......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 235213

Allah'ın sonsuz lütuf ve kereminin değerini bilmek!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 3 ay önce / 12.11.2015 11:06:37 | Görüntüleme : 1328
İçimiz yanıyor, yüreğimiz kavruluyor, zalim ve merhametsiz dünyanın işlediği cinayetler karşısında. Son olayları görüp de rahatsız olmamak ne mümkün! Kimin uykusu kaçmıyor? Kim rahat ve huzur içinde uyuyabiliyor?

Bunca işlenen cinayetler karşısında insan olan, duyarsız, tepkisiz olabilir mi? Elinden hiçbir şey gelmese bile nefret duymaz mı? İçi sızlamaz mı?

Bakıyorsunuz bütün cellatlar iş başında.. Vampirler üşüşmüş mazlum halkın üzerine. Leş kargaları bile masum kalır bunların vahşeti karşısında!

Kimi Suriye'de, kimi Irak'ta, kimi Filistin'de, Gazze'de, kimi Mısır'da ve daha dünyanın birçok yerinde mazlum halkın üzerine ölüm kusuyorlar... Ölüm yağdırıyorlar.

Sözde birbirine zıt/düşman iki kutup; Amerika’sı, Rusya'sı kafa kafaya vermiş, hangisinin nereye kusacağını belirlemişler. Öyle ki, Ahmet Yenilmez'in ifadesi ile aynı semada, uçaklarının kuyrukları teğet geçiyor, birbirine değmiyor... İkisi birden yüklendikçe yükleniyorlar. Öldürenler bir; isimleri ayrı da olsa… Gelin de hatırlamayın esenlik dininin elçisinin sözünü: “Küfür tek millettir” diye. Dikkat edin ki, ölenlerin hepsi de Müslüman! Bu bir tesadüf mü, rastlantı mı? Asla!

Yerdeki uzantıları da, karadan çullanıyorlar savunmasız insanların üzerine, çoluk çocuk demeden kanlarını akıtıyorlar… Kutsala da saygısız bu insanlık ötesi güruh! Postalları ile mabetleri kirletiyorlar.. Kadınları itip kakıyorlar… Çocukları dövüyorlar, kelepçeliyorlar, yerlerde sürüklüyorlar, süründürüyorlar... Sözüm ona asker olacak korkak ve de ödlek, soysuz, namert üç beş alçak, ufacık bir çocuğun üzerine çullanıyorlar... Eşek arılarının, sırtlanların üşüşmesinden beter bir şekilde. Mertçe savaşacak kadar yürekleri yoktur bunların... Hele hele, teke tek, birebir hiç!..

“Orantısız güç” kullanımı ile ilgili olarak yırtınanlar, hangi delikteler şimdi? Neden sesleri çıkmıyor? Görmüyorlar mı, olup bitenleri? Bunlar üç maymunu oynamıyorlar, bizzat üç maymundan daha aşağı bir davranış içindeler.  

Dedim ya, Zalim Dünya, seyirci ve hatta bu zulme ortak...

Ülkelerindeki, firavunların, tiranların ve diktatörlerin zalimce yönetimlerinin baskısından kaçarak, komşu ülkelere ve daha uzaklara iltica edenler, etmeye çalışanların çektikleri eziyetler, işkenceler ve sıkıntılar karşısında medeni ülkelerin(!) kılı kıpırdamıyor. Takındıkları tavır, hokkabazca…

Diktatörlere destek verdikleri için kötülüğün de kaynağı kendileri olmaktadırlar. Bunun için "dilsiz şeytan" gibi sesleri çıkmıyor. Tabiatıyla Mazlum halka da kucak açamıyorlar.. Ama rolleri gereği, dünyaya da olumlu mesajlar vermek mecburiyetinde olduklarından, mazlumların halleriyle ilgileniyormuş gibi yapıyorlar.

Bütün zalimlerin bir hesabı varsa, unutulmasın ki, Allah'ın da bir hesabı vardır.

Mazlumların dertleriyle dertlenen, neredeyse tek ülke durumundayız. Bunu bilen ve gören emperyal güçler, sömürücü güçler, ülkemizin izmihlalini görmek ümidi ve beklentisi içinde, bitmez tükenmez planlar yapıyorlar, tuzaklar kuruyorlar..

Bu son demde, tuzak kurucuların en hayırlısı olan Yüce Rabbimiz, onların tuzaklarını başlarına geçirmiş; bu milletin evladına merhameti ile tecelli etmiş, birlikteliğini sağlamış ve düşmanlarının salyalı iştahlarını kursaklarında bırakmıştır.

Devletimiz, sadece ülkemizin değil, nerede bir mazlum varsa, hepsinin umudu olmaya devam etmiştir.

Bundan sonra yapılacak iş, Allah'ın bu sonsuz lütuf ve kereminin değerini bilmek ve takdir etmektir.

Bu çerçevede, ülkesini düşünen, sorumluluk bilinci içinde, idealleri olan bir anlayışı ve misyonu devam ettirecek, gece ve gündüz demeden çalışacak olan insanları bulup buluşturmak, sahip çıkmak; milletin hizmeti için büyük hedeflere doğru onlara görevler yüklemek...

Bu devletimizi idare edenlerin, cephede yalnız kalmamaları ve hep beraber yaşadığımız badireleri tekrar yaşamamak için mutlak surette akıllarında tutmaları ve yapmaları gereken hususlardır.

Ancak bu anlayış hâkim olursa, devletin temel taşları yerli yerine oturur ve yapı, sağlam bir zemin kazanmış olur... 

İşte o zaman, ne içerideki hainlerin, ne dışarıdaki düşmanların planlarının ve düzenlerinin bir kıymeti harbiyesi olur!

İşte o zaman, ülkemiz, gerçekten mazlum milletlerin umudu olur ve olmaya devam eder...

İşte o zaman, Allah'ın merhametinin tecellisi kalıcı hale gelir.

Aksi takdirde, menfaatini önceleyen insanlarla hedefe varmanın mümkün olamayacağı bilinmelidir. Korkum, beslenen güzel ümitlerin, ne olduğu belirsiz bu türden insanların elinde heba olmasıdır. Âcizane beklentim, iş işten geçmeden meselenin ehemmiyetine vakıf olunması ve bize pahalıya mal olmadan önünün alınmasıdır! 

Yine bilinmeli ki, bu gerçeği göremeyen her göz, sorumluluktan asla kendini kurtaramaz; ne kadar iyi niyetli olunduğu söylense de...

Bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum: Askerliğimizi kısa dönem olarak yapıyorduk. Her meslekten asker vardı aramızda. Eğitim arası çay molasında, konuşulanları ister istemez duyuyorduk.  Askerlikten sonra yurtdışına dönüleceğinden, yurtdışına gidileceğinden, orada çalışılacağından bahsediliyordu... Ana tema, yurtdışına gitmek, yurtdışında çalışmak ve hayatları yurtdışında sürdürmek...

            Takılayım istemiştim onlara. Dedim ki; "Bu devlet sizleri yetiştirdi. Nereye gidiyorsunuz? Neden bu millete hizmet etmeyi düşünmüyorsunuz?"

Tereddütsüz, kesin ve kararlı bir cevap, hayal kırıklığımı kendi kendime yaşamama yetti:

"Onu da sen yap!" 



Bir akademisyene yakışıyor mu?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 5 ay önce / 14.09.2015 11:10:57 | Görüntüleme : 1615
İntihal konusu, işi bilmeyen, işin önemini kavrayamayan amatörlerin arasında kalsa bir derece… Üzülerek belirtelim ki, anlı şanlı akademisyenlerin de bu etik olmayan yönteme tevessül ettiklerine şahid oluyorsunuz, olunca da kahroluyorsunuz… Asıl insanı üzen de bu oluyor.

            Bu, baştan sona kadar tatsız ve can sıkıcı bir konudur. Ne yaparsınız ki bir şekilde üzerinde durmak mecburiyetinde kalıyorsunuz; istemeseniz de…

            Yine yaşadığımız bu tatsız tuzsuz olaylardan birinden bahsedeceğiz: Gençliğimizde sporla uğraşmış ve güreş dalında okul takımında yer almıştık. Dolayısıyla spora ve spor camiasına uzak değiliz. Bu ilgimiz sebebiyle de spor olayları dikkatimizi çekiyor, gelişmeleri de yakından takip ediyoruz...

            Şu hususu özellikle belirtmek isteriz ki, sporu hakkıyla ve centilmence yapanlara ve ona emek verenlere karşı saygımız büyüktür. Çünkü bu insanların, sporun sevilmesinde katkılarının oldukça fazla olduğuna inanıyoruz. Çocukluğumuzda değişik vesilelerle harman yerinde veya başka yerlerde izlediğimiz güreşler ve güreşçiler hala belleklerimizde tazeliğini korumaktadır.

            Geçmişimize ait bu kültürel değerlerimizin unutulmaması ve kaybolmaması için hafızalarda ve arşivlerdeki yerini alması gerektiğine inandığımızdan, yılları alan bir emeğin ürünü olan bir çalışmamızı “hatay aba güreşi” isimli kitapta topladık. Eser, 2010 yılında Antakya Belediyesi Kültür Yayınlarından çıkmıştı.

            Tabii ki bu çalışmamız, bu alanda yapılan çalışmaların ne ilki, ne de sonuncusuydu. Daha önce de yapılmıştır, daha sonra da yapılacaktır. Bizim de birazcık katkımız olmuşsa şüphesiz bundan mutluluk duyarız. Sözünü ettiğimiz kitabımız da, Belediye tarafından tüm Hatay’da güreş severlere karşılıksız olarak dağıtılmaktadır.

            2013 tarihinde yine Antakya Belediyesi Kültür Yayınlarından çıkan, Prof. Dr. İbrahim Öztek’e ait “Aba Güreşi Uluslararası Organizasyonlar ve Yarışma kuralları” adlı kitabını gördük. Bu alanda bir çalışmanın daha olması bizleri sevindirdi. Fakat kitabı incelediğimizde, içerisinde kullanılan fotoğrafların bizim kitaptan alındığını gördük. Ancak kaynak olarak başka bir eser gösteriliyordu. Hocanın neden böyle yaptığını anlayamamıştık. Ama üzüldüğümüzü de belirtmeliyiz. Hasseten Milli Kütüphaneye gidip kaynak olarak gösterdiği kitabı çıkarttık ve fotokopisini aldık. Kaynak olarak gösterdiği Enver Keskin’e ait 1978’de basılan “Aba Güreşimiz”  adlı kitapta, yazarın/hocanın sözünü ettiği fotoğraflar yoktu. Dahası, basılan fotoğrafların yanındaki yazıların formatı/stili bile bizim kitabımızdan alındığını kanıtlıyordu.

            Hocanın kitabının, 22. sayfasındaki 1 fotoğraf ve yazısı, kitabımızın 114. sayfasından,

            Yine, aynı sayfadaki 1 fotoğraf ve yazısı, kitabımızın yine 114. sayfasından,

            23. Sayfasındaki 1 fotoğraf ve yazısı, kitabımızın 179. sayfasından, kaynak gösterilmeksizin aynen alınmıştır. Daha da vahimi, kaynak olarak gösterilen kitapta bu fotoğrafların hiç birinin olmayışıydı.

            Bu durum karşısında yaptığımız iş, konuyu üyesi olduğumuz “İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği)” Başkanıyla paylaşmak oldu. Bilgi ve dokümanları ona verdik. “Ben görüşürüm” dedi. Nitekim görüşmüş. “Yazarla görüşürseniz iyi olur” demiş. Hoca da, “peki” demiş. “Görüşürüm, ben bu kaynağı birisinden almıştım” diye de açıklama yapmış.

            15-20 gün geçti, kimse bizimle görüşmedi. Tekrar başkanımızla makamında görüştük. Kimsenin aramadığını söyledim. Önümüzde tekrar aradı. Hoca, işleri nedeniyle arayamadığını fakat arayacağını söyledi.

            Bir müddet daha bekledikten sonra, bu konuda kimse de aramayınca, dilekçe ve ekleriyle beraber, 24.05.2014’te meslek birliğine başvurduk. Onlar da, 05.08.2014 tarih ve 701-63-14 sayılı yazı ile Antakya Belediye Başkanlığına durumu bildirdiler.

            Herhangi bir cevap gelmeyince, Antakya Belediye Kültür Müdürünü aradım. Durumu sordum. “evet, yazı geldi, ancak Hatay Büyükşehir olunca bizden ayrıldılar” dedi.

             İLESAM Genel Başkanlığı, yeniden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığına 29.06.2015 tarih ve 701-71-15 sayılı bir yazı gönderdi.

            Bir hafta sonra Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı Mehmet Mursaloğlu ile telefon görüşmesi yaptım. “Abi, yazın geldi, Pazartesi günü arayacağız” dedi.

            Ama maalesef, o gün bugün yine cevap veren çıkmadı; ne Daire Başkanından, ne Belediye Başkanından, ne de özellikle yazardan!..

            Biz ne istiyorduk? Yanlış yapılan işin düzeltilmesini…

            Peki neden cevap vermedi hoca?

            Biz de bilmiyoruz! Ya meseleyi ciddiye almıyor ve “Ne olacak canım, bir iki fotoğraf ve yazıdan ne çıkar?” diye düşünüyordur; eğer öyleyse, intihalin daniskasını normal kabul ediyor demektir ki, akademik camia bu hususta ne der, onu bilmeyiz. Veya bize söylenmeyen başka bir sebepten…

            Çok mu zordu, “Bir yanlışlık oldu. Ben onu en kısa zamanda düzeltip bilgi vereceğim” demek ve düzeltmek.

            Bizce işin esas vahim tarafı, bir akademisyenin kitabına alacağı bilgilerin kaynağına muttali olmaması! Bu da yetmiyormuş gibi, “Ben birisinden almıştım” mazeretine yaslanması.

            Akademisyenler arasında bu gerekçe/bahane veya mazeret, kabul edilir mi, edilmez mi? Göreceğiz…

            Bu yazıyı yazmayı hiç istemezdik. Üzgünüz… Ancak buna mecbur bırakıldığımızın da bilinmesini isteriz. Ve şayet bu konu ile ilgili bir açıklama gelirse okuyucularımızla seve seve paylaşacağımızı da belirtelim…

            Son olarak da konumuzu, kitapları ve çalışmaları adeta yağmalanan, kendisinin ifadesiyle “Yok sayılan kitaplar kepçe kepçe kullanılmış, kopyalanmış, konu aşırması yapılmış” diyen Mehmet Tekin’in bu konuyla ilgili sözüyle noktalayalım:

            “Özgün düşüncesini ya da çalışmasını o kişiye atıfta bulunmadan alıntılamak bilgi hırsızlığıdır…”



İnsaf be kardeşim, ölüm var… ölüüüm!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 6 ay önce / 19.08.2015 11:13:12 | Görüntüleme : 1617
Hakikaten merak ediyorum, bir kimse, Müslüman kardeşine karşı bu kadar acımasız, bu kadar pervasız nasıl olabilir diye?

            Kelimeleri yuvarlarken, cümleleri zoraki bir araya getirirken, her birinin hesabının indi ilahide sorulacağını nasıl bilmez? Ve nasıl olur da doğru olup olmadığını araştırmadan bühtanda bulunur?

            Şu ölçüyü bilmemek olur mu? “Kim ki bir Müslüman kardeşinin bir ayıbını görür ve onu örterse, Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.”

            İnceliğe bakın ki, varit olan bir durumdan bahsediyor, bu dinin elçisi. Onu bile örtmenin yüceliğinden ve güzelliğinden bahsediyor... Ne ki bu inceliğin, toplumun dokusuna nasıl bir güç kattığını hangi mü’min bilmez?

            Peki, ya olmayan bir şeyi Müslüman kardeşine isnat etmek ne oluyor, o zaman? Nefsi emmaresinin kölesi olarak, kendi vehmini, kardeşine yüklemeye kalkışmasının karşılığı nedir?

            Evvelemirde, iddianın sahibi, iddiasını ispatla yükümlü değil mi? Aksi takdirde, -Allah korusun- müfteri durumuna düşmez mi? Tabii ki öyle!

            Tanımadığı, bilmediği kimse hakkında, her ne hikmetse, kabulü akıl sahipleri için mümkün olmayan çok basit mantık oyunları ile kurulu cümlelerle yüklenmek, günah değil mi? Vebal değil mi?

            Bütün bir dünyanın, Müslümanları hedef aldığı bir zamanda, nefsimize ve şeytana uyarak bunu işlerken, nasıl içimiz sızlamaz! Ama bilinsin ki, Müslüman olarak bizim içimiz acıyor...

            Hatırlayın, çok eski denmeyecek bir tarihte, Hilal Kaplan kardeşimize de bir ithamda bulunulmuştu. Hem de iman gümrükçülüğüne kalkışılarak…

            Ama görüyoruz ki, kendi insanımıza, hem de nahak yere saldırmanın vebalinden çekinilmiyor. Biz de, hak bildiğimizi söyleme/yazma sorumluluğumuzu yerine getirme bilinci ile bu yazıyı kaleme alıyoruz.

            10.7.2015 tarihinde, saat: 22:30’da CNN Türk’te Akif Beki’nin sunduğu "Baştan Sona" programını izledim. Programa Yeni Şafak yazarlarından Yusuf Ziya Cömert de eşlik ediyordu. Programın konuğu, eski Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin’di.

            Gündemle birlikte, kendisi ile ilgili son dönemlerin flaş isnatları, dedikoduları soruldu... Bakan, hepsi ile ilgili doyurucu bilgiler verdi. Özellikle, kendi hakkında yapıla gelen dedikodularla ilgili yaptığı açıklamalarda, bize göre sürpriz sayılabilecek bilgiler yoktu. Yani Sadullah Ergin'i tanıyanlar için... Ama onu tanımayanlar ve bilmeyenler, kendisini itham edenler ve bu ithamlara kananlar,  meselenin esasını azıcık da olsa ondan; onun bu açıklamaları ile öğrenmiş oldular...

            Söz konusu programının yansımalarında dikkatimizi çeken şu hususlar olmuştur:

            Birincisi, Bakanın açıklamalarıyla, sağduyu sahibi insanlar, bir kez daha mutmain olmuştur.

            İkincisi, malum basın, bir algı operasyonuna girişmiştir. Öyle ki, bütün anlatılanları, ters yüz ederek hiç söz konusu edilmeyen hükümler çıkarmıştır. Bunu nereden, Sayın Bakanın hangi cümlesinden çıkarıp bu hükme vardı? diye sormak bile bizce gereksizdir. Çünkü bugüne kadar, her meseleyi, ters yüz etmiş bir zihniyetten insaf beklemek, dürüstlük beklemek saf dillik olurdu!

            Üçüncüsü de, kendi insanımız diyebileceğimiz ve ferasetinin olması gerektiğini beklediğimiz -ki hakkımızdır- insanların, bu tezviratların etkisi altında kalarak kendi kardeşine bühtanda bulunmasıdır.

            Değerli kardeşimiz Ali Karahasanoğlu, 13 Temmuz 2015 Tarihli ve “Viskicinin kanalında Ergün ve Ergin!” başlıklı yazısında bu konuya değinmiş ve maalesef kendisine asla yakıştıramadığımız bir şekilde, konuya yaklaşmıştır. Bazı hususları birlikte düşünmemize müsaade buyursunlar:

            –Söz konusu olan bu program, olmamış olsaydı, Sayın Bakan hakkında Ali Bey’in söyleyecek bir şeyi olacak mıydı? Yok var idiyse, bugüne kadar neden söylemedi?

            –Programın akışı ile Ali Bey’in yazısının akışını karşılaştırdığımızda programı izlemediği; yani izlemeden yazı yazdığı intibasını veriyordu.

            –"Viskici patronun televizyonunun bu haftaki konuğu Sadullah Ergin..” diyerek Bakanı vurmaya çalışması, Ali Bey açısından; taşıdığı misyon açısından gerçekten bir talihsizlik olmuştur. Çünkü bütün Müslümanları, çürük iddialarını temellendirmek için, dini kavramları alet eden kimseler olduğunun örnekliğini sergiledi ki, bu açık bir vebaldir.  Bunun için Allah’a tövbe etmeli ve tüm Müslümanlardan özür dilemelidir...

            "Viskicinin kanalı..."nı bıraksın da,  iddialarının arkasında olsun yeter! Çünkü o, ayrı bir mevzudur. Sonra, bir Müslümanın ifadesi, bulunduğu yere göre değişiyor mu ki bu önem arz etsin? Hakikati, her yerde dile getirmenin ne mahsuru var? Ama niyet başka ise, yalpalamadan bu da açıkça söylenmeli değil mi?

            Şunu söyleseydi ancak haklı olabilirdi: "Şu hakikatleri söyleyecekti ama bulunduğu kanal sebebiyle söyleyemedi." Var mı böyle bir şey?

            Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür, derler ya, “Viskici patronun televizyonunun bu haftaki konuğu Sadullah Ergin..” derken nerden bilebilirdi ki, kendisi bu indi ölçüleriyle çelişkiye düşeceğini? Ve Allah’ın kendisini en kısa zamanda mahcup edeceğini?

            CNN Türk, seversiniz sevmezsiniz ayrı bir şey; ancak bu durum, o kanalı izlemenize mani olmasa gerek. Gelelim sizin kafanızı taktığınız meselelere.

            – Eski Başbakan’ın danışmanlığını yapmış Akif Beki bu kanalda program yapıyor. Eski adalet bakanı Sayın Sadullah Ergin’in katıldığı programa, Yeni Şafak Gazetesi Yazarı Sayın Yusuf Ziya Cömert’in de eşlik ettiğini biliyorsunuz ama siz yazınızda bunlardan hiç şikâyet etmediniz, Sayın Karahasanoğlu!

            –Ayrıca sizin "Viskicinin kanalında..."  diye nitelediğiniz kanala daha önceleri Faruk Çelik, Bülent Arınç, Efkan Ala, Hüseyin Çelik, Yalçın Akdoğan da katılmıştı. Hem de aynı programa... Yazarlardan da Ahmet Taşgetiren...

            Bunların hiçbirini yazmadınız ve dilinize dolamadınız! Ve bu, mesele de teşkil etmemişti, sizin için! Şimdi niye mesele oldu, Sayın Sadullah Ergin ve Nihat Ergün katılınca?

            “3 dönemlerini doldurdukları için yeniden aday olmayan… bazı isimler.. Ne hikmetse.. Tesadüf müdür bilmiyorum.. Akif Beki’nin programına çıkıp. İnceden inceye mesajlar veriyorlar…”

            “Şimdi de o viskici patronun televizyonuna çıkarak, “Paralel yapı yok” manşetleri atılmasına zemin hazırlayacak sözlerle, bizi aldatamazsın.. Hiç kusura bakma..” diyorsunuz.

            Anlaşılan o ki, sizi aldatan zaten aldatmış, “Bizi aldatan bizden değildir” diye buyuruyor yüce insan. Hal böyle iken, sizi aldatanı yanlış yerde arıyorsunuz! “viskici patronun televizyonuna çıkan” bir dizi isim saydık, bunların hiç birisi manşetlere zemin hazırlamıyor ama Sadullah Ergin hazırlıyor!

            İnsaf be kardeşim! Allah korkusu da mı kalmadı? Hangi sözlerle sizi aldattı, söylemeniz gerekmez miydi?

            Bu konuda, Ahmet Taşgetiren, Elif Çakır, Akif Beki yazdı...  Sadullah Ergin ile ilgili olarak, Tamer Korkmaz, Ali Saydam, Ali Bayramoğlu, Markar Esayan, Abdülkadir Selvi, Hilal Kaplan, Hakan Albayrak, Abdullah Kuloğlu, Ali Nar Kutlu... yazdı.

            Bu değerli yazarların yazdıklarının hiçbir kıymeti harbiyeleri olmamıştır yanınızda ama sadece “viskicinin kanalı”na çıkışı sizi çileden çıkardı, öyle mi?

            Korkarım, sizin, Sevilay Yükselir ve Fidel Okan kankaların rahle-i tedrisatından geçtiğiniz anlaşılıyor!

            “Ben kendi dönemimde yapılanları, hiç kimsenin üzerine ciro etmiyorum, hepsini üstleniyorum… Benim hükümetten bağımsız iş yaptığım iddiasını reddediyorum” diye cesaretle icraatlarının arkasında olduğunu söyleyen bir Bakanın kimseyi aldattığı falan yok. Daha ne söylesin yani! Anlayana… 

            Ne diyordu, programda Akif Beki?

            “Bu paralel yapı ithamlarında size haksızlık yapıldığını söylemek bile ciddiye almak olur. Ben o dönemin bir bölümüne, masanın o tarafında ve bu tarafında tanıklık etmiş biri olarak sadece “gülünç” demeyi yeterli bulurum…”

            Bu müminin şehadeti sizin için yeterli değil mi?

            Ali Bey, ne oldu size böyle? Şimdi mi malum zümrenin, attıkları manşetin bir değeri oldu? Oysa bunlar hepimiz için “yandaş medya, havuz medyası” demiyorlar mıydı? Eğer manşetlerini kabul edecek olursak, sizin yaklaşımınızla, şimdi siz havuz medyası mısınız? Allah korusun!  

            Yine ona çamur atan bir kafaya şunu söylemiştik bir yazımızda: “Adamın bütün sıkıntısı, bazı konularda, bir takım soruların cevabını bulamamış olmasıdır. Azıcık devlet terbiyesi ve geleneğini bilmiş olsaydı, her konunun Mahmutpaşa pazarı gibi ulu orta saçılmayacağını da bilirdi. Ketum bir Bakanı da ancak tezvirat yıpratabilirdi ki, aleyhine geliştirilen hadiselerin de anlamı buydu…”

            Son bir not: Programın yöneticisi Akif Beki ve programa eşlik eden Yusuf Ziya Cömert bu konuları hiç bilmiyorlardı, sözünü ettiğiniz soruların hiçbirini soramadılar. Dahası, haşa hepsi ona çanak tuttular ve onu akladılar(?) öyle mi? O da onları, sizin ifadenizle güzel bir "aldatmış!" oldu.

            Ama sizin gibi zeki ve külyutmaz birisi olsaydı elinizden kolay kurtulamazdı, demek istiyorsunuz.

            Yazınızın anlamı, tam da bu! Bence biraz ayıp oluyor! Hem söz konusu yazarlarımıza, hem okuyuculara,  hem de Allah'a karşı!

            Biraz insaf!!! Ölüm var!!!



Mazlum halkın insanı olamazsınız!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 6 ay önce / 10.08.2015 11:20:13 | Görüntüleme : 1225
Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasıdır, bilirsiniz.

            “Hocanın huysuz mu huysuz bir eşeği varmış.. Tutmuş onu hayvan pazarına götürmüş...

            Müşteriler, eşeğe şöyle yakından bakmak istemişler.. Eşek, huysuz ya,  önünden yaklaşanın kolunu kapmaya ramak kalmıştı ki, adamcağız zor kurtarmış.. Arkadaki müşterinin de nasibine bir çifte yemek düşmüş...

            Hayvanın huysuzluğunu gören hiçbir müşteri ona yaklaşmamış... Pazardakiler Hocaya:

            – Hoca, senin bu eşek çok huysuz, satılmaz, sen onu götür! Demişler.

            Hoca bu, durur mu hiç? Hocalığını göstermiş ve cevabı yapıştırmış:

            – Sanki ben satmaya mı getirdim, bu millet, Hoca, bu eşekten ne çekiyor, görsünler diye getirdim!!!”

***

            İçimizi derinden acıtan son acı terör olayları ile birlikte pusuda bekleyen bazılarının zehrini kusmak için fırsat kolladığına şahit olduk... Ahkâm kesmeler, ileri geri konuşmalar hep bunlarda. Maalesef hiç bir olayı, kendi zemininde, kendi zaman diliminde ve şartlarında değerlendirme becerisini, insafını ve basiretini gösteremediler. Olaylara bakışları, tıpkı bir maçın skor yorumcuları gibidir. Bunlar, maçtan önce susarlar, söyleyecek bir şeyleri yoktur çünkü. Maçın kazanılmasına yönelik ne bir analizleri, ne de bir taktikleri vardır… Dahası, kırk yılda bir şey söyleseler ve söylediklerinin aksi vuku bulsa, söylediklerini unutup, utanmadan yeni duruma göre bir şeyler yuvarlarlar... 

            Memleket hayrına kılını kıpırdatmayıp da, iyi niyet içinde bir şeyler yapma gayreti içerisinde olanları açık düşürmek için fırsat kollayan, kendilerini akıllı zanneden zavallılardır bunlar.

            Barış süreci ile ilgili olarak hükümetin yaptıklarını bir kenara bırakırsak, kan dökülmemesi için, bugüne kadar ne yapıldı ve sonuç alındı ki, bu karalamalar yerini bulmuş olsun! Hiçbir şey yapmayana tek söz yok; ama yeter ki kan dursun diye sorumluluk duyan ve çırpınanlara, sanki suç işlemişler gibi insafsızca saldırmak, hak mıdır, reva mıdır?

            Diğer taraftan, yedikleri içtikleri yok, böyle bir girişime destek için yola çıkan ve adına “akil insanlar” denilen –ki bu ismi kendi kendilerine vermemişlerdir–  kimselere, "memleketimin kendilerini çok akilli sanan insanları !!!" diye eleştiriye kalkışmak, ardından işi daha da ileri götürüp, mizahi bir mizansene büründürmek, pek insaflı olmamıştır. Şöyle ki: "çok çalıştınız, çok kafa yordunuz. şimdi size çalıştığınız yerden bi soru: kendinizi 75 milyondan akilli sanma gafletine nasıl düştünüz? esas soruya gelince: hala kendinizi akilli sınıfında görüyor musunuz? (Düzeltmeden olduğu gibi aldım. N.D.)

            En kurnazca soruları şu: “Yaptılar da ne oldu, sonuç?”

            Bildik bir memur zihniyeti ve yaklaşımı işte. Çalışmazsan başın belaya girmez! Çalışırsan da beladan kurtulmaz! Soruların ardı arkası kesilmez! Sonra da akıl veren de aşağılayan da çok olur: Dünyayı kurtarmak sana mı kaldı? Falan filan.

            Bence alaycı dil yerine,  yaptıkları yanlış üzerinde durulsa daha faydalı olurdu kanaatindeyim. Bölge bölge dolaştıklarında, gerek konuşmaları ve gerekse yaptıklarındaki, varsa hatalar, gösterilebilseydi yani.

            Mesela ben bir örnek vereyim, son katliamlardan sonra bir restaurantta bir araya gelen 10 kişilik grup adına konuşan Ali Bayramoğlu’nun konuşması, her şeyden önce kendisi adına bir talihsizlikti. Ona katılmak mümkün değildir. “Açıklamalarının muhtevasına gelince o da HDP dilini andıran bir nitelik arzediyor. ‘Silahlar derhal susmalı, çatışmazlık haline dönmeli.’ Bu, terörü görmeyen, teröre tavır koymayan, güvenlik güçlerinin operasyonlarıyla örgüt cinayetlerini eşitlemiş bir yaklaşımdır.” diyen âkil adamlardan Ahmet Taşgetiren’in de eleştirisidir.(04 Ağustos 2015 Salı- Star Gazetesi,)

            Hayrettin Karaman Hoca da, 6 Ağustos 2015 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında, “Bir zamanlar “âkıl adamlar” içinde yer alan insanlardan bazı fertlerin ve grupların son zamanlarda yaptıkları açıklamalar “suyu getiren ile testiyi kıranı” ayırmama esasına dayandığı için hem faydasız hem de âdil olmaktan uzaktır.” diyerek o da katılmadığını beyan ediyor.

            Demek istediğim, ölçüde insaflı olunmalı ve yatanla bir şeyler yapmak isteyen aynı kefede değerlendirilmemeli...

***

            Gelelim PKK terör örgütüne; öncelikle bölge insanına ve dolayısıyla kendi ülkesine silah doğrultan hainlere...

            Bunlardan bir cacık olmayacağını bilmek için, bunları pazara çıkarmak gerekiyordu..

            6-7 Ekim olaylarında, 50’ye yakın kendi insanını öldüren, komşusuna et dağıtmaktan başka bir suçu(!) olmayan gencecik çocukları, Neron'dan daha zalimce katleden bir güruhtan bahsediyoruz.

            Kürt kardeşlerimizin hizmeti için yapılan yolları tarumar eden, trafoları patlatan, iş makinalarını tahrip eden, okulları, kütüphaneleri, mabetleri hedef alan; dükkânları, mağazaları, iş yerlerini yakıp yıkan bu insan müsveddesi ucubelerin lügatinde imar yok, abat etmek yok; sadece ve sadece yıkmak, yakmak, öldürmek var!

            Yapılanlardan sonra, insan sormadan edemiyor. Siz, bu toprakların insanı mıydınız? Öyleyse, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar,  sizin GDO'larınızla kim oynadı, nasıl bir hal aldınız, nasıl bir mahlûk oldunuz ki, Frankenstein bile ağzı açık, bu yapınızı seyrediyor!

***

            “Kadın sus!” denildi ya,  hemen üzerlerine alındılar. Oysa Başbakan yardımcısının yanıldığı ortada! Ne bilsin ki, kadın görünümlü varlıklarla karşı karşıya olduğunu!

            Biraz düşünün!

            Hangi kadın, eline koca bir taş parçası alır ve bütün yırtıcılığıyla askerimizin üzerine atmak üzere vaziyet alır?

            Hangi kadın, kendi ülkesinin askerine “Senin devletin bana söz verdi” diyerek ülkesini inkâra kalkışır?

            Hangi kadın, Kobani'nin düşmesi durumunda, kendi İllerinin düşeceğinin tehdidini savurur?

            Hangi kadın, terör örgütü olduğu dünyaca tescillenmiş PKK’ya sırtını dayadığını söyler?

            Geçelim bunları... Bukalemun gibi renk değiştiren ve balık gibi kayanların hangi sözüne ve hangi fiiline güveneceksiniz?

            Kobani'ye kütüphane yapmak, çocuk parkları inşa etmek için yola çıktıkları söylenen, 20 Temmuz 2015'te, Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu mensuplarının ‘Kobani’nin yeniden inşası’ konusunda basın açıklaması yaptığı sırada,  saat: 11.50’sularında,  Suruç’ta canlı bombayla katledilen 31 insan! (www.hurriyet.com.tr/gundem/29591017.asp)  Sizi hiç mi düşündürmüyor? Her türlü gösteride en ön saflarda yer alan bazı kesimler, burada niye yoktu? Bu bir soru sadece. “Ölmemizi mi istiyorsunuz? Nasıl olsa bir gün hepimiz öleceğiz” cevabıyla geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir soru.

            Bu olayın ardından, arka arkaya masum insanların şehit edilmesi... Hem de kahpece; ensesinden vurularak, yol kesilerek, mayın döşenerek, baskın yaparak…

            Sivil, asker, memur, ebe... öldürme ve adam kaçırma olaylarını düşünün... Yapılanları düşünün!

            Bütün bunları kim yaptı, sizce? Kendi insanına bu acımasızlığı yapanların IŞİD (DAİŞ, DAEŞ, DEAŞ) belasından, örgütünden bahsetmeleri inandırıcı mı?

            IŞİD mi? Güldürmeyin insanı! Aynı yolun yolcuları değil misiniz siz? Yani partneri... isminiz dışında her şeyiniz bir değil mi? Amacınız, metodunuz, hedefiniz!..

            IŞİD olmadan önce bu memleket güllük gülistanlıktı değil mi(?)

            30 yılı aşkın zaman diliminde 40 bine yakın insan öldürülmedi, yol kesme yoktu, cinayet yoktu, köyler, mezralar boşaltılmamıştı. Her yer hayat doluydu. Devlet boşuna 400 milyar küsur doları harcadı...

            Hükümet durup durduğu yerde, barış sürecini başlattı. Her ne olduysa IŞİD’den sonra oldu!

            IŞİD, insanları sokağa çağırdı. Barış süreci IŞİD'le yürütüldü.  IŞİD barış sürecine ihanet etti…

            Hayatınızda bir kere dürüst olun, bir kere... İnsan olduğunuzu hatırlayın... Yalanı bırakın, dün ak dediğinize, bugün kara demeyin. Ama ne gezer!

            Masum insanların kanları üzerine kurulu bir yapıdan ben ne istiyorum öyle! Terörü kınayamayan, barış sözcüğünü diline pelesenk yapıp ama silahı da asla elinden bırakmayan ve para babalarının tetikçiliğini yapanlardan insanlık istiyorum!

            Belki, dedim. Bir milyonda bir ihtimal de olsa belki, anasının örtüsü aklına gelir de, aklına sütçü İmam gelir.. vatan gelir.. millet gelir.. ve bu bütünlük içerisinde mana denizinde kendini bulur…

            Ama şundan eminim, Kürt kardeşlerim,

            - 15 yıllık olağanüstü hal uygulamasını kaldıran,

            - Terör suçlarına bakan DGM ve ÖYM’yi kaldıran,

            - İşkenceye sıfır tolerans getiren,

            - TRT Şeş, Kürtçe seçmeli ders gibi özgürlükçü adımlar atan,

            - Siyasi partilerin farklı dilde propaganda yapmasının önünü açan,

            - Köye dönüş projesini başlatan ve terör mağdurlarına tazminat ödeyenin bu hükümetin olduğunu görüyor. (5.8.2015-Akşam Gazetesi)

            Zorbalıklarının beş para etmeyeceğini, olmayan itibarlarının da bittiğini çok yakında görecekler. 

            Kürt kardeşlerimiz, Leyla Zana'nın, Hatip Dicle'nin, Ahmet Türk'ün “Bu sorunu çözerse Erdoğan çözer” dediklerini unutmuş değil. (Murat Kelkitlioğlu, 29.7.2015-Akşam Gazetesi)

            Onları aşağılayan “kro” hitabından bu ülkenin eşit vatandaşı, kardeşi konumuna getirenleri, arkadan vuranların kendilerinden olmadığını da çok iyi biliyorlar...

            Ne kadar yırtınsalar da bu ülke insanının kardeşliğine zarar veremeyecekler! Allah’ın izniyle.



“Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir”

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 7 ay önce / 29.07.2015 11:15:27 | Görüntüleme : 1342
Bizi derinden üzen bir mesaj geldi, ADİM-DER (Adana İmam-Hatip Lisesi Mezunlar Derneği)'den. “1962 mezunumuz Eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Hamdi Mert vefat etti... 26.07.2015”

            Haberle birlikte içim burkuldu, ruhum daraldı, derin bir hüzne ve kedere gark oldum... Kendimi bir anda mazide buldum. Bir hatırası canlandı zihnimde. Ocak 1987. Anamur imam hatip Lisesi’nde, bir programımız vesilesi ile merhum hocamız okulumuza teşrif buyurmuşlardı. Programı dikkatlice takip ediyordu. Yaptığım konuşmanın bir yerinde, merhum Mehmet Akif Ersoy’un,

            “İmandır o cevher ki, ilahi ne büyüktür,

            İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.”

            Beytini okuduğumda, derin bir düşünce atmosferi içinde heyecanlandığını, duygulandığını ve şairin hissiyatına katıldığını ifade ediyordu, başını sallayarak… Gözümün önünden hiç gitmedi bu tablo. “Hamdi Mert denilince aklıma gelen o anı hiç unutmam. İmam, “Nasıl bilirdiniz?” diye soruyor ya, işte bu tablo benim şehadetimin kanıtı… Allah gani gani rahmet eylesin.

            Programdan sonra, sohbet ettik. Çantasından bir kitap çıkardı, imzalayarak bana hediye etti. Aldım, teşekkür ettim. “İslam’ın Barış Çağrısı” adlı kitabını açtım ve yazdığını okudum: “Değerli eğitimci Nizamettin beye sevgi ve saygı ile. 10.1.1987 imza, Hamdi Mert”

            Kardeşi Gazi Mert Beyle uzun yıllar beraber görev yaptık. Birlikte önemli işlere imza attığımıza inanıyorum... Yapılamayanları yaptık diyebilirim; idare, öğretmen, öğrenci veli işbirliği ile...

            1985’te yaptığımız ilk öğretmenler kurulunda, eğitici kolların dağıtımından sonra, müdürün, büyük bir istekle ve umutla, okulunda bir piyesin, bir tiyatro eserinin sahnelenmesini istiyordu. Ancak ilgili koldan olumlu bir cevap alamamıştı. Biz, birkaç arkadaşla birlikte yeni atanmıştık okula. Bu sebeple, kurulda dinlemeyi tercih ediyorduk, daha çok.

            Kuruldan sonra müdür bey, dosyalarıyla odasına girdi. Ardından ben kapıyı çaldım girdim. Şu konuşmayı yapmıştık:

            - Buyurun Nizamettin Bey!

            -Müdür bey, kurulda bir tiyatro eserinin sahnelenememesinden bahsettiniz. “Sanıyorum bu yıl da bir eseri sahneleyemeyeceğiz” dediniz. Ben bunu anlamadım hocam, neden?

            - Nizamettin Bey, gördüğün gibi arkadaşlar istekli olmadılar.

            -Hocam, eğer müsaade buyurursanız, ben bunu yapabilirim.

             O an müdürümüzün gözlerinin parladığını gördüm. Ama tereddüdü de var gibiydi;

            - Yapabilir miyiz? dedi.

            - Yaparız Hocam, merak etmeyin.

            - Haydi, başlayın o zaman...

            Bizde başladık. “Onlar böyleydi” adlı oyunu sahneledik. Defalarca oynadık, Anamur Kaplan sinemasında.

            Çalışmaların ardı arkası kesilmedi hiçbir zaman. İşin en güzel tarafı, velilerin de katılım göstermeleriydi... Eşim, kostüm hazırlayıcısıydı; kılık kıyafet, saç sakal, bıyık vs. Merhum hocamız da, kostümde Ankara’dan desteklerini esirgememişti… 

            Ben Hataylıydım ama Anamur’u sevmiştik. Sıcakkanlı ve sevecen insanlarıyla çok sıkı dostluk bağlarımız oluşmuştu. Dile kolay, yaklaşık altı yıla yakın zamanımız geçti orada. Anamur, memleketim olarak kabul ettiğim Anamur… Rotasyona tabi olmasaydım, oraya yerleşmiştim bile. Ama kısmet işte...

            Bu nedenle orada olan olaylar, beni ilgilendiriyor ve etkiliyor. Bu yüzden gelen mesajla yıkılmıştım. Bir büyüğümüzü kaybetmenin acısını yaşadık. İlk aklıma gelen bana hediye ettiği kitaptı. Gerçi okumuştum onu ama gayri ihtiyari elim ve gözüm kütüphaneye gitmişti. Kitabı çıkarttım ve tekrar okudum. Okuyunca da kaybımızın ne denli büyük olduğunu anladım.

            Hocamız, kitabında, yaşadığımız son terör olaylarının arka planını, ta 1986 yılında görüp, derinlemesine tahlil etmiş.. adeta günümüze ışık tutmuştu.

            Bu arada, onu okumayanların, bulup mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Eğer kitabın mevcudu yoksa kardeşi Gazi Mert Beye önemli bir görevin düştüğünü düşünüyorum; kitabın basımı ve okuyucuya ulaşması konusunda...

            Kitabında, sulh ve selametin ancak İslam’la mümkün olabileceğini, tarihi örneklerle anlatıyor                           rahmetli hocamız ve günümüz olaylarının görünmeyen yüzünü deşifre ediyor: 

            “Allah’ın yarattığı cana kıymak; Tuğyan eden nefsin azgınlığının acı meyvesi...”

            “İnsanlığın bu ilk dramından (Kaabil-Habil olayı) nükleer savaş safhasına geldik... Keyhüsrev, Dârâ, Büyük İskender, Hannibal, Neron, Cengiz, Timur çağımızın Hiroşima ve nükleer savaş failleri dönüp baksınlar, arkalarında hep sulha saplanan hançeri ile eli kanlı Kaabil’i görürler...”

            “Emperyalist orduların atlarının ayakları altında talan edilen sadece buğday başakları değil, insanlığın daha bu ilk çağlarda yeşertebildiği ümitlerdi..”

            Merhum, Kartaca’yı imha eden ruhla, bugün Ortadoğu’yu ve özellikle ülkemizi, bir baştan bir başa kana bulamak isteyen kan emici ruh arasındaki benzerliği ne güzel anlatmış:

            “İnsanlığın sulh ve sükûnuna Kaabil taklit edilerek saplanan hançer, öyle bir karanlılıkla kullanıldı ki, mazlum Kartaca'nın yüz yıllarını vererek kurduğu medeniyet, üzerinden çekirge sürüleri geçmiş buğday tarlaları gibi yürek paralayıcı bir enkaz yığını haline geldi... Sokaklar cesetlerle; toprak kan birikintileri ile doldu...”

            “Habil’e kalkan el; Kartaca’da yakıp yıkan ateş; cahiliye çağının Ebu Cehil ve Ebu Leheb inkârcılığı; Asr-ı Saadetten sonra da Hz. Ömer’i, Hz. Hüseyin’i arkadan vuran hançer oluyordu...”

            “Nitekim insanlık daha ne hesapsız boğazlaşmalar; ne akılsız muharebeler, ne sel gibi akan kanlar görecekti...”

            “(Bütün) bunlardan geride kalan nedir? Yüzlerce, (binlerce, milyonlarca) ölü; yıkılan şehirler,  gerileyen medeniyet, hançerlenen dünya sulhu...”

            1912 yılı, toplu savaşların başladığı yıldır... Balkan savaşları, I. Dünya Harbi, II. Dünya Savaşının vahametine dikkat çeken merhum, “İnsanlığın, geçirdiği bunca tecrübeler sebebiyle, aydınlık ve müemmen bir barış safhasına girmesi beklenirdi. Böyle mi oldu? Hayır, savaş oyunu oynayan çocuklar gibi iki kutba ayrılarak, bu iki kutupta güçlerini birleştirmeye, insan öldüren yeni yeni silahlar yapmaya, ölüm makinaları icat ederek bunları depolamaya; geçmişte Vietnam, Kore, Süveyş; bugün Lübnan, Afganistan, Irak, İran’da olduğu gibi bazen de uygulamaya koyuldular...”

            Kore savaşları, bu iki blokun eseridir. Dün Vietnam, bugün Kamboçya, Eritre, Afganistan, Lübnan, İran-Irak'taki problemler, bunların eseridir. Filistin, bir türlü huzura kavuşamayan Filistin; büyük Sahabi Ebu Ubeyde'nin İslamlaştırdığı, İslam’ın kalpgahı, Allah’ın sevgilisi olan Peygamberimizin miraç mucizesi ile uruc ettiği bu mübarek topraklar üzerindeki oyunlar, bunların eseridir.

            Sadece bunlar mı? Türkiye'de karışıklıklar çıkaranlar; birçok suçsuz ülkenin iç işlerine karışarak kardeşi kardeşe vurduranlar da bunlardır...

            Paktların arkasında bunlar; bunların arkasında da perde arkası sinsi planlar vardır.

            Son oyunları ise kutsal Kudüs’ün İsrail devleti tarafından resmen başkent ilan edilmesidir...”

            Birleşmiş milletler

            1945 yılında kurulan Birleşmiş Milletlerin o günden bugüne insanlık adına ne yaptığını masaya yatırmış ve çarpıcı tespitlerde bulunmuştur:

            “... Koca milletler teşkilatı, küçücük İsrail ile bile başa çıkamadı... İsrail'in her cinayetinde üşenmemiş, toplanmış. Her toplantının sonunda da onu “kınamış(!).” Tam 257 defa! Dile kolay. Bir İsrail ve cinayetleri için tam 257 defa bir araya toplayacaksın; fakat bu cinayetlerin bir tekine bile mani olamayacaksın. Kötüleye kötüleye bitiremediğimiz Osmanlı’nın hükümranlık döneminde, dünyada birinin burnu kanamaya görsün! Hemen Ordu-yu Hümayun oraya sevk edilir, mazlumun hakkı zalimden alınır, sahibine teslim edilir ve barış sağlanırdı.”

            Birleşmiş Milletlerin aczini şöyle açıklamaktaydı:

            “Teşkilatta 5 daimi üye var ki, kendilerine “5 büyükler” adını takmış bu ülkelerin “veto” hakları mevcut. Kendileri veya şemsiyeleri altına sığınmış devletler aleyhine bir karar mı alınacak; hemen veto silahını işletmişler. Bu veto silahı bugüne kadar tam 119 defa kullanılmış. (Alişen Başgönül, Diyanet gazetesi, Ocak 1986, sayı: 323,s. 16-17)

            Vietnam'da ölenlerin, Ortadoğu cinayetlerinin, İsrail cüretkârlığının, dünyayı kana bulayan Sovyet ve Bulgar pişkinliğin(!) arkasında işte bu silah var. Birleşmiş Milletlere ait bir silah...”

            Merhumun 1986 yılındaki bu tespitleri ile bugün Cumhurbaşkanımızın dile getirdiği “Dünya 5’ten büyüktür” söylemi nasıl da uyuşuyor.

            Yıllar önce yapılan bu tespitler, yıllar sonra da olsa isabet etmiş olması, onun ferasetine ve ileri görüşlülüğüne hamledebiliriz. Bu açıdan düşündüğümüzde, nasıl bir değeri kaybettiğimizi anlayabiliriz.

            Onun için, “Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir” kutlu sözünün hikmetini bu vesileyle bir kez daha düşünme fırsatını buluyorum.

            Muhterem hocamızı rahmetle anıyor ve Fatihalarla uğurluyoruz...

            Ruhun şad olsun değerli insan!

            Ailesine ve hepimize “sabrun cemil” diliyorum…  



Yaşananları hatırlamak…

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 7 ay önce / 20.07.2015 11:07:42 | Görüntüleme : 1378
Türkiye'nin dört bir yanında yaşanan olayların arka planını tahlil etmeden, gelişmeleri anlamak biraz zordur. Ne oluyor, ne bitiyor; hangisi ülkemizin yararınadır veya hangisi zararınadır? Anlamak için ciddi bir analizi gerektiriyor.

            Yaşananları, tarihi tecrübenin ışığında mukayese ve muhakeme etmenin bizlere ışık tutacağını düşünüyorum. Kimin ne yaptığı ve ne yapmak istediği konusunda...

            Bunun için biraz geriye gitmemiz gerekiyor. Ülkede bir PKK belası hortladı veya hortlatıldı. Maksat,  vatan evladını birbirine düşürerek onları, gırtlak gırtlağa getirmekti. Böylelikle birbirlerinin kanlarını akıtmalarını sağlamaktı. Maksat, ülkeyi kaosa sürüklemekti.. Maksat, gençliğinin tüm enerjisini bu yolla tüketmekti...

            Bir anlamda bu amaca ulaşıldı da.. Ülkenin 30 yılı çalındı.. Heba edildi.. Yarım trilyon dolara yakın parası çarçur edildi.. 40 bine yakın can, yok yere toprağa verildi... Terör bir kâbus gibi ülkenin başına çöktü; ne huzur kaldı ne dirlik! Ne can güvenliği kaldı ne emniyet! Her gün gencecik ana kuzusu vatan evladı ölüyordu/ öldürüyordu…

            Köylerinde, mezralarında, kasabalarında korkuyla yaşayan halk, ne işe gidebiliyor ne de iş yapabiliyordu… Üretim eksilerdeydi... Geçim derdi, büyüdükçe büyümüştü... Halk, çocuklarına bir lokma ekmek yedirebilmenin kaygısı içinde gününü geçiriyordu, yani açlıkla burun buruna terk edilmişti… Kısacası ekonomi iflas etmişti.

            Diğer yandan, yolculuk yapmak, başlı başına bir mesele, bir dertti; yola çıkanların her an eli silahlı ve kanlı terör örgütleri tarafından yolları kesilip, araçları durdurulup, keyiflerine göre, seçmece, yolcular indirilip canlarına hunharca, canice kıyılabiliyordu. Halkın kahir ekseriyeti can ve mal güvenliği derdine düşmüş/düşürülmüştü...

            O güne kadar gelen hükümetler, bu dertlere çare olmaları gerekirken dertleri daha da derinleştirmişlerdi... Öyle ki devlet, ekonomik anlamda IMF'in insafına terk edilmişti.  Askeri anlamda da eli kolu bağlanmıştı; "çekiç güç" belasını kaldırmak bir yana, habire zamanını uzatmakla meşgul oluyorlardı. Bir de haklarını yememek gerekir,  icat ettikleri "irtica" tehlikesi ile var güçleriyle mücadele ediyorlardı(!)

            Nihayet, karanlık dehlizlere itilen ülke, çaresizlikler içerisinde tüm ümidini kaybettiği bir demde, 2002 tarihi itibariyle, Erdoğan’la birlikte, halkın ümitleri, yeniden yeşermeye başladı. Erdoğan, geniş kitlelerin ümitlerini boşa çıkarmadı ve teveccühlerine layık oldu. Hemen hummalı bir çalışmaya girişti; öyle ki, gecesini gündüzüne katarak başlattığı yurt sathındaki silkinme, kalkınma ve kendine gelme hamleleri birbirini takip etti. İstikrar, güven, kalkınma, demokratik hak ve hukuk anlamındaki atılımlar yurdu bir baştan bir başa sardı.

            Gelecek ümidi, toplumun tüm katmanlarını kuşattı. Hatırlayın, en muhalif olanlar bile, en çetrefilli konular için, "bunu çözse çözse Erdoğan çözer!" diye ümitlerini ve beklentilerini dile getiriyorlardı.

            Yıllardır "çözülemez" denilen çözülemeyen terör sorununa da, işte bu ümit ve beklentilerin ışığında el atıldı. Sevgi, kardeşlik ve dayanışmayı güçlendirmek, yaşanabilir bir Türkiye’yi kurmak için adım atıldı. Bu amaçla kamuoyunca, ülkenin en muteber, saygın ve makbul insanları devreye sokularak, bu çabaya katkıları istendi. Hiçbiri, yüksünmeden, yurt barışına katkı sağlayacak bu girişime katıldı.

            Oturduğu yerden ahkâm kesenlerin aksine, “bir şeyler yapabilir miyim”in kaygısıyla yola çıkan ve bu yolda emekleri kutsal olan bu insanları, hayırla yâd etmek insanlık borcudur.

            Not: Aileleriyle birlikte ve huzur içinde bir bayram geçirmeleri dileğiyle değerli okuyucularımın Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum. Ülkemizin ve İslam aleminin birliğine ve dirliğine vesile olur inşallah…



“Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz!”

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 9 ay önce / 01.06.2015 11:02:53 | Görüntüleme : 1926
Ne güzel demiş Sezen Aksu: “Sussan olmuyor, susmasan olmaz. Dil dursa hâkim bey, tende can durmaz. Yazsan olmuyor, yazmasan olmaz. Kaleme tedbir koma, tek durmaz”

            Bu böyle bir şey işte… Peygamberimiz, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” diye buyurmuş. Ben de, susarsam, yazmazsam vebale gireceğime inandığım için yazmaya ve söylemeye karar verdim.

            Kul hakkı ile Diyar-ı Hakka gitmelerine gönlüm razı olmadığı için aydınlatmak ve uyarmak niyetiyle yazdım.

            İyi niyetli olduktan sonra, kalpler de duru ve temiz ise, çözülmeyecek mesele, anlaşılmayacak konu kalmaz.

            Hatay Valiliği, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve İl Özel İdaresinin çalışmalarıyla, “Tüm Zamanların Şehri, Barış, Kültür ve Hoşgörü Kenti HATAY” adlı kitap, Ocak 2011’de yayınlanmıştır. Kitabın 206. Sayfasında yer alan “Hatay Aba Güreşi” başlıklı yazı “Hatay Aba Güreşi” adlı kitabımızdan kaynak gösterilmeden alıntılanmıştır. Uyarılarımıza rağmen, ilgili kurumun yöneticisi kaynağını göstermekten imtina etmiştir.

            Bu konuları çok önceleri yazacaktım. Önce sözlü olarak dile getireyim istedim. Yetkililerden biri, “Söyledim ama söz geçiremedim.” dedi. Kitabın çoğaltım baskısında, kitabın ismi olan “Tüm Zamanların Şehri, Barış, Kültür ve Hoşgörü Kenti HATAY” değiştirilmiş, “Tüm Zamanların gözdesi, Barış, Kültür ve Hoşgörü Kenti HATAY” olmuş, işte yeni baskısında, kaynakçada değil, katkı sağlayanlar bölümünde lütfen ismimizi yazmışlar. Ama kitabın içindeki metin bize ait olduğu halde bu belirtilmemiştir. Anlaşılan yapılan işlemde hata veya ihmal değil, açıkça kasıt görünmektedir. İki cümleyi bir araya getirmekten aciz ve de muhteris insanları kurumun başına getirdiğinizde emeklerin iç edilmesine şaşırmayın… Kıskançlık, entrika ve bilgi hırsızlığına çanak tutmak… sıradanlaşır.

            Bir başka örneği sizlerle paylaşayım: Hatay Valiliği 2011 yılında, “Tüm Zamanların Gözdesi” adı altında Hatay İl Yıllığı kitabını yayınladı. Kitabın 18. Bölümü spora ayrılmış: Hatay’da Spor. Bu bölümü hazırlayanlar bir heyet; tam 5 kişi. Eğitimcilerden müteşekkil… Hatay’da Sporu, bize anlatacak bir eğitim ordusu(!) adeta.

            1-Alaattin Melekoğlu, N.T.A. Anadolu Öğretmen Lisesi,

            2-Alaattin Bayır, Bedii Sabuncu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi, 

            3-Barış Harputluoğlu, Ayşe Fitnat İ.Ö.O.,

            4-Nurettin Bilmez, Hatay Nizamettin Özkan İ.Ö.O.,

            5-Feryal Tanrıverdi Çiçek, Bedii Sabuncu Güzel Sanatlar ve Spor Lisesi.

            Hatay’da Spor konusuna, Antakya ve İlk Olimpiyatları işlemekle işe başlamışlar. Anlatılanların büyük bir bölümü Mehmet Tekin’in “Hatay Tarihi” kitabından devşirilmesine rağmen kaynağını belirtme tenezzülünde bulunmamışlar… Merak edilirse kelime kelime, cümle cümle aktarabilirim. Veya herkes ilgili kaynakları karşılaştırabilir.

            Bölümün 5. Kısmında, “Hatay’da Aba Güreşi” adı altında mahalli sporumuz işlenmiştir. Ana başlıklara bakıyoruz: Folklorik özellikler ve aba güreşi, Aba Güreşinin Tarihçesi, Aba Güreşlerinde Düzenleme, Güreşe Başlama, Rey Verme, Yaralı Kalma, Mersah Alma, Aba Güreşinde Oyunlar, Aba Güreşi ile İlgili Kavramlar, Geleneksel Spor Dalları Federasyonunun Kurulması, Aba Güreşi Müsabaka Talimatı.

            Bu bilgileri ayrıntılı bir şekilde vermemin sebebi şudur: Maalesef bu heyet, bu kısma da tek bir cümle ekleme zahmetinde bulunmadan bizim Antakya Belediyesi Kültür Yayınlarından, 2010 yılında çıkan “Hatay Aba Güreşi” Kitabımızdan alıntılayarak olduğu gibi aktarmışlardır.

            “Olduğu gibi” diyorum, çünkü kitapta tashihe muhtaç yerler bile tashih edilemeden alıntılanmıştır. Mesela, dipnotta, “Ünlü, Fikret, Devlet Bakanı, T.C. Başbakanlık Gençlik ve Spor Müdürlüğü, 07.03.2000 tarih ve 65 sayılı yazı” mı denilmiş, aynen alınmış, “Spor” kelimesinden sonra “Genel” kelimesini eklemeyi bile akledememişler.

            Trajikomik bir örnek daha: 497. Sayfada, 6 nolu dipnotta şu var: Hikmet Sabuncu, Güreş Abası İmalatçısı, Antakya Özel İdare’de memur. Yaptıkları tek değişiklik, “Hikmet” kelimesini başa almak olmuş. Niyeyse?

            İnsafınız var mı sizin? Beş tane eğitimcisiniz(!) bilgilerin kaynağını belirtmek hiç mi birinizin aklına gelmedi? Dipnotta belirtildiği üzere bu bilgiler, Hikmet Sabuncu’dan alınmıştır. Röportajı da yapan da bizzat şu satırların yazarı, naçizane biziz. Siz bu bilgileri başka nereden bulabilirsiniz ki? Sadece bunu söyleyin, heyetinizden özür dileyeceğim.

            Metnin orijinalini alacaksınız, ama alıntıladığınız yerde de var olan bilgilerin kaynağını sileceksiniz! Bu mudur ahlâki duruş, fikre ve emeğe saygı? Hiç etik kuralları diye bir şey duymadınız mı siz?

            Madem yol yordam bilmiyorsunuz, neden bu işlere soyundunuz? Görevlendirilirken, bu işten anlamadığınıza dair mazeretinizi belirtemediniz mi? İşin esasında ben sizden bir şey beklemiyorum! Çünkü cahilin cesur olduğunu bilmiyor da değilim. Ancak size güvenenleri mahcup etmeyi nasıl göze aldınız? Bunu merak ediyorum.

            Ne ki, size eğitimci gözüyle değer vermişler, inanmışlar… Böyle mi yapacaktınız? Bu mudur sizin marifetiniz? Çalarak, çırparak, araklayarak, emeği sıfırlayarak… Yazıklar olsun! Bir eğitimci olarak utanıyorum!..

            Sayın valimizin kitaptaki takdimindeki şu ifadelerine bakın!

            “Şu an elinizde tuttuğunuz Hatay İl Yıllığı 2011 tarihi itibariyle Hatay ile ilgili ulaşılabilen en yeni bilgilerle hazırlanmıştır. Bir bilimsel heyet tarafından Valiliğimiz önderliğinde hazırlanan bu yıllık, (…) konusunda uzman bir ekip tarafından titiz bir çalışmayla… yaklaşık bir yıllık emeğin ürünüdür.” (…)

            Bir bilimsel heyet tarafından yani konusunda uzman bir ekip tarafından titiz bir çalışma ile hazırlanan İl Yıllığı…

            Sevsinler böyle bilimsel, uzman ekibi! Sahasında uzman(?)bir ekip... Ya bir de uzman olmasalardı!!!

            Yayın Kuruluna bakıyorum, editöre bakıyorum, komisyona bakıyorum sonra da yaptıklarını düşünüyorum, düşünüyorum ve kendimi, sormaktan alı koyamıyorum. Sorarken de tekrar düşünüyorum:

            “Bilimsel heyet böyle mi olur? Konusunda uzman” olan siz misiniz? diye… Belki de doğru! Uzmansınız ama sayın valimizin kastettiği manada değil!

            Yanılıyor muyum? Siz söyleyin. Size ait olmayan bir çalışmayı heyet halinde iç ederek, içinize de sindirerek kamuoyuna sunmanız karşısında ben ne yapayım söyleyin lütfen! Yaptığınız, bir bilim çalışması değil, olsa olsa bir film çalışmasıdır!

            “Hakikaten sussam olmuyor, susmasam olmaz. Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz…”

            Sizi, size ve Allah’a havale ediyorum… Bence vakit varken helallik dilemek en iyisidir…



İşte insanlık bu!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 9 ay önce / 13.05.2015 11:34:41 | Görüntüleme : 1396
Geçen yazımızda anlattığımız bir iki güzel hatıra, geçmişte yaşadığımız hayatın, güzel insanlarla nasıl güzelleşip anlam kazandığını hatırlattı. Bu insanların eksik olmamaları için hep dua etmişimdir. Resim öğretmeni arkadaşıma ettiğim gibi…

            Demem o ki, yakın bir geçmişte yaşadığımız Soma faciasında da bu güzel insanların örneklerine şahit olmuştuk. Doğrusunu isterseniz, görünce, duygulanmıştım, insana olan güvenim, ümidim artmıştı. Her türlü felaketin, zorluğun, meşakkatin ve her türlü keder ve acının üstesinden bu bireylerin varlığıyla gelineceğine olan inancım güçlenmişti…

            Ne diyelim, Allah sayılarını artırsın!   

Yüreği de, zihni de düşüncesi de insanlığa ışık tutacak boyutta ve yücelikte olan Soma faciasındaki maden işçisi Murat’ın safiyane bir şekilde, bütün sadeliği ve samimiyetiyle ağzından dökülen “Çizmem kirli, çıkarayım mı?” sözleri Anadolu insanının su katılmamış ruh güzelliğinin bir göstergesi olarak görmüştüm…

            Murat Yalçın, 36 yaşında ve maden faciasında, 11 saat sonra kurtarılan işçi. Ambulansa alınıyor ve sedyeye yatırılırken söylüyordu o cümleyi. Bu terbiye, bu edep ve ahlâk karşılıksız kalır mı? Yine bir insan evladı olan hemşire, işçinin kurtulmasının sevinci ve onun bu ince düşüncesine hayran kalarak, “Senden daha mı değerli, ayağını uzat” diyerek rahatlatmıştı onu.

            “Botlarım çok çamurluydu ve sedyenin kirlenmesini istemedim. Biraz da hızlı olsun istedim. Ben orayı kirletmeyeyim ki ambulans benden sonra gidip hemen başkasını alsın diye düşündüm… Ama hemşire, ‘Senden daha mı değerli, ayağını uzat’ demişti.”

            İşte bizim insanımız bu… Kendisinden başka, başkasını da düşünen ve önemseyen bu yüce gönüllü insanları benciller, egoistler ve sığ düşünceliler elbette anlayamazlar. Bu tavrı “ezik” olmakla açıklayacak kadar insanına yabancılaşmış, hatta alçalmışlardır.

            Güzel insanların yanında işte böylesine akıldan ve fikirden yoksun, devletin ambulansını tekmeleyen, devletin arabasını yakıp yıkan, çevrede taş üstünde taş bırakmayanlar da var. Bunlar mı insanımızı düşünecek, ülkenin geleceğini kurtaracak… bizleri bağımsızlaştıracak? Heyhat ki heyhat..! Kendilerine bile faydası yok bunların.

            Bu ülkede şükür ki yediden yetmişe binlerce kişi duyarlılığını muhafaza etmektedir. İçini ve ruhunu satmış olanların dışında. Felaketi yaşayan Somalı kardeşlerimize gram faydaları yok; ama köstekleri çok. Bir tane yardıma muhtacın elinden tutun desek, hemen ortadan kaybolurlar. Çünkü iyilik ve güzellik kitaplarında yok bunların.

            Bakın futbolcu Tümer Metin’e! Murat’ın yardımına nasıl da sessiz sedasız koşmuştu. Ev borcunu olduğu gibi üstlenmişti.

            İşte insanlık bu!

            Bundan ibret almadıkları belli! İnsanlığını kaybetmişlerden ibret almalarını beklemek beyhudedir… Bunu için de, utanmadılar ne sözlerinden, ne de yaptıklarından… Yine bu sebeple, Galatasaray’ın eski futbolcusu Dider Drogba’nın yapmış olduğu da bunları kendilerine getirmedi; Türkiye’yi mateme boğan bu hazin olay karşısında tereddüt etmeden bir milyon Euro yardımda bulunmuş ve adının kullanılmasını istememişti bu insan. Bunu da görmediler ve duymadılar!

            Kalplerinin yumuşaması ve milletinizle kaynaşarak güzelliklerin yaşanması için daha ne yapılması lazım ki vicdanları insafa gelsin?

            Not: 28.10.2014 tarihinde, Karaman-Ermenek ilçesinde kömür ocağında meydana gelen göçük sebebiyle yaşanan müessif hadisede hayatını kaybeden yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine de başsağlığı ve sabır diliyorum. Bu milleti her türlü musibetten esirgemesi için de dua ediyorum.

 



Bugün çaylar benden

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 10 ay önce / 21.04.2015 11:12:32 | Görüntüleme : 1376
1983-84 Kasım-Aralık-Ocak-Şubat döneminde, vatani görevimiz için Erzincan 59. Topçu Tugayındaydık. Askerliğimizi kısa dönem olarak yapacaktık... Bu kısa dönemde askerliğin tüm temel bilgi ve eğitimini aldık diyebiliriz.

            Yemin töreni için hazırlıklar son hız devam ediyordu. Tören zamanı yaklaştıkça, hazırlıklar da yoğunlaşıyordu. Son durumu görmek için bölük komutanımızın önünden geçit töreni yapılacak ve askerin yürüyüşü hakkında bilgi alınacaktı.

            Bölük, yürüyüş düzeninde geçerken, askerin ip gibi düzgün ve adımların kırılmadan hep birlikte bir ahenk, bir disiplin içinde atılması isteniyordu. Komutanın önünden geçerken yürüyüş nizamına uygun geçilmeliydi. Ne var ki bu, o kadar kolay olmuyordu. Arkadaşlarımızdan bazıları, heyecandan olsa gerek adımlarını aksayarak, adeta topal gibi atıyorlardı. Sırf bu birkaç kişinin yüzünden tabur başarısız oluyor ve yürüyüş tekrar ediliyordu… Geçiş defalarca tekrarlanıp durdu. Bir türlü yürüyüşünü düzeltemeyen askerlere, oldukça sinirlenen komutanımız, bir asker narasıyla kükredi:

            “Ulan… bu yürüyüşü atlara bile öğretiyorlar atlara..!”

            Askerlik bu… Acı tatlı güzel hatıralarla doludur. Günler bir şekilde geçiyordu. Askerlikte yemin töreni de vardı, gece eğitimi de, nöbet de, atış talimi ve başarılı atış yapanın çarşı izni ödülü alması da, mutfak görevi de… Hepsi vardı.

            Bir cuma günü öğleden sonra, güneşin pırıl pırıl parladığı bir zamanda yanımıza aldığımız sırt çantalarımızı, bir düzen içinde, komutanımızın komutuyla açtık. Çamaşırlarımızı güneşlendirdik. Bir emirle, ayak ve ellerimizin tırnak ve temizlik kontrolü için hazırlandık; ayakkabılarımızı, çoraplarımızı çıkardık. Komutan sırayla kontrol ediyordu. Sol yanımda resim öğretmeni olan bir arkadaşım vardı. Deli doluydu, dürüst ve arkadaş canlısıydı. Koğuşta, yataklarımız da yan yanaydı. Bilgi alışverişinde bulunurduk. Genelde fikri tartışmalar geçerdi aramızda… Düşünceleri, sistemleri tartışırdık. Ona bir şeyi beğendirmek yahut kabul ettirmek pek mümkün olmuyordu. “Peki!” demiştim ona. “O zaman sen söyle nasıl bir yol takip edelim?” Marks’ın felsefesini önermişti. “İyi de, nihayetinde o da bir insan! İsabetli görüşleri de olabilir, yanılgıları da… Olası bir yanlış yolun peşinden bütün bir insanlığı sevk etmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Yanılıyor muyum?” dedim. Sonra da şakaya getirerek, “Tanımadığın yabancı bir adamın peşinden gideceğine, bak ben senin arkadaşınım, benin peşime gel!”

İkimiz de gülmüştük. Sonra bana, “Sen ne düşünüyorsun?” diye sorunca, şöyle demiştim:

            “İnsanlar akıllarını kullanacaklar… Elbette akıl bunun için vardır. Ancak bu nimet, bir başkasına ipotek edilmemelidir. Özgürce kullanılabilmelidir. Ben neden Karl Marks veya bir başkasının fikirlerine mahkûm olayım ki? O bir insan, ben de insanım. O düşünüyorsa, ben de düşünüyorum. O halde ben onun peşinden niye gideyim? O, benim peşimden gelsin, diyorum mesela…” devam ettim konuşmama: “Şaka bir yana, kendimi, yakınlarımı, arkadaşlarımı ve diğer insanları, hatalı olmama ihtimali sıfır olan bir sisteme ve düşünceye ben yönlendiremem. Başlarına gelebilecek bir tehlikeye sebep olduğum için korkarım! Ya kendi elimle onları ateşe atıyorsam diye… O zaman geriye bir şık kalıyor o da: Bizleri yoktan var eden varlığın her şeyi kuşatan bilgisine güvenmek, inanmak ve o doğrultuda yürümek… Başka da bir yol yoktur.”

            Bunun üzerine, arkadaşım: “Ben onu tartışmam!” demişti.

            Bir keresinde, bir eğitim sonrası çay molasında, ben öylesine, “Bugün benim doğum günüm” demiştim. Bunu duyan arkadaşım, o haftanın tamamında, “İyi ki doğdun Nizam!” deyip koluma da girerek çay ve tatlı tezgâhına doğru yürüyorduk… Tam bir hafta sürdü bu. Her gün eğitim alanında, iyi ki doğuyorduk da, bakalım muzip arkadaşımız bize nasıl bir sürpriz yapacak diye merak edip duruyorduk. Ne olabilirdi ki? Doğrusu aklımıza da bir şey gelmiyordu. Derken haftanın sonunda, “Bugün çaylar ve tatlılar benden!” demez mi? Şaşırdık tabi. “Hayrola, ne oldu?” diye takılınca, olanları anlattı: “Benim param bitmişti. Sen de ‘Bugün doğum günüm’ deyince gırgıra vurduk işte.” “Yuh olsun sana! Bir haftadır paran yoktu ve sen bunu bize söylemiyorsun.” demiştim.

            İşte bu arkadaşımız, komutan onu kontrol ettikten sonra sıra bana gelmişti. Ben de ellerimi uzattım. Ayaklarım da hazırdı. Bu esnada arkadaşım, “Komutanım, bunu hiç kontrol etmenize gerek yok! Bunun ayakları benim yüzümden temiz; çünkü bu kış gününde, buz gibi çeşmede günde beş kere abdest alıyor!” demez mi?

            Ben mahcup oldum, utandım ve başımı eğdim. Komutanımız da arkadaşımın bu sözü üzerine şöyle bir bakıp geçti…

            Hepsini hayırla ve sevgiyle yâd ediyorum.



“Haşa bu büyük bir iftiradır!”

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 11 ay önce / 22.03.2015 14:43:20 | Görüntüleme : 1845
Bu yazımızla yazı dizimize noktayı koyuyoruz. Yazılarımızla kırmak, dökmek ve kimseyi incitmek ve üzmek niyetinde değiliz.

           Saygısızlık yapmak da değil. “Eline, diline, beline sahip çıkmak” bağlamında meseleleri ve olayları değerlendirmek ve öylece davranmak gerektiğine dikkat çekmek istedik. İnsanları itibarsızlaştırmaya yönelik tezviratın ancak sahibini lekeleyeceğinin bilinmesini istedik, o kadar…

            Son kez konumuza dönecek olursak; 

            Meşhur “bildiri” konusunda da Fidel gibi düşünüyor Sevilay Yükselir. 29 Mayıs 2014 tarihli “Paralelcilerin imajını temizlemek bana mı kaldı?” yazısında şöyle diyor: 1) Kendisi öyledir demiyorum ama yargıdaki Paralel Yapı'nın bir numaralı sorumlusu eski bakan Sadullah Ergin'dir! 2) Benim Okur'u yayına bağlayarak onun Cemaatçi imajını temizleme derdine düştüğümü (konu bu mu?) söyleyen bazı zavallılar oldu. Okur'un 'Paralel Yapı'nın en kilit isimlerinden biri olduğunu Türk Medyası'nda açık açık yazan ilk gazeteci benim! "Uzak durun o Maklubeci'den!" başlığı ile kaleme aldığım yazı arşivlerde duruyor.

            Bunları söylerken içine düştüğü açmazın farkında bile değil. Bir yandan uzak durulmasını söylüyor ama koca bir Bakana bühtanda bulunmak için bir paralelciyi yayına bağlamaktan imtina etmiyor. Onlara maklubeci, güvenilmez diyor ama Bakanı lekelemek için onlarla temasa geçebiliyor, iftiralarını delil olarak sunabiliyor. O kadar ki bu konuda hızını alamıyor ve ithamında haklı çıkabilmek için Bekir Bozdağ’ı, müsteşar Kenan İpek’i amansız bir savunucuymuş rolüne de bürünüyor. Diyor ki:  “Bazı kesimler Yargıtay'daki kaybın sorumluları olarak Adalet Bakanı Bekir Bozdağ'ı ve Müsteşar Kenan İpek'i gösteriyor. (Sanki gösteren varmış gibi!!! Devam ediyor) İzninizle bu son derece insafsız ve ipe sapa gelmeyen yorumu yapanlara iki çift laf etmek istiyorum: “(…)  2010 sonrası 160 kadar yeni üyenin Yargıtay'a atandığı dönemde o koltukta oturan kişi Sadullah Ergin'di. Eğer illaki bir sorumlu arıyorsanız yargıyı bu iğrenç insanların elinden almak için aylardan beri kelle koltukta mücadele veren Bozdağ ya da İpek'in değil, o tarihlerde bütün olan biteni sadece seyretmekle yetinen Sadullah Ergin'in gırtlağına çökün!”

            Yukarıda bunların açıklamalarını geniş geniş yaptık. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim Kimin gırtlağına çökeceğini çok iyi bilen bu milletin, bütün marifeti ve meziyeti kendinden menkul sahte anti maklubecilik üzerine kurulu bir kafa yapısından ne öğüt almaya ihtiyacı var ne de fitne fücur ustalarının gırtlağına çökmeye niyeti… Konuşmaya bile değmez! Bu kadar açık deliller ortadayken… Ne var ki bunları birleştirecek irade, muhakeme ve sağduyunun insanın ruhunu ve bedenini kuşatmış olması gerekir.

***

            Bunun dışında, Sevilay Hanıma hayret ettiğimi belirtmek isterim: Bu ne hınç, bu ne kin ve bu ne nefret? Bunları ne ara biriktirdiniz ve nasıl taşıdınız bunca zamandır kalbinizde Sevilay Hanım? Bir anne için olmazsa olmazlardan olan rahmet, sevgi ve şefkat ruhundan hiç mi üflenmedi, yüreğinize, beyninize, fikrinize ve vicdanınıza? Bu özellikleri iletecek damarlarınız mı kurudu? Bu kadar mı insan dolduruşa ve gaza gelir? Ne demek “gırtlağına çökün!” Halide Edip’in romanındaki “Vurun kahpeye!” diyen figürden hiçbir farkınız kalmadı biliyor musunuz?  Bu kadar cümleleri yuvarlarken kendinizi düşünmediniz anladık; okuyucunuzu, izleyicinizi de mi düşünmediniz? Ben daha fazla bir şey demek istemiyorum. Zaten söyleneceklerin tamamını Allah razı olsun Elif Çakır kardeşimiz söylemiş. Bir cümlesini alalım: “Pişman olunacak sözler sarf ederken dikkat etmek lazım.” Değil mi yani?  

***

            Absürt iddiaların sahibi olursanız, altından kalkamayacağınız meselelere ve sorulara kendinizi hazırlamanız gerekmektedir. “Maklubeciler”, iddialarınızın temelini oluşturuyorsa, baştan kaybetmişsiniz demektir. Bakın şimdi, nerede duracağına bir türlü karar veremediğinden zoraki/kerhen, menfaati gereği, dehrin aleyhine işlediği “zaman”da karar kılan Alpay’ın, 22 Ocak 2015 tarihli yazısında, Mustafa Ünal’dan aktarma “…Davutoğlu dahi yakında “paralel” ilan edilirse şaşırmayın. (zaman, 21.01.2015)” cümlesine nasıl cevap bulacağınızı cidden merek ediyorum. Çünkü sorumsuzca bulunduğunuz iddialar, o iddiaların dayanakları ve süreçleri, ayaklarınıza dolanıp sizleri böyle bir çıkmaza itmiştir…

            Diyoruz ki, daha fazla vebale girmeden ve zaman kaybetmeden masum insanlara iftira ve bühtanda bulunarak kendinize yazık etmeyin. Yapmayın etmeyin, bu iş günahtır, vebaldir. Sonra yaptıklarınızla kalırsınız. Bu iftira ve bühtanlar tutmaz, gider sahibini bulur. Hz. Aişe’ye atılan iftiranın tutmadığı gibi. Çünkü onların hamisi, kalpleri bilen, evirip çeviren Yüce Allah’tır. Onu ibra ettiği gibi bütün masumların ibrası da Ona aittir.

            Ancak böyle durumlarda bizlere yüklenen önemli sorumluluklar ve görevler var. “O uydurma haberleri getirenler içinizden bir zümredir. (…) O kimselerden her birine kazandığı günaha karşılık ceza vardır. İçlerinden elebaşlılık yapana da en büyük azap vardır.” (Nur:11)         

            “Onu duyduğunuz zaman ‘Bunu söylememiz bize yakışmaz. Haşa bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?” (Nur:16)

            Tarihteki bu ilahi hakikatleri hatırlayalım ve ilahi uyarıları da göz önünde bulunduralım ki, Allah’tan korkalım ve elimizden, dilimizden bizleri ilzam edecek fiiller ve sözler çıkmasın.

            Başkalarına bühtanda bulunmaktan zevk alanlara şunu söyleyebiliriz:

            Bu sevdadan vazgeçin. Bu yol, yol değildir. Bilesiniz ki buradan size ekmek çıkmaz. İftira, itham ve kaynağı şaibeli haberlerle bir yere varılmaz… Bu haberler ancak yatsıya kadar geçerli olur.

            Biz, Devlet adamımız, Başbakanımız, şimdi de Cumhurbaşkanımız olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın;

            “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük/haksızlık edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat:6) ilahi buyruğunun bilincinde ve inancında olduğuna olan güvenimiz tamdır.

            Yine biliyoruz ki o, mü’min kardeşi hakkında su-i zanda bulunarak uhrevi mesuliyeti yüklenmeyecek bilinçtedir. Fitnenin öldürmekten daha şiddetli olduğunu da en iyi bilenlerdendir…

            Ayrıca o, adamın hasını bilir… Ferasetiyle, muhataplarının kaç ayar olduklarını da…

            Son söz: Bize düşen, fırsat elimizdeyken tövbe ve istiğfarda bulunmak ve kardeşlerimizden helallik dilemektir. Umulur ki kul hakkıyla ilahi huzura gitmemiş oluruz.