......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 235213

İşi çığırından çıkarmak!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 1 gün önce / 13.03.2015 11:18:17 | Görüntüleme : 1418
Bu iddialarla ilgili olarak Akif Beki, Hürriyet Gazetesindeki köşesinde “paralel hezeyanlar” başlığıyla kaleme aldığı yazısında, “Şu sıra çok rastladığım üç zırvalık var ki hangisi daha zırva karar veremedim” diyor.

            Had bilmezliğin boyutuna akıl sır erdiremiyor Beki, şöyle devam ediyor:

            “Sadullah Ergin, kuruluşundan itibaren elini taşın altına sokmuş, grup başkan vekili ve Adalet Bakanı olarak AK Parti iktidarının yükünü çekmiş isimlerden biri. Ona bile, ‘paralelci’ yaftası yapıştıracak kadar ileri giden hükümet yanlıları türedi, hesap edin…

            Ne ara ‘dava’nın sahibi oldular da Sadullah Bey’i hesaba çekip sadakatini sorgulama konumuna geldiler, vallahi hayret. Yargıdaki paralel kadrolaşma Sadullah Bey’in eseriymiş, HSYK’nın olay bildirisinden haberi de onayı da varmış ama önceden bildiği halde Başbakan’dan saklamış vesaire…

            İnsaf birader, ‘Bulduğun yerde üstüne yürü’ ruhsatını verenler de mi görmez paralelcilerle mücadelenin nasıl çığırından çıktığını!” (Akif Beki, 3 Haziren 2014-Hürriyet)

            Anlaşılan o ki, bu uyarıyı da duymamış yahut duymamazlıktan gelmiştir.

            Ancak bu söylenenlerin ve yazılanların tümü, zat-ı muhteremi ilgilendirmese de Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan her bir yurttaşı yakından ilgilendirdiğini ve takip ettiğini bilmeli…

***

            Dönelim beyefendinin iddiasına; bu kadar çelişkilerle dolu bir iddianın ve onun doğrultusundaki bir tutumun tek bir amacı olabilir, o da;

            Kastro’dan mülhem Fidel’in ideolojisine uygun olarak paralel yapıyla uğraşıyorum, mücadele ediyorum ayağıyla önce hükümetin güvenini kazanmak, sonra önüne geleni “paralelci” yaftasıyla işini bitirmek…

            İşin esasında Tayyip Erdoğan’ın varlık sebebi olan hayat misyonuna tereddütsüz bağlı ve gözünü kırpmadan o yolda yürüyen bir yol arkadaşını, bir devlet adamını yok etmektir.

            “Hepinizin haberi olsun… bu belgeden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır…” cümlesi en doğru olanıydı. Evet bundan sonra, o ve onun taifesi, “adamlar” konuşuyor diye asla ve asla dinlenilmeyecek, onlara itibar edilmeyecek ve bir değer atfedilmeyecektir. Duruma göre keyfiliği seçenlerin vereceği bir haberin veya bir bilginin bir ciddiyetinin olmayacağı anlaşılmıştır.

***

            Anlatmaya çalıştığımız bütün bu hakikatler, güneş gibi parlarken, Fidel’in kankası olarak nitelendirilen Sevilay Yükselir de ondan farklı davranmıyor… O da insafsızca saldırıyor. İtham üstüne ithamlarda bulunarak...

            Oysa daha dün denecek bir zamanda, Sayın Sadullah Ergin’in Adalet Bakanı olarak görevde kalmasını, attığı twitlerde ısrarla söyleyen kendisi değil miydi? Ne oldu da bugün o sözlerinden çark ederek “Dün dündür bugün bugündür”  ölçüsüzlük girdabında kayboldu? İlkesizliği ilke edinmişlere güven duyulabilir mi?

            Yine çok yakınlarda Fatih Altaylı’yı karşısına alarak Türkiye’de başörtüsünün ne denli sinir bozucu ve can sıkıcı bir mesele olduğunu söylerken ona “Senin sinirlerin bozulmuyor mu?” diye sorması, ardından başörtüsü bulamadıkları için eline aldığı bir paçavrayı başına takıp takıştırırkenki istiskalci hali de belleklerde tazeliğini korumaktadır… Hele hele “Mahalle baskısı bana türban taktırırsa çeker giderim, dermişim.” Yayvan bir ağız istihzacı bir ifade tarzı ile gayri ciddi bir anlatımla konuya yaklaşımı… Sonra da “Fatih bey aslında Türkiye’nin çok daha önemli meseleleri var. Ekonomi dibe vurmuş. Türbanı bırakın da ekonomiye bakın…” demesi unutulur cinsten değildi.

            Bu olan bitene bakarsak, söyledikleri doğru, elbette “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak!”

            Hale bakın, bunlar nasıl bir ilişki içerisine girmişler, aralarında nasıl bir ortaklık oluşmuş, anlaşılır değil! Hayırda değil de şerde birliktelik kurma… Reva mı, uygun mu, yakışır mı?

            Fidel, Devrimci Karargâh Davası’ndan 15 yıl hüküm giyen Hanefi Avcı’nın avukatlığını yapıyor. Sevilay Yükselir ise, paralellerin mahkûm ettiği milliyetçi, vatanperver bir emniyet amiri olan bu adama yükleniyor, “Ya bu Hanefi Avcı beni de yakarsa?” başlıklı yazısında. Aralarındaki kankalığa rağmen onun adamına yüklenişine kimse bir mana veremiyor! Neden böyle oldu diye. Bu çelişkiyi kendilerinin de açıkladıkları yok. Onlar için mesele bu değil ki! Mesele, Sadullah Ergin’dir. Bu sebeple de üzerinde durmadılar! Ancak bunu kimsenin fark etmeyeceğini sandılar herhalde…

            Yükselir, Avcı’nın Soner Yalçın’a, alenen Can Ersever cinayetinde parmağı olduğu suçlamasını da yöneltmiş ve Hanefi Avcı hakkında olumsuz düşünce taşıdığını göstermiştir. Ayrıca, aynı yazıda,  “Ancak neden sonra bilmiyorum. Beni bir korku sardı. Tırstım."Yahu bu Avcı sakın ola ikinci kitabında filan 'Sevilay Yükselir beni aradı ve Soner Yalçın'la ilgili birtakım sorular sordu. Sanki birileri ona Soner'in 'Ersever cinayetinde parmağı varmış gibi imalarda bulunmuştu' diye yazmasın?" Ne yaparım ben sonra?..” diyerek ona güvenmediğini de belirtmiştir.

            Yorumlarında akıl ve mantık tatile çıkmış, onun yerini his, duygu ve hırs almış; o kadar ki, Bakana vurmak niyetiyle başladığı cümlelerin her bir kelimesinin ve harfinin Tayyip Erdoğan’a isabet ettiğini de görmedi. “Yargı darbesine hazır olun!!!” başlıklı yazısında;

            “Bence bu kabul edilemez fahiş bir hatadır ve derhal de bunun böyle olmasına sebep olanlardan hesap sorulmalıdır. Kimsenin böyle bir vurdumduymazlık içinde olmaya hakkı yoktur! Hiç kusura bakmasınlar ve bana maval okumasınlar…” derken R. Tayyip Erdoğan’ın “Ne istediniz de vermedik?” cümlesini bir mızrak gibi çuvala sığdıramadığı da bir gerçek. (devam edecek)



Akil insanların şehadetini de mi duymadınız?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 1 hafta önce / 04.03.2015 11:13:22 | Görüntüleme : 1437
Elif Çakır, 3 Ekim 2014 tarihli ‘Yetmez: Sadullah Ergin’i infaz edelim!’ başlıklı yazısında, Ahmet Taşgetiren’in 28 Şubat tarihli ‘Ah Tayyip Erdoğan’ başlıklı yazısından yaptığı alıntıda:

“2010 HSYK seçim süreci ve oluşan HSYK aday listesine ilişkin Ergin’in Başbakan Erdoğan’a ‘Başbakanım, 21 kişinin 13’ü Cemaatten, bir problem olmasın?” dediğini ve Erdoğan’ın ise cevaben “Olsun varsın canım, nasıl olsa hepsi alnı secdeye gelen insanlar değil mi? Ne diyeceksin yarın Allah’ın huzuruna vardığında? Ben alnı secdeye gelenlere güvendiğim için vuruldum mu?” demiş olması da…

Başbakan’ın onlara: “Ne istediniz de vermedik?” demesi de…

Ne Bakanın demeçleri, ne de onun hakkında basında yer alan değerlendirmeler Fidel’i ilgilendiriyor… İşin doğrusu, işine de pek gelmiyor. Şu söylenenlerin ve yazılanların hiç birini duymuyor, görmüyor;

“Tarihi nitelikteki tüm yargı reformları 12 Eylül referandumundan sonra gerçekleşti. O dönemde Ankara'da yaşanan kimi gelgitlerde bakanın kararlı tutumu ve ikna yeteneğiyle hükümet üyelerini nasıl etkilediğini ve girilen yoldan dönüşün olmaması için nasıl gayretler gösterdiğini, Ankara'nın nabzını yakından tutan arkadaşlar anlatıyorlar. İnsanlar yaşarken çoğu defa tarihin çarkından geçtiğini fark etmezler… Gerçekleştirilen tüm yapısal dönüşümler sadece bu ülkenin değil, tüm insanlığın da kaderini etkileyecek bir düzlemde gelişiyor…” (Osman Özsoy, ‘Heykeli dikilecek bakan’ 26.01.2012-Yeni Şafak)

“'Bu süreç (Çözüm Süreci) yerli malı bir süreç. Tamamen kendi içimizde cereyan eden bir süreç. Bu sürecin sonuç alma ihtimali bölgedeki bir takım dengelere etki edecektir. Bu dengelerin değişecek olması ihtimali, muhtemeldir ki belli noktalarda belli aktörleri rahatsız edecektir. Rahatsız olacak aktörlerin bu süreci engellemeye yönelik birtakım girişimleri olabilir. Biz bu süreci ne kadar kısa vadede, ne kadar kısa bir zaman diliminde gerçekleştirebilirsek, o sabote ihtimallerini o kadar azaltmış oluruz.” (Ali Saydam, 12.06.2014)

“Tam burada, Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in bir süre önce Milliyet'e ne dediğini hatırlayalım:

'Gizli kalan darbe girişimleri var!' (4 Kasım 2013) (Tamer Korkmaz, 06.12.2013)

“Ergin etkili ve etkileyici bir bakan... Adalet Bakanlığı'nda son derece iyi bir performans gösterdi. Tutarlı, açık, etkili bir bakanlık örneği sergiledi… Sadullah Ergin başkanı olduğu HSYK'da çıkan krizleri akıllı bir şekilde dindirmeyi, değişim sürecine tersten yapılacak müdahaleleri yine krizler çıkarmadan demokratik ve akılcı bir üslupla engellemeyi bildi… Daha önce yazdık eğer HSYK Seçim Yasası Meclis'ten geçtiği gibi çıksaydı, bugünlerde yaptığımız tartışmaları yapıyor olmayacaktık. Zira çoğulcu bir yapıyı öngören bu sisteme göre muhtemelen YARSAV'ın da başka grupların adayları da seçilmiş olacaktı. Ergin bu durumun seçimlerden çok önce altını çizen siyasetçi olmuştu…” (Ali Bayramoğlu, 27.10.2010-Yeni Şafak)

 “10 aydır, yani Çözüm Süreci'nin bu son kavşağında hiçbir gencimiz ölmedi…  Bunun için evet, Başbakan Erdoğan'a büyük bir teşekkür borçluyuz. Bu zor meselenin yükünü çeken Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay'a ve şu an akıl almaz bir saldırının hedefinde bulunan MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a, evet teşekkür borçluyuz… Erdoğan zor olana tevessül etmese, büyük bir risk almasa, Ergin, Atalay ve Fidan bu ateşten gömleği giymeyi kabul etmeseydi, bugün en az 400 tane daha yaslı evimiz olacaktı.” (Markar Esayan, 20.10.2013-Yeni Şafak)

“Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bakanlık görevini üstlenince, HSYK üyeleri yaşıyla alay etmişlerdi ama Türkiye'ye en köklü Anayasa değişikliğini hediye eden adam oldu…” (Abdülkadir Selvi, 11.10.2012-Yeni Şafak)

Hilal kaplan, KEKİK’i (Kenan Evren’i Koruyanları İzleme Komitesi) temsilen bir grupla Bakanı ziyaretlerinde, Bakan şöyle demiş: “1960 darbesinden bu yana bütün darbe mağdurlarına yönelik olarak 'devletin özrü' niteliği taşıyacak çeşitli düzenleme ve tazminatlar üzerinde çalıştıklarını da belirtmiş.” (Hilal Kaplan, 08.04.2011-Yeni Şafak)

2012’de cezaevlerindeki açlık grevleri nedeniyle Bakan Sadullah Ergin’in, “Mahkûmlara ‘Ses duyulmuştur. Bir tek kişinin burnunun kanaması bizim razı olacağımız bir sonuç değildir’ diyerek seslenen Ergin, devlet-vatandaş ilişkisinde "insan"dan yana bir tavır ortaya koyduklarını da göstermiş oldu.” (Hilal Kaplan, 26.10.2012- Yeni Şafak)

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili Amerika ve İsrail basınında yayınlanan haberlerle ilgili olarak, 'MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı gelecek nesiller hayırla anacak.' dedi. (Cihan|19 Ekim 2013-Yeni Şafak)

“Sadullah Ergin benim kahramanlarımdan. Adalet Bakanlığı'nda destan yazdı. Yazmaya devam edebilecek olması ne güzel.” (Hakan Albayrak,09.07.2011-Yeni Şafak)

"Başbakan Erdoğan kendisine, 'Cemaatin gidişatı iyi değil, garip şeyler duyuyoruz' diyen bakanına, 'sen dedikodulara bakma, alnı secdeye değen insandan bize zarar gelmez' demişti. (Abdullah Kuloğlu, timetürk.com, Yeni Şafak yazarı Ali Nur Kutlu’dan) (devam edecek)

 



İnsanın insafı kurumaya görsün!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 2 hafta önce / 26.02.2015 10:48:23 | Görüntüleme : 1387
Fidel’in en büyük iddiası, HSYK tarafından 26 Aralık 2013 tarihinde yayınladığı son derece sert ve hükümet tarafından “korsan bildiri” olarak nitelendirilen bildiriden Eski Adalet bakanı Sadullah Ergin’in haberdar olduğudur.

            Bunun belgesinin de olduğudur. Şöyle diyor: "HSYK 1. Daire Üyesi İsmail Aydın ve Gazeteci Sevilay Yükselir ile Abdurrahman Şimşek'in de olduğu toplantıda İbrahim Okur'un (I. Daire Başkanı) anlattıklarından hafızamda kalanları sizlere aktaracağım... Şöyle diyor Okur yaşanan gelişmelerle ilgili…”

            Sözde gönderilmiş bir mailden yola çıkarak Eski Bakanı “paralelci” yapma gayretine bakın siz! Bugüne kadar mevcut yapı, akla hayale gelmedik bin bir çeşit ayak oyunlarıyla, yalan ve dolanla kimleri harcamadı ki? Uzağa gitmeye hiç gerek yok; bizzat avukatlığını üstlendiği Hanefi Avcı’ya yüklenen iddiaların asılsızlığını yırtınırcasına neden ve nasıl savunduğunu bir açıklasın! Madem bilgi ve belgelerle meseleye bakıyor ve madem bu adamların verdikleri bilgi ve belgelere itibar ediyor o zaman Hanefi Avcı hakkındaki iddiaların hepsini kabul etmesi gerekmez mi? Kastrosu eksik Fidel, işine geldiği zaman bilgi, belge diyecek; ama işine gelmediği zaman da kıyametleri koparacak! Yok öyle yağma!

            Bu kadar önemli bir konuda bilgi verirken, “hafızamda kalanları sizlere aktaracağım…” diyerek bu konuya ne denli ciddi (!) yaklaştığını göstermiyor mu? Hafızasında kaldığı kadarıylaymış!.. Bizzat kendisinin verdiği bilgiler sanki çok tutarlıymış da… hafızasında kalanlarla bizleri bilgilendirecek!.. Vay yavrum vay! Bu camianın insanlarını hiç tanımadığı ne kadar da belli. Okuyan, sorgulayan camiayı…

            Bakana gönderilen mailde "Sayın Bakanım; Yargı dernekleri ile hâkim ve savcılar neden sessiz kaldığımız konusunda ayaklanmış durumda. Bu iki konuda sessiz kalınması kurulu zor durumda bırakıyor. Ekli uygun görürseniz basın açıklaması olarak yayınlayalım. Sizin için sıkıntı olacaksa genel kurul duyurusu olarak yayınlayabiliriz…”

            İyi ya işte, bu kadar dürüst bu insanları neden “paralel yargı” yaftası ile mahkûm ediyorlar. Oturmuş günlerce aleyhlerine program yapıyorlar. Demek ki Selam örgütü iddiası doğru(!) Başbakan, işbirlikçi; hükümet hain…vs vs.

            Ya bu adamlar birer yalan makinası veya dosdoğru insanlar. Önce buna karar vermeli. Sonra Bakanın ne olduğuna bakılır.

            Zat-ı muhterem, hükümet nezdindeki yerinden o kadar emin ki, tehdidindeki pervasızlığı içimizi acıtmadı desek yalan olur. Buna bu imkânı vermenin vebalinden cidden korkuyorum. “Bu daha başlangıç öyle şeyleri belgeleri ile açıklayacağız ki tüm bilinmeyenleri ortaya koyacağız… Paralel Yapının en önemli mensuplarını ne pahasına olursa olsun deşifre edeceğiz...”

            Adamın niyeti, azmi ve kararlılığı gözlerinden, sözlerinden ve yaslandığı meçhul güçten ve şimdiye kadar serdettiği delillerin ağırlığından(!) belli…

            “Hadi oradan Kastrosu eksik adam! Bakanı tahlil etmek, değerlendirmek, ona yer biçmek sana mı kaldı? Hadi oradan… Hadi oradan… Bu iş senin boyunu aşar!” demezler mi?

            Dağdan gelip bağdakini kovmanın tam da adıdır bu! Bu hokkabazlığın tutacağını mı sanıyor?

            O ki, Kastro’nun yollarında sek sek oynarken, Bakan, sadece kendisi değil, ailesiyle birlikte bu kutlu yolun yolcusu ve davanın en samimi neferi olarak hizmet etmeye gayret göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir.

            Adamın bütün sıkıntısı, bazı konularda, bir takım soruların cevabını bulamamış olmasıdır. Azıcık devlet terbiyesi ve geleneğini bilmiş olsaydı, her konunun Mahmutpaşa pazarı gibi ulu orta ortalığa saçılmayacağını da bilirdi. Ketum bir Bakanı da ancak tezvirat yıpratabilirdi ki, aleyhine geliştirilen hadiselerin de anlamı buydu…

            ***

            Bakanın sahip olduğu “devlet adamı olmak” gibi büyük meziyetler, Fidel’i hiç ilgilendirmiyor. Hatta ve hatta Bakan’ın iddiaları yalanlaması ve asla böyle bir bildiriyi onaylamadığını söylemesi de… Bakanın;

            “…2010 referandumundan sonra Türkiye'de HSYK'nın yapısı değişti. HSYK'nın yapısı değişirken maalesef bizim kurguladığımızdan farklı bir HSYK çıktı. Parlamentoda yapmış olduğumuz anayasa değişikliğinde çoğulcu bir HSYK oluşturmak üzere anayasa değişikliği yaptık. Yapmış olduğumuz anayasa değişikliğini, Cumhuriyet Halk Partisi, YARSAV ile beraber iptal için Anayasa Mahkemesi'ne taşıdı. CHP, tek oy sisteminin iptalini istedi. Şu saikle gittiklerini düşünüyorum; örgütlü tek yapı var Türkiye'de, YARSAV, 'yapılacak seçimlerde blok olarak biz beraberiz, dışarıdan başka kesim olmasın HSYK'da, tek oy sistemini iptal edelim ve farklı düşüncede insanlar HSYK'ya giremesin...

            Anayasa Mahkemesi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapılanmasındaki çoğulculuğu iptal etmiştir, çoğunlukçuluğun önünü açmıştır. Temenni ediyorum ki yakın gelecekte bundan dolayı şikâyetler olmasın... Bu tek oy sistemi iptal edilmeseydi, HSYK'da böyle bir yapı (paralel yapı) olmazdı…”  demiş olması da.

(devam edecek)



Geçiniz bunları, kimse yutmuyor..!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 3 hafta önce / 20.02.2015 10:54:08 | Görüntüleme : 1307
Önce şuradan başlayalım: Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin'i tanımayan var mı?

            Tabii ki hayır...

Neden? Çünkü o,  Recep Tayyip Erdoğan'ın hizmet kervanına rastgele katılmış biri değil ki, tanımayan olsun yahut tanıtılmaya ihtiyacı olsun. O, ona bühtanda bulunanlar gibi tombaladan da çıkmadı. O, bu davanın temelinde ve esasında vardı ve olmaya devam edecektir. O, Sadece Bakan olduğu zaman değil, Tayyip Erdoğan hapiste olduğu dönemde de vardı ve yanındaydı… Onu en çok ziyaret eden “Milli Görüş” il başkanıydı o.

            O, bu davanın en garip olduğu dönemde, milli görüş liderini hiçbir komplekse düşmeden büyük bir azim ve inançla destekleyen, Antakya halkı tarafından da sevilen esnaf bir babanın oğludur.

            Recep Tayyip Erdoğan, onu ve onun geçmişini tanımıyor, bilmiyor ve büyük bir gafletle bu paralelcinin eline düşüyor(!)mu diyecekler, öyle mi? Böyle bir iddiada bulunmak, Tayyip Erdoğan gibi bir liderin ferasetine ve basiretine hakaret olmaz mı? Mademki gerçeği çıkarmak gibi bir kaygıları var, çıksınlar bari bir araştırma yapsınlar. Sağına sorsunlar, soluna sorsunlar. İlişki ve diyalog içerisinde olduğu devlet adamlarına sorsunlar. Kime soracaklarını mı bilmiyorlar, hemen yardımcı olalım: Devlet adamlığı ve güvenirliliği tescil edilmiş (nasıl tescil olduğunu bilmiyorlarsa sorsunlar onu da söyleyelim) Emniyet genel Müdürü M. Celalettin Lekesiz'e sorsunlar. Daire müdürlerine sorsunlar…

            Adalet Bakanlığı, Bakan Yüksek Danışmanına sorsunlar. Neticede telekulakçıların dinledikleri arasında Bakan ve onun Yüksek Danışmanı da bulunmaktadır. Olur ya, kendi kendilerini dinlettiklerini(!) de iddia edebilirler bunlar. Araştırsınlar, incelesinler ve bilgi versinler. Araştırmayı onların adına bizim yapacak halimiz yok. Mademki kamuoyunu aydınlatmak için yola çıkmışlar, kaynaklarını bari doğru dürüst seçsinler. Sözde bitirmeye çalıştıkları yapıdan değil..!

            Ama zat-ı muhterem öyle yapmıyor. Yapmadığı gibi iddialı cümleler kurmaktan da geri durmuyor: “Bu daha başlangıç öyle şeyleri belgeleri ile açıklayacağız ki tüm bilinmeyenleri ortaya koyacağız… Paralel Yapının en önemli mensuplarını ne pahasına olursa olsun deşifre edeceğiz...”

            Breh breh breh! Savulun Komiser Kolombo geliyor!

            Nasıl yapacaklar bunu? Araştırarak mı, yoksa paralel dedikleri yapının kucağına oturarak mı?

            Bir tane delil söylesinler ki, küçük dilimizi yutalım hayretten. “Allah Allah!” diyelim “Nasıl olur? Helal olsun, adamlar boş konuşmuyor… araştırıyor ve ortaya koyuyorlar!” diyelim.

            Yok öyle bir çalışma. Böyle bir titizlenme de yok! İşin esasında böyle bir niyetleri de yok! Aktardıkları bilgilerin(!) tamamı, “paralel yapı” dediklerinden…

            Bu nasıl bir şey, Allah aşkına? Beraber olacaklar, onlarla düşüp kalkacaklar, her türlü bilgiyi(!) kulaklarına üfleyecekler, ardından büyük bir işe imza atmışçasına önlerine geleni “paralelci” diye yaftalayacaklar!

            Çok komik olmuyor mu? Yaptıkları, “Geçiniz beyler bayanlar bunları! Kimse yutmuyor bu hokkabazlıkları!” dedirtecek cinsten.

            Bu duruşlarından kimin paralelci olduğunun ifşası, itirafı ve ikrarı yok mu sizce?

            Kastrosu eksik Fidel, bugün şürekâsıyla birlikte arz-ı endam ettiği kanala, daha dün ağzına geleni sayıyor ve şok sözler söylüyordu. Hanefi Avcı ile ilgili haberlerde atv haber'de, olayın seyircilere bilinçli olarak yanlış aktarıldığını belirtiyordu. Yalan haber yaptığı ve tarafsız olmadığını iddia ettiği kanalda aylardır boy göstermekte bir beis görmüyor. Oysa,“Kılıçdaroğlu'na dansöz diyen bir kanal nasıl tarafsız olabilir!” demişti. (7 Mayıs 2014, Postmedya.com)

(DEVAM EDECEK)



Güler misiniz, ağlar mısınız?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 1 ay önce / 13.02.2015 10:40:26 | Görüntüleme : 1453
Allah'ın elçisi Hz. Muhammed (sav) buyuruyor: “Bizi aldatan bizden değildir.”

            Adı paralel yapı veya cemaat olan bir yapının yaptıklarını ve söylediklerini duydukça hayretler içerisinde kalıyoruz. Gün geçmiyor ki bu yapının profesyonel elemanlarının yeni marifetleri ortaya çıkmasın. Şimdi de yalan ve iftira dolu tutanaklarla yeni bir kumpasa imza atıyorlar.

            “İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında ele geçen belgelerde, paralel yapının kripto polislerinin kendilerinden olmayan ve üst düzey makamlara gelmiş polisleri görevlerinden etmek için kurdukları tezgah deşifre edildi. Ele geçen belgelerde özellikle emniyet istihbarat şubelerinde görevli müdürlerin paralel yapıya yakın isimlerden seçildiği ve bu kişilerin kendilerinden olmayan için yalan iddialar içeren tutanaklar tuttukları saptandı.” (3 Aralık 2014-Star)

            Savcı Muammer Akkaş'ın yalana tanık tutma çabasını da okuduk basında… Cumhuriyet Gazetesine molotofkokteyli atmaktan yargılanan Bedirhan Şinal, Ergenekon'un değil, polis çetesinin talimatıyla hareket ettiğini söyledi. Gazeteye atılacak el bombasını polis çetesinin kendisine verdiğini ancak bomba yerine molotofkokteyli attığını söyledi. Şinal, 17-25 Aralık darbe girişiminin savcılarından Muammer Akkaş'ın 11 Mart 2013 tarihinde, 2012'de Afyon'da yaşanan cephanelik patlamasında İlker Başbuğ ve Hurşit Tolun'u suçlaması için kendisine gizli tanıklık teklif ettiğini öne sürdü. Bu gelişmeler üzerine Bedirhan Şinal'e ifadesini değiştirdiği ve savcı Akkaş'ı suçladığı için dava açıldı. İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davasında, “Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “Silahlı terör örgütüne üye olma” suçlarından yargılanan Şinal “sanık” olarak yer alırken, Savcı Akkaş ise davaya müdahil oldu. (…)” (4 Aralık 2014- Sabah, Fatih Ulaş'ın haberi)

            Akkaş o kadar pervasız ki Şinal'a, “İfadeni hazırladım, gizli tanık ol kurtul!” demekten çekinmiyordu. (4 Aralık2014-Star)

            Daha önceleri, amaçlarına giden her yolun mübahlığına ve meşruluğuna dair fetvaları, defalarca Okyanus ötesinden aldıkları biliniyor. Allah'ın elçisinin getirdiği dinin bütün emir ve yasaklarına, bütün ritüellerine ters düşse de… Bu uğurda hepsi feda edilebilirdi.

***

            Basında yer alan bu haberleri, şunun için hatırlattım: Hükümeti destekledikleri iddiasında olanların bazılarının sergiledikleri tavırlardan, bu vahim hareketin vahim niyetini anlamadıkları, bu yüzden de gelişmeleri kavrayamadıkları anlaşılıyor. Eğer başka bir niyet taşımıyorlarsa…

            Biri çıkmış bir iddiada bulunuyor. İddianın sahibi hakkında kamuoyunun pek bir bilgisi yok. Kimdir, necidir? Erdoğan çizgisinin kadim tabanının büyük çoğunluğu, bu şahıs hakkında bir fikre sahip değil. Oysa iddiası, bu geniş tabanı ilgilendirmektedir.

            İşte böyle birisi çıkmış, bu davanın en temelinde yer almış, Erdoğan'ın en yakın yol arkadaşı ve herkesin sevdiği; kendisinin de yaptıklarıyla, icraatlarıyla gönüllerde yer etmiş birine dil uzatma cesaretini ve hadsizliğini gösteriyor! Durum bu açıdan vahim gözükmektedir. Bu durum karşısında bize düşen öncelikli olarak;

            “Yavaş gel, bir dur bakalım! Sen kimsin ve hangi hakla ve cesaretle konuşuyorsun? Bir defa seni tanımıyoruz. İn misin, cin misin? Nesin, necisin? Nerden gelip nereye gidiyorsun? Şöyle kendini enine boyuna bir tanıt da bilelim. Çünkü bu kadar iyi tanıdığımız bir insan hakkında ileri geri konuşup ahkâm kesiyorsun!” demek, sonra da konuşmamıza şöyle devam etmektir:  

            “Evet önce zat-i alilerini bir tanıyalım. Kendini bir tanıtsın bakalım. Kendisini bize nasıl tanıtacaksa bir görelim. Bu camianın içerisindeki yerini yani…”

            Böylesine hoyratça davranan ve konuşan birini tanımak hakkımız değil mi? Erdoğan'ın en yakın arkadaşı mıdır, yol arkadaşı mıdır, kimdir? Birlikte mi yürüdüler? Erdoğan hareketinin neresinde ve ne zaman yer aldı? Ne zaman katıldı bu kervana? Erdoğan nahak yere hapis yattığında onu kaç kere ziyaret etti? Zat-i alileri bildiğimiz kadarıyla avukattı. Neden avukatlığını yapmadı? Anlatsın anlatsın ki zihinlerde hiçbir kuşkuya mahal bırakmasın! Yoksa Erdoğan'ın yol arkadaşına bu kadar pervasızca saldırganlık gösteren kimsenin kimliği başka türlü nasıl öğrenilsin?

***

            İnanın kimse tanımıyor… Hakkında da kimse, öyle fazlaca bir bilgiye sahip değil. Ancak son günlerde yarattığı sansasyonlarla ismi duyurmasının dışında…

            Bütün okuyuculara ve TV izleyicilerine soruyorum:

            Siz Fidel'i nereden tanıyorsunuz? Veya ilk olarak nasıl tanıdınız?

            Eminim ki Hanefi Avcı'nın davasıyla ve onun avukatı olarak! diyeceksiniz.

            Başka?

            Televizyonda zaman zaman, Sevilay Yükselir ve Abdurrahman Şimşek'le yaptığı programlardan.

            Bu programlarda işlenen ana konu neydi?

            Tabii ki paralel yapı ve bu yapının ülke ve hükümet üzerinde oynadığı ve oynamaya çalıştığı oyunlardır.

            Peki, bütün bunlara rağmen bugün iddia edilen, yazılan ve söylenenlerin ana dayanağı nedir? Yani Okan, bugün bütün bu iddialarını hangi verilere dayandırıyor? Daha önemlisi kendisi hangi kaynağa yaslanıyor?

            Savaş açtığı, kötülediği, hatta ve hatta mücadele etmek üzere neredeyse bu amaçla yatıp bu amaçla kalktığı paralel yapının ana omurgasını oluşturan insanların verdiği bilgilere değil mi?

            Duruma bakın! Paralelin verdiği bu bilgilerden hareketle Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Paralel yapının önemli bir mensubu yani paralelci olmakla itham ediliyor!

Konu tam da bu. Yani, zurnanın zırt dediği noktadayız! Güler misiniz, ağlar mısınız?

(Devam edecek)



İslam’a sövme hürriyeti için yırtınanlar!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 1 ay önce / 04.02.2015 11:20:22 | Görüntüleme : 1588
7 Ocak 2015 Paris’teki Charlie Hebdo baskını ile ilgili olarak sağduyulu pek çok yorum yapılmıştır. Bunların başında Fransa Devlet Başkanı Hollande’ın sözleri provokatörlere bir tokat gibi inmiştir: “Fanatizmin asıl mağdurları Müslümanlardır…”

            Papa Francis ise bu provokatif hadisenin niyetini ve hedefini açıklar mahiyettedir: “Eğer iyi arkadaşım Dr. Gasparri anneme küfrederse bir yumruk yemeyi bekleyebilir…” dedi. (16.01.2015-Yeni Akit) Bunu söyleyen, artık saldırgan olarak nitelenebilir mi? Bir düşünsünler bakalım!

            Charlie Hebdo dergisinin kurucusu Henri Roussel, Peygamberimize hakaret içeren aşağılık karikatürleri yayınlatan ve saldırıda ölen genel yayın yönetmeni Stefan Carboneirre için, “Provokatif karikatürlerle kendisi dâhil 12 kişinin ölümüne sebep oldu.” dedi.

            Fransa’da solun önemli yayın organlarından Le Monde Diplomatique Dergisi’nin önde gelen yazarlarından Alain Gresh, “Ben Charlie değilim, çünkü onlar İsamofobik” dedi.

            Eski Fransız milli futbolcu Eric Cantona, “Asıl tehlike, bütün Müslümanların bu saldırganlar gibi olduğunu söylemek.” dedi. (17.01.2015-Türkiye) 

            Allah’tan aklıselim insanlar var da dünyayı birbirine katmak isteyenlerin oyunlarına gelinmedi. Olay olur olmaz terörü telin maksadıyla Paris’te büyük bir miting düzenlendi. Bu organizeye katılmamak mümkün değil. Ancak 12 kişinin ölümüyle ayaklanan malum dünya, böylesine büyük bir organizasyonu gerçekleştirirken, dünyanın dört bir tarafında öldürülen binlerce ve hatta milyonlarca masum insan için neden kılını kıpırdatmaz? Değil miting yapmak, kınamak bile aklına gelmiyorsa, siz bu işte bir ikiyüzlülüğün olduğunu düşünmez misiniz?

            Bir yanda, öldürülen 12 kişi için kıyametler koparılırken, diğer yanda,

            İsrail, her gün Gazzeliler üzerine ölüm kusuyor… İnsana olan nefretin boyutuna bakın ki, İsrail askeri, çocuğa önce benzin içiriyor sonra da ateşe veriyor… “Bu ne vahşet!” dedirtecek cinsten. Görmüyor musunuz insan, canlı olarak, cayır cayır yakılıyor… Neredesiniz ey Medyada Nefret Söylemi ile mücadele ettiğini(!) söyleyenler? İnsafınız kurusun, bu yapılanları görmeyeceksiniz de neyi göreceksiniz?

            İsrail, Gazze sahilinde oynayan 4 Filistinli çocuğun üzerine bomba yağdırıyor.

            Suriye celladı, her türlü silahla masum halkın üzerine ölüm saçtı ve saçmaya devam ediyor.

            Özgürlük getirmek vadiyle, öldüre öldüre Irak’ta neredeyse insan kalmadı…

            Mısır’da halkın kahir ekseriyetinin seçtiği cumhurbaşkanı darbeyle alaşağı ediliyor. Sisi diktatörü, halkın üzerine kurşun yağdırıyor, katliam yapıyor…

            Doğu Türkistan’da Müslümanlara hayat hakkı tanınmıyor…

            Müslümanların yaşadığı her yerde zulüm, katliam, dehşet ve ölüm… Nerede Paris meydanını dolduranlar? Yaşanan terörü mü beğendiremedik yoksa teröre kurban olanları mı? 

            13 Temmuz 2013 tarihli yazımızda da yazmıştık: Daha can alıcı bir örnek, Avrupa’nın göbeğinden… Srebrenitsa 11 Temmuz 1995’e kadar BM’nin güvenliği altında olan Müslüman bir bölgeydi. Sırp kasap Ratko Mladiç’e bağlı güçler buraya girmiş, binlerce çocuk, 8 bini aşkın Boşnak erkeği kamyonlara bindirilerek götürülmüş ve hunharca öldürülmüş, daha sonra da toplu mezarlara gömülmüştü. Geride ciğeri parçalanan, ağlamaktan göz pınarları kuruyan anneler kalmıştı…

            Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler adına görev yapan Hollanda askerlerinin kontrolündeydi. O sırada hiçbir müdahalede bulunmamış, aksine zulümden kaçan Boşnakları kendi elleriyle Mladiç’e teslim ederek ölüme göndermişlerdi…

             Katliamın sorumluları bugün hiçbir şey olmamış gibi törenlere katılıp timsah gözyaşları döküyorlar.

            Dünya, Müslümanları terörle özdeşleştirmeye çalışanların aklına gülüyor. Kötülüklerin anası olan İsrail’in estirdiği teröre “Savunma hakkı”  diye açıklama maskaralıklarını görüyor! Durumları bu kadar açıkken bugün, Müslümanlara ve İslam’a iftira etme yüzsüzlüğünde bulunabiliyorlar.

            Hatırlayın, Amerika’daki 11 Eylül faciasını. İkiz kulelerin vuruluşunu… Bunu Müslümanlara ihale etmeye kalkıştılar! Yemezler! O gün neden tek bir Yahudi mensubunun işe gitmediğini izah edebildiler mi? Edemediler! Manipüle etmek için çekmedikleri numara kalmadı. Yüzlerce masum insana terörist muamelesi uygulayıp hayatlarını kararttılar. Ailelerini perişan ettiler!

            “Benim adım Khan” filmini izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız! Şimdi de yeni bir oyun ve yeni bir tezgâhın peşindeler!

            İnsanı ve insanlığı bilmeyenler, hürriyet/özgürlük üzerinden ahkâm kesiyorlar.

            İsrail değil mi ki, CNN’nin 34 yıllık çalışanı, tecrübeli spikeri Jim Clancy’i İsrail aleyhinde bir tek tweet attığı, Paris saldırısından İsrail’i sorumlu tuttuğu için işinden eden?

            ABD merkezli yayıncı kuruluş CNN değil mi ki, canlı yayın esnasında Sderot’taki bir tepede, İsrail ordusu IDF’ın bombardımanını izleyen İsraillilerin, her bomba düşüşünde sevinç çığlıkları attıklarını Twitter sayfasında tepkili bir ifadeyle paylaştığı ve eleştirdiği için, muhabiri Diana Magna’yı görevinden alan? 

            Ne özgürlüğü, ne insan hakları? Bunların hepsi palavra! Bunların nezdinde bu kavramların bir kıymeti harbiyesi yok. Ancak kendi menfaatleri söz konusu olduğunda bir anlam ifade ederler.

            Paris meydanlarında insan celladı Netanyahu’nun koluna girenlerin, dünyaya anlatacakları bir şeyleri yoktur. Ne diyordu Malcolm X:

            “İslam’a sövmekten başka fikri olmayanlar, fikrin değil İslam’a sövmenin hürriyetini istiyor”

            Son bir söz: Hz. Peygamberimize hakaret ettiklerini sanan Charlie Hebdo’un zavallıları, O’nun gül cemaline bakıp kendi suretlerini gördüklerinden hiç şüphe yoktur.

 



Rahmet Peygamberi

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 2 ay önce / 06.01.2015 11:21:14 | Görüntüleme : 1667
İslâm'ın Peygamberi Hz. Muhammed (sav) in kutlu doğumu, Müslümanlara, Semavî bütün din mensuplarına ve bütün insanlığa hayırlı olmasını ve hayırlar getirmesini diliyorum.

            Bilinmelidir ki,

            Bütün peygamberler, Yüce Allah'ın, buyruklarını insanlara ulaştırmak için görevlendirdiği seçkin insanlardır.

            Gelişleriyle zaman dirilmiş ve insanlık kendini bulmuştur. Kalplerdeki, düşüncelerdeki, hayallerdeki putlar kırılmıştır.

            Peygamberler, Allah inancını en saf haliyle oturtanlardır.

            Beyaz, Siyah, Sarı, Asyalı, Afrikalı, Avrupalı farkı olmaksızın insanın insan olmasını ön plâna çıkaran bir medeniyeti haber veren ve gerçekleştirenlerdir. Hz. Âdem bunu yaptı. Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve nihayet peygamberler dizisinin son halkası, son incisi olan Hz. Muhammed de (sav) bunu yaptı.

            Öyle ki, O âleme rahmet olarak gönderilmiştir. O, kendisine indirilen Kur'an'a iman etti. Allah O'na Kur'an'ı hak üzere, ondan evvelki kitapları tasdik edici olarak indirdi. Ki, bundan önce insanlar için hidayet (edici) olarak Tevrat ve İncil'i indirmişti.

            O'na inanan mü'minler de Allah'a O'nun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandılar ve tasdik ettiler. “Ve Allah'ın Peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik…” dediler.

            Hz. Musa'yı, Hz. İsa'yı tasdik eden, doğrulayan Hz. Muhammed, Allah'ın son görevlisidir, son elçisidir. Ve Allah inancını en saf haliyle getirendir. İyiliğin ve kötülüğün en ince sınırlarına gümüşten ve altından sınırları koyandır…

            Barış ve selâmet, ebedi barış dininin sadık habercisidir.

            Sevginin, dostluğun, güvenin, doğruluğun ve merhametin, vefanın, güzelliğin ve zarafetin sembolüdür. Etik kuralların, evrensel değerlerin, eşitliğin ve adaletin kurucusudur.

            Dost meclisinin, muhabbet kültürünün temelini atan odur. Şairin dediği gibi:

                        “Muhabbetten oldu Muhammed hâsıl

                        Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl!”

            Hannane ağacını, minber sütununu konuşmasıyla, aşka getirerek ağlatan,

            Bir tek kelimesi dünyanın denk getiremeyeceği Kur'an'ı bir ilahi çağlayan halinde insanlığın ruhuna boşaltan,

            Dünyayı İslâm ve iman kubbeleriyle mühürleyen, adaleti ve merhameti iki cihanda da geçerli, her hükmü Allah'ın sözleriyle te'yidli Sultan,

            Getirdiği muştuyu cinlere bile dinleten,

            Gelişi, var oluşu bir mucize, getirdiği yaşayan ve hep yaşayacak bir mucize olan o değil mi?

            Şair de öyle ifade etmiş:

            “Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;

            Medyun ona cemiyeti, medyun ona ferdi.

            Medyundur o masuma bütün bir medeniyet…

            Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret” 

            O, insanlığın son mürşidi ve son kurtarıcısıdır. Hayatının hiçbir döneminde hiçbir olumsuzluk yoktur. O'nun hayatında şaibe aramak, güneşte leke aramaya benzer.

            Bütün ömrünü insanlığın kurtuluşuna adamış, “Bir insanın öldürülüşünü tüm insanlığın öldürülüşü gibi” gören bir ölçünün sahibi olan insanı karikatürize ederek terörle özdeşleştirmeye çalışmak hangi hasta ruhun eseri? Hangi şeytani gücün tetikçiliği? Bunu yapan paranoyak ruhlu zavallılara; ancak acınır. Dünya barışının sağlanması için de onlara dua edilir.

            Almanya büyük devlet adamı ve komutanı Bismark'ın “Ya Muhammed, sana muasır olmadığım için müteessirim, getirdiğin din haktır…” sözünü hatırlamak lazım. Yine,

            Hz. Muhammed (sav) in miladî 620 yılında Taif'e yaptığı yolculukta, attıkları taşlarla onu kan revan içinde bırakan müşrik Taifliler için, Cebrail meleği gelip; “Ya Muhammed, istersen şu iki dağı Taifliler üzerine kapatayım, kuşlarına varıncaya kadar yere gömeyim” dediğinde,

            “Hayır! Ey Cebrail! Ben Rahmet Peygamberiyim. Azap için gelmedim.” demiştir.

            Bu, onun evrensel sevgisi ve merhametinin kucaklayıcılığını anlatması açısından başlı başına büyük bir olaydır… Onun güzelliklerinin ve özelliklerinin kelimelere ve cümlelere sığmayacak kadar geniş olduğu şu beyitte adeta özetlenmiştir:

            “Her vasıf ki, imtiyazı haiz,

            Tarih O'nu vasfederken aciz.”

            O mübarek şahsiyetin kutlu doğumunun getirdiği rahmet rüzgârının hepimizi kuşatmasını ve kucaklamasını diliyorum…

            Bunun için bize düşen, onu istismar etmeye kalkışanlar karşısında uyanık olmak ve güzel ülkemizde birliği, dirliği ve bütünlüğü gaye edinerek rahmet şemsiyesi altında toplanmayı sağlamak olmalıdır.

(Nizamettin Duran, Kent ve Kültür Kitabından)



Futbol mabedi! (III)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 2 ay önce / 24.12.2014 10:29:44 | Görüntüleme : 1625
Üzücü olayları aktarırken şu hususun yanlış anlaşılmasını istemem: Koca Beşiktaş camiasını söz konusu olaylardan dolayı sorumlu tutmak değildir maksadım. Beşiktaş camiasını tenzih ederim.

Adak Ankara

Seo

Koli

Koli

webmaster

Wordpress Botları

Oyun Oyna

Yemek Tarifleri

Bebek Beşikleri

Dizi izle

Tattoo designs

Video izle

Yasakli Sitelere Giris

Su Kaçağı

Su Kaçağı

Su Tesisatçısı

Koku Tespiti

Su Tesisatçısı

Su Tesisatçısı

Su Kaçağı

Su Kaçağı

google reklam verme

Fun Run 2 Hack

Fun Run 2 Hack

Yasakli Sitelere Giris

             Camia olarak memleket severliklerini tartışmak için yazmadım bunları. Esasen bunu tartışmak, kimsenin haddi de değil! Her camiada iyilerin de, kötülerin de bulunduğunu biliriz; ancak önemli olan iyilerin kötülere yol vermemesidir. Çarşı gurubundaki bazı isimlerin nefret olayına kim kızmadı ki? Hepimiz kızdık; ama en çok da Rauf Tamer abimizin kızdığını tahmin ediyorum. Yılların tecrübesi ve keskin kalemiyle Beşiktaş için döktürdüğü yazılardan sonra, sözüm ona Beşiktaşlı olduklarını söyleyen bir takım şahıslardan bu halin sudur bulmuş olmasını görmek, onu derinden üzdüğünü düşünüyorum.

            Üzülmesini istemem, ne onun ne bir başka Beşiktaşlı kardeşimin. Ben bir Fenerbahçe taraftarıyım, kendi takımımdan da benzer şikâyetlerim olmaktadır. Fenerbahçe'nin 2013-2014 şampiyonluk yılında, Fenerbahçeli Bekir İrtegün'ün “Bu şampiyonluğu biber gazı yiyen, çile çeken, suçlanan tüm Fenerbahçelilere armağan ediyorum” derken bu milleti üzmediği söylenebilir mi?

            Laf ola beri gele… Sormazlar mı Bekir efendiye, “Fenerbahçe taraftarının polisin karşısında ne işi vardı? O biber gazını vatan savunmasında mı yemiş, yoksa vatana kasteden işbirlikçilerin arasında yerini alarak mı?

            Gerçi daha sonra İrtegün'ün, Gazze'de yaşananlar için “İnsan hayattan soğuyor, yani okuduğu izlediği şeyleri görünce, duyunca. Yatağımda otururken televizyonda iki, üç tane çocuğun öldüğünü gösteriyorlardı. Direk insanın aklına vicdan geliyor. Ne yazık ki Dünya'da vicdan kalmadı. Siyasi olaylara girmek istemiyorum. Allah inşallah hayırlısını versin, bir an önce oradaki insanlar o kapandan kurtulur" ifadelerini kullanarak, insani duyarlılığını göstermiş olduğunu ifade edelim.

            Galatasaray Eski Başkanı Ünal Aysal da, “Gezi Parkı olayları Türk vatandaşı olarak hepimizi etkiledi. Türk vatandaşı olarak gönülden destek veriyoruz" diyerek GS yönetimindeki engin dehasını buraya da taşımış oldu. Ülke yönetimini onun eline verseniz, Galatasaray'ı iki yıl üst üste şampiyon yapan Fatih Terim gibi bir teknik direktörü gönderip takımı özellikle Avrupa'da yerlerde süründürdüğü gibi (başkanlıktan ayrılmadan önce) maazallah ülkeyi de bir Afrika ülkesi haline getirir. Böyle bir yöneticinin bir grup taraftarı da başkanlarının has “eleman”ı olduklarını “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganı atarak göstermişlerdir.

            Allah'tan sağduyu sahibi Ultraslanlar var da, bu kendini bilmezlere gereken dersi vermişlerdir: “Cuma ve cumadan sonraki günlerde de doğayı koruma adına gösterilen bu sivil direnişe münferit olarak katılan binlerce taraftarımız desteğini sürdürmüştür. Sonraki günlerde Gezi Parkı'nda doğa adına eylemini sürdürenlerin yanı sıra maalesef "parkın sınırları dışına çıktığınızda" siyasi eylemlerin de oluşturulmaya başlandığını herkes gibi bizler de üzüntüyle izledik. Olayların siyasi bir noktaya taşınmak istenmesini ve bazı kesimlerin sahiplenmeye çalışmasını kabul etmemiz mümkün değildir.”

            Trabzonspor Kulübü, sözde direniş adı altında Taksim Gezi Parkı eylemlerinde gerçekleştirilen provoke olaylarına Karadenizliye yakışır şekilde tavır aldı ve sert bir tepki gösterdi:

            Söz konusu olaylarda Trabzonspor'un taraf gibi gösterilmesinin, bir spor kulübü olarak bu olayların içerisinde yer almasının rahatsız edici olduğu vurgulayarak 'Trabzonspor olarak şiddet içermeyen hak arama mücadelelerine saygı duymaktayız” dedi.

              Esefle belirtmeliyiz ki ülkemizi hedef alan bu menfur olayda, sorgulamadan, ne dediklerini düşünmeden, akıllarını yığınlara teslim eden hemen hemen bütün taraftar grupları, tribünlerde yaklaşık bir-bir buçuk dakika boyunca, “Her yer Taksim, her yer direniş” tezahüratı yaparak Gezi Parkı olaylarına destek verdi ve içimizi kararttı.    

            Bu meselelerin, okumayan, sorgulamayan ve popüler kültürde benliğini, şahsiyetini ve ruhunu kaybeden insanları aştığını biliyorum!

             Kötü niyet, vurma, kırma, öldürme üzerine kurulu düşüncenin adamı olmaktansa bir sporsever olarak hiçbir kupa almamayı tercih ederim. Polislere karşı direnecek, çatışacak, anarşiyi körükleyecek, sonra biber gazı yiyince de bundan bir kahramanlık devşirecek bir zihniyetin elde ettiği kupa veya başarı, bizlere ancak ve ancak utanç getirir, üzüntü getirir. Alsın o kupasını ve…. ne yaparsa yapsın!

            Şüphesiz yarışlar, rekabetler,  ödüller ve kupalar insan içindir. Spor da insan için yapılıyorsa bir anlam kazanır; değilse bazılarını köleleştiriyor, bazılarını da ilahlaştırıyorsa, artık o spor olmaktan çıkmış ve canavara dönüşen bir faaliyet olmuş demektir.

            Bizim, ne onların dünyasında ne de mabetlerinde yer almaya niyetimiz var! Çünkü Roma kültüründe, tanrıları memnun etmek üzere yapılan festivallerin, şenliklerin ve özellikle gladyatör dövüşlerinin esasındaki “Kutsal ruhlara insan kurban etmek” ritüeline öykünerek statlara mabet denirse, bu mabetlerde böylesine ritüelleri görmek şaşırtıcı olmasa gerek.

            Ne ki, bu niteleme, Roma kültürünün bir yansıması olan kan ve ölüm üzerine kurulu, hurafeci ve çok tanrıcı (politeist-müşrik) inancın eseri olan bir spor anlayışını, kültürümüze taşıma anlamına geldiği de bilinmelidir…

Adak Ankara

Seo

Koli

Koli

webmaster

Wordpress Botları

Oyun Oyna

Yemek Tarifleri

Bebek Beşikleri

Dizi izle

Tattoo designs

Video izle

Yasakli Sitelere Giris

Su Kaçağı

Su Kaçağı

Su Tesisatçısı

Koku Tespiti

Su Tesisatçısı

Su Tesisatçısı

Su Kaçağı

Su Kaçağı

google reklam verme

Fun Run 2 Hack

Fun Run 2 Hack

Yasakli Sitelere Giris



Futbol mabedi! (II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 3 ay önce / 15.12.2014 10:37:56 | Görüntüleme : 1654
“Futbol mabedi” konusunda atılan gazete manşetleri çok manidar: Beşiktaş'ın mabedi 'İnönü Stadı', Galatasaray'ın mabedi 'Ali Sami Yen' (1 Kasım 2013 Hürriyet, “Bu statların mimarlarından Fazıl Aysu ile yapılan röportajdan”)

            Şimdi, basında yer alan Beşiktaş, Çarşı, Gezi, vandalizm, hükümet yıkma, dış basınla işbirliği… haberlerine bakalım. Tek gayesi spor olması gereken ve tuttuğu takımın başarıları için yasal çerçevede ve centilmence katkı sağlaması gereken taraftar, bu amacın dışında kalmış yahut bırakılmış görünüyor.

            Haberlerdeki fotoğraflara baktığınızda da içiniz ürperiyor, tüyleriniz diken diken oluyor! İnanamıyorsunuz gördüklerinize! Ancak aradan sonra olanları, yapılmak istenenleri sağduyunuzla doğru okuyabiliyorsunuz.

            Haziran 2013, Gezi olaylarında bir pankart gözüküyor meydanda ve onu taşıyan kalabalık bir kitle. Yazısını okuyorsunuz, kocaman bir “Çarşı” yazısı. “Hayır!” diyorsunuz, “spor alanında, statta olması gereken bir camianın burada işi ne?” rakibi karşısında hezimete uğramış gibi terör estiriyor alanda. Haberlere bakıyorsunuz, “Çarşı Grubu öncülüğündeki bazı marjinal gruplar, ele geçirdikleri bir iş makinasına POMA adı vererek polisin üzerine sürmüş!” Savcılık tarafından hazırlanan ve hâkim tarafından kabul edilen ve görülecek davanın iddianamesini okuyorsunuz, içinize bir titreme geliyor.

            Mesela “Özellikle ülkede otorite zaafı oluştuğu görünümü yaratmak için Beşiktaş semtinde bulunan Başbakanlık Çalışma Ofisi'ni işgal etmeye çalıştıkları, eş zamanlı olarak Ankara'da gerçekleştirilen gösterileri organize edenlerle irtibat kurarak Ankara'daki Başbakanlık Çalışma Ofisi'ni ele geçirmeleri için teşvik ettikleri belirlenmiştir.   

            Hükümeti yıkmaya yönelik amaçlar taşıdıkları yönünde olan iddialar için telefon görüşmeleri örnek gösterildi. Aralarında yaptıkları görüşmelerde, 'Park benim umurumda değil', 'Bana ne, yemişim AVM'sini de, Gezi Parkını da, ağacını da, ihtilâl başladı', 'Bu hükümeti düşüreceğiz', 'Başbakanlık konutuna saldırı olacak bugün', 'Bu bir iç savaşa dönüşebilir', 'Polise güçlü saldıralım, gösterilerde ölen kişi olursa toplumsal refleks daha da çok artar' şeklinde konuşmalar olduğu ifade edildi.

            Konu ile ilgili yazarların yaklaşımı da birbirinden ilginç:

            Çarşı liderlerinden Bülent Ergenç'in, eylemlere katıldığını, polisle çatışmadığını, ona yardımcı olmaya çalıştığını… Cem Yapışkan'ın, yaptığı organizasyonun Gezi eylemi için değil Beşiktaş maçı için olduğunu (Demek ki maça artık böyle yerlerde hazırlanılıyorlar) yazıyor Nedim Şener, 10 Eylül 2014 tarihli yazısında ve yaptıklarını, hava atmak içinmiş diyerek aktarıyor.

            Erol Özdil, evinde bulunan gaz bombaları ve gaz maskelerini Taksim'de sahipsiz olarak yerde buldu-ğunu, başkasının gelişigüzel kullanmaması için aldığını

            Güray Sönmez ise eylemlere aktif katılmadığını, çevresine hava atmak için katılmış görüntüsü sergilediğini…

            Koray Yalnız, telefonda eylemlere fiili olarak katıldığı yönündeki sözleri kız arkadaşına hava atmak için söylediğini…

            Telefonda “Hükümeti düşüreceğiz” diyen Kaan Kabaş, bu söz için “Espri yaptım” dediğini…

            Ayrıca, telefonda alkollü olduklarını, kızgınlıkla konuştuklarını söyleyenlerin olduğunu…

            Görüyorsunuz, her biri bir mazerete sığınıyor. İnsan, çıkıp delikanlıca yaptıklarının arkasında duramaz mı? Nerede kaldı mertlik ve yiğitlik? Omurga da mı yok bunlarda?

            Kemal Belgin de inceden inceye dokunduruyor, 18.09.2014 tarihli yazısında:

            “İki yıldır Beşiktaş'a şöyle taraftarını toplasın diye oynayacak yer aranıp duruldu. Sonunda olimpiyat sürgününde karar kılındı. Peki, ligin ilk maçını deplasmanda kazanmış takımın taraftarı neredeydi pazartesi akşamı? Acaba diyorum, Beşiktaş bundan böyle maçlarını Gezi Parkı'nda mı oynasa? Öyle ya oralar eskiden Taksim stadı idi galiba…”

(Devam edecek)



Futbol mabedi! (I)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 yıl, 3 ay önce / 02.12.2014 10:40:04 | Görüntüleme : 1610
Sporu sevmeyen, az veya çok onunla ilgilenmeyen kimse yoktur. Bu açıdan baktığımızda neredeyse bütün dünyayı sporla haşir neşir olarak görürüz.

           Ancak spor dallarına olan ilgi, zaman içerisinde değişiklik gösterdiğini görmek de mümkün… Bakıyorsunuz, kâh güreş, kâh boks, kâh atletizm, kâh basketbol veya voleybol… tercih edilebiliyor. Son yıllardaysa bu tercih, futbolda zirveyi yakalamış gibi. Ona olan düşkünlük, aşk ve muhabbet, hastalık halini aldı, diyebiliriz. Özellikle gençler arasında geçen sohbetlerin ana gündemi futbol olmaktadır. Bazen de bu konuşmalar, sohbetten çıkıp kırıcı bir tartışmaya dönüştüğü vakidir.

            Şüphesiz fanatiklik boyutunda kendini gösteren bu ilgi, durdurulamaz ve zapt edilemez bir hal aldı. Bir adam düşünün ki yiyecek ekmeği, giyecek bir giysisi yok, ayakkabısı delik… Çocuğunun okul ihtiyaçlarını karşılayacak parası yok, ama beklenen maç için günler öncesinden bileti hazır ve organize olmuş bekliyor… Aile bütçesinden de habersiz.  İhtiyaç listesi önüne geldiğinde de kendine gelmiyor. Umursamaz tavırlar içinde, lakayt ve sorumsuz… “Nereye kadar sürecek bu vurdumduymaz halleri?” diye merak ediyorsunuz. Adam, maça gitmiş, yerine kurulmuş, heyecanla ve kendinden geçmişçesine maçı izliyor. Dünya yıkılsa fark etmeyecek durumda… Galip gelecekleri ümidiyle izliyor… Bu beklenti, takımı, kalesinde golü görene dek sürüyor… Golle beraber yüreğinden bir parça kopuyor ve adeta dünyası yıkılıyor! Dokunsanız ağlayacak! Bu da yetmiyor, musibetler peş peşe gelmeye başlıyor. Golü yedikleri yetmemiş gibi rakip taraftarın kendilerine yönelik kışkırtıcı tezahüratları golden de daha acı! Sanki dünyanın en utanılacak bir işi kendisi işlemiş gibi yüzü kızarmış, öfke benliğini sarmış ve adeta burnundan solumaya başlamış. Tahrik üstüne tahrik ediyorlar adamı. “Bu kadar da olmaz ki!” dedirtecek cinsten.

            Bütün mutluluk, sevinç ve neşelerini bu maçın kazanılması üzerine kuran bu insanlardan bir örnektir bu adam… Hepsi için bu saatten sonra hayal kırıklığı ve yıkım başlamış demektir. Şimdi bunlar çıldırmasınlar da kimler çıldırsın?

            Ve deyim yerindeyse hepsi zıvanadan çıkmış durumdalar… İşte şimdi, bundan sonra seyreyleyin olacakları!

            Aklını, fikrini, ruhunu ve bütün benliğini bu gün için, bu anlamlı maç için feda etmiş bir insanın bilinçaltını değerlendirmeye değmez mi?

            Gelişmelere bakın şimdi!

            Küfrün bini bir para…

            Bunula beraber eğer, kaba kuvvetin en alası, vandallığın her çeşidi burada sergileniyorsa, ister istemez insan düşünüyor: Bu mekânda ne var? Ne var da bu kadar şiddet ve terör esebiliyor? Buraya bir teşhis koymak gerekir, bir ad bulmak gerekir. Dinlenmek, temaşa zevkini yukarılara çekmek ve keyif almak için gelinen bu yere.

            İnsanın parasını cebinden, aklını başından alan bu mekânın büyüsü ne ola ki konuklarını etkisi altına alarak bu sonucu elde edebiliyor?

            Televizyon başındaki spikerlerin, gazetelerdeki yazarların spor olgusunu aşarak vahşetin, vandallığın en adisi, hukuksuzluğun en iğrenç örnekleri sergilenen bu mekâna “mabed”, “futbol mabedi” diyorlarsa durup bir düşünmek gerekiyor, “Mabed ne demek?” diye.

            Mabed: İbadet edilen yer, kulluk edilen yer, değil mi? Peki o zaman, bu mabedin ilahı/ilahları ve bu ilahların elçileri kimdir/kimlerdir? Bu soruların cevapları bulunması gerekmez mi?

            Bu kavramların ne manaya geldiğini bilmeyenler, ya cahillerdir veya “futbol ilahların”nın paralı amigolarıdır, piyonlarıdır, uşaklarıdır…

            Sporcunun zeki, çevik ve ahlaklı olanı bırakılmış, beyni durmuş, aklını başkasına rehnetmiş, aptal ve geri zekâlı olanı tercih edilmiş. Neden? Çünkü sorgulayan, düşünen biri kontrol edilemez ve güdülemez de ondan! Bunun için, adı Çarşı olmuş veya başka bir şey, hiç fark etmez. Asıl olan onun anarşizmin kucağına nasıl çekilip devletine ve milletine karşı gelmesinin sağlanabilmiş olmasıdır. Dertleri o.

(Devam edecek)