anlat bakalım, neden bu adamı sokup öldürmedin?” Yılan derin bir mahcubiyet içinde şöyle cevap verir:

“Ey Allah’ın Peygamberi! Dağdan birisi indi, ekmek istedi, boyacı da bütün ekmeklerini vererek onun karnını doyurdu. Karnı doyan adam boyacıya art arda üç hayır duada bulundu ki sormayın. Bir melek ayakta durarak devamlı “amin (kabul et ya Rabbi!)” diye yalvarıp yakardı.

İşte o sırada Allah c.c. bir melek göndererek demirden bir gemle benim ağzımı gemletti, ben de boyacıyı sokup öldüremedim.

İsa (a.s) sonunda boyacıya müjdeyi vererek şu tavsiyede bulunur: “Ey boyacı! Bundan böyle kendine yeni bir iş tut. Şüphesiz ki Allah c.c. seni affetti.”

Hayırlı ve sağlık günler…