......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 234770

Fetenyahu Alçağı!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 5 ay önce / 01.08.2016 11:08:10 | Görüntüleme : 1058
Aslında alçak bile değil, şairin dediği gibi, alçaklık da bir seviyedir. O çukurun da çukuru... En adi çukur...

Çukur olmasaydı, yaban elde, yabancının kucağında kendi milletine (Haşa bu millet bu hakareti asla kabul etmez) "ahmaklık" isnat eder, onları ölümle tehdit eder miydi? Ahiretin tapusu kendisine verilmiş gibi Allah adına fermanlar yağdırır mıydı? O kiiim, Allah adına konuşmak kim? Hiç mi aynaya bakmıyor? Kutsal Kitabımız Kur’an’da belirtiliyor; ibret-i âlem için bazı kavimlerin, toplulukların ne halden ne hale çevrildiklerini! İnsani sıfatlarının ellerinden alındığını!.. Baksın baksın o insanlıktan çıkmış suratına baksın, korkmasın; çünkü korkunun hazırlanan sona bir faydası olmayacaktır. Çanakkale savaşına giden babamın dört amcasından üçü şehit oldu, biri döndü.  Düşünüyorum da, nerde bu Fetenyahu’nun suratı, nerede Çanakkale Gazisinin sakalıyla bütünleşmiş nur yüzlü büyük amcamızın suratı!

Öncelikle şu hususu bütün açıklığıyla belirtelim, kendi dinini bilen, işin uzmanı olarak diyorum ki, senin gibi vatanına ve milletine ihanet etmiş birine "Müslüman" denilecekse, bilesin ki yeryüzünde "Müslüman" yok demektir. Nietzsche'nin dediği gibi, “Hıristiyanlık midemi bulandırıyor, tiksiniyorum. Bugün Hıristiyan olmak, onursuzca bir şeydir. İşte benim iğrenmemin, tiksinmemin başladığı yer tam burasıdır.” Ama papazlar, Nietzsche’nin tiksindiği Hıristiyanlık’tan son derece memnundular. Çünkü dünyevi işleri ile ilgili her şey, onun sayesinde yolundaydı.

Şimdi senin gibi cibilliyetsizin yaptığı işin, o papazların yaptığından ne farkı vardır? Onlar, nasıl ki Hıristiyanlığı tiksinilecek bir din haline getirdilerse onların işlevlerini de bugün sen yapıyorsun, seni takip eden soysuzlar yapıyor. Papazların peşinden giden çanak yalayıcılarının, yine Nietzsche’nin ifadesiyle "sürü insanlar"ın yerini bugün, Allah'ın dinini çok az bir paha karşılığında satan sürünün de sürüsü olan haşhaşiler, çeteler, zalimler ve katiller alıyor.

Bunlar "hizmet ehli(!)" öyle mi? Bunları, yaptıklarıyla özdeşleştirirsek, doğru tanımlamayı Kur'an'ın ifadesiyle, Tağut'un (şeytanın) hizmetçileri, yolcuları ve fedaileri olarak görürüz.

Bugünkü Müslümanların, Nietzsche’nin bakış açısından farkı, gerçeği görmeleri ve olup biteni kavramalarıdır. Bu sebeple onlar, İslam'dan, dinden tiksinmiyorlar, aksine onun sahibi olan ve "Tuzak kurucuların tuzaklarını başlarına geçirenin en hayırlısı olan Allah”a olan imanları tamdır ve asla sarsılmamıştır.

15 Temmuz gecesi, milletin ruhuna, varlığına, bütünlüğüne, istiklaline kastetmiş; canını, malını, namusunu ve iffetini hedef almış bir ihanet hareketine karşı, "Bir millet uyanıyor" ruhuyla, bütün bir millet sokağa canhıraş bir şekilde dökülmüş... Canını, malını, tüm varlığını feda etmeyi göze almış, geride kalan çoluk çocuğunu düşünmemiş...

İstiklal Marşı'nın on kıtasında ifadesini bulan bu ruh, bu diriliş, bu ayakta duruş karşısında, insan olan, yüreğinde zerre kadar vatan sevgisi olan her yurttaş, heyecanlanır, titrer ve bu atmosferin etkisinden gözyaşlarına hâkim olamaz!

Ve yine insan olan, bu mübarek, bu onurlu ve haysiyetli ulusu ayakta alkışlar, mensubu olmaktan dolayı da bitimsiz bir mutluluk duyar...

Bunu yapmayıp da, Okyanus ötesinden oturduğu sıcak kucaktan son derece memnun bir halde bu vatan evlatlarının bu şanlı direnişine karşılık olarak, hayâsızca;

“Bir sürü ahmak bir başarı elde etmiş gibi güle dursun, düğünler dernekler kursun, komik durumlarını birer bayram ilan etsinler, fakat dünya, bu meseleyi alaya alıyor, bu alaylar kitaplara paragraflar halinde öyle işlenecektir. Hayatta kalırlarsa bunun altında öyle ezilecek, öyle hicap duyacak, öyle kızarıp bozaracak, öyle iki büklüm olacaklar ki, ölür giderlerse öbür tarafta keşke keşke keşke demeden, elleri olmayacak ki başka bir şey söylesinler…” diyen, hainliğin ve hamakatın tek örneği olan bu eblehin, bu vatanla ilgili bir aidiyetinin olduğunu söyleyebilecek bir tek Allah kulu var mı, acaba?  Peki ya bu vatanın istiklaline, düşmanların/müstevlilerin menfaatleri için çalışan birinin İslam'la ilgisi olduğuna dair, söz söyleyecek birisi?

 Bu sorularım, Sakarya Üniversitesi'nde tefsir bölümünde Yrd. Doç. görevinde bulunmuş (bir hainin hoca olması mümkün değil çünkü)  ismi Adil, ama kendisi zalim ve hain olan birine değil elbet; vatana ihanet edip sonra da firar ederek soluğu Allah düşmanlarının kucağında alanlara değil! Çünkü bu soru, onların boyunu aşar. Aştığı için de “Daha önce de, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına dair Allah'a söz vermişlerdi. Allah'a verilmiş her söz sorulacaktır.” (33/Ahzab:15) ayeti gereğince, sorum onlara olamaz, sorum, hakkaniyet sahibi ve gerçek ilim adamlarınadır.

Aklı, Allah’ın şekilden şekle soktuğu suratıyla bütünleşmiş, yeryüzü hainlerinin en büyük örneği olan mahlûk, şunu iyi bil: senin tehditlerin, bu ülkenin insanına sökmez! Meydana çıkan her bir vatanperver, şehadeti kaçırmanın üzüntüsünü yaşarken sen kendi derdine yan! Çünkü bu yüce insanların, bu dünyada kendi vatanı için çırpınmanın ve hatta onun uğrunda canını vermenin şerefini yaşıyor… Elin artıklarıyla beslenmeye alışmış zavallı, o büyük kahramanların, öbür tarafa olan inancını anlayacak ne kapasiteye, ne şahsiyete ne de inanca sahipsin! Hiç boşuna debelenme ve uluma! Senin ulumalarının bulutlara hiçbir zararı dokunamaz!

Bu yaptıklarına karşılık olarak, öbür dünyada göreceklerin bir yana, bu dünyada sana düşen, atılan kırıntıları kemiren zelil, hakir ve zillet içerisinde yaşamaktır.

Azıcık aklın olsaydı, Cenab-ı Allah’ın şu mesajından ibret alırdın

“Kim mesajımdan yüz çevirirse sıkıntılarla dolu bir hayata mahkûm olur. Diriliş günü de onu kör olarak meydana çıkarırız.” (20/Taha:124)



Kimin Askeri!!!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 6 ay önce / 21.07.2016 11:23:10 | Görüntüleme : 966
15 Temmuz günü, saat 22.00 sularında başlayan menfur bir olayı milletçe yaşadık. Öncelikle hepimize geçmiş olsun! Şeytanlarla ortak olup necip milletimize ve güzel yurdumuza karşı tuzak kuranların, tuzaklarını başlarına geçirdiği için, aziz ve celil olan Allah’a binlerce hamdüsenalar olsun...

Bu uğurda gecesini gündüzüne katarak demokratik haklarına ve iradelerine sahip çıkma gayreti gösteren yurttaşlarımıza, bu uğurda canlarını dişlerine takıp mücadele veren emniyet teşkilatımıza ve vatanperver askerlerimize sonsuz teşekkürler ediyoruz. Bu yolda şehit düşen kardeşlerimize rahim olan Allah’tan rahmet diliyoruz.

Milletçe yaşadığımız hadiselere akıl sır ermiyor! Kim bunlar? Bizden desek, değil; dışarıdan desek değil! Böylesine alçak bir yapının bir tek örneğini, tarihin hiçbir döneminde ne görebilirsiniz ne de gösterebilirsiniz. Bu omurgasızların eylemlerinin bayağılığını, adiliğini ve iğrençliğini adlandırmak için de kelime bulamazsınız. Mahlukatın en canavarını, en vahşisini alın besleyin ve büyütün, ömür boyu size karşı minnet duyar, sizi tanır; siz artık onun dostu, sahibi ve her şeyisiniz. Değil size zarar vermek, size zarar vermeye kalkışacak olan her şer şeyin düşmanı olur.

Ama bunlar, güya hayvan değil, peki sizce hayvan dahi olabilirler mi? Şimdi soralım:

Be hey zalimler, be hey insanlığın zerresinden nasibini almamış haşaratoğlu haşaratlar, bu hayvanlar âleminden de mi ibret almadınız, aklınızı, beyninizi ve ruhunuzu bir şeytana bu kadar ucuza satacak kadar ne vadedildi size? Evsiz barksız, milliyetsiz ve vatansız bir şekilde tükettiği ömrüyle, vatan sevgisinin ne olduğunu bilemeyecek kadar duygusuz hale gelen köleleşmiş ruhuyla, tam bir sığıntı gibi ülkemizin dışında yaşayan ve oturduğu kucaktan son derece hoşnut olan bir zavallıdan, size ne hayır geleceğini bekliyor ve umuyorsunuz da bu kadar kendinizi ona rehnediyorsunuz? Hem de kendisi muhtacı himmet bir dede iken!..

Kardeşlerinize kurşun yağdırdınız, mermi yağdırdınız, vurdunuz, kırdınız döktünüz… bir kızımızın size “Ben ölmeye hazırım; ya siz öldürmeye hazır mısınız?!” haykırışı bile sizin o taşlaşmış kalbinizi etkilemedi ve yumuşatmadı. Bu vatanın topunu, tüfeğini ve bilumum silahını; uçağını helikopterini düşmana karşı kullanmanız gerekirken, sökülesi beyniniz vampirleşmiş kalbinizle elele vererek kopasıca parmaklarınıza emirler yağdırdı ve siz de çektiniz tetikleri… Elindeki ay yıldızlı bayrağıyla yere düşen işgalci asker değil, sizin gibi vatan hainlerine karşı gözünü kırpmadan, göğsünü siper eden, bu vatanın has evladıdır…

Aklınız olsa da seyredebilseniz ve düşünebilseniz bu olanları ve yaptıklarınızı! Kendinize nasıl bir ad verirdiniz? Gerçekten merak ediyorum. Zalim, katil, kan içici… ne derseniz deyin bütün bunlar sizi tanımlamaya yetmez! Sorun bakalım o çokbilmiş hocanıza(!) mücadele gününde İslam ordusunu terk edip düşmanla birlikte olmanın karşılığı, hükmü, sonucu ve yeri nedir, diye? Bakın eğer bunun cevabını verebilirse sizin adınız da, yeriniz de belli olur. Gerçi bu o kadar net ki, cevabını, her hafta görüştüğünü iddia ettiği(!) Peygamberimiz vermiştir. Peygamberimizle görüşme iddiası bile, bunun ne kadar yalancı biri olduğu konusunda sizi uyandırmıyor, ne diyelim!      

Atatürk’ün, vatanımızı işgale kalkan düşmanı denize döktüğünü yazıyor okul kitapları… hale bakın ki, yurdumuzu işgale kalkışan Yunan askeri bile meclisimize ulaşamamış ve ona zarar verememiş, hale bakın ki bu Yunan askerinin eli, ülkenin başkanına uzanamamış, ama gelin görün ki bu soysuz anarşistler, korsanlar, haramiler ve aklını satmış mahlukatlar; bir de utanmadan kendilerine “Türk askeri” diyorlar, diyebiliyorlar. Utanmaz, sıkılmaz ve arlanmaz cahil sürüleri, Türk askeri, kendi vatandaşına, insanına kurşun sıkmak bir yana,  herhangi bir canlıya bile eziyet etmekten korkar! Sıfatları çalmak, soruları çalmak, algı operasyonları yapmak sizin cibilliyetinizde, ruhunuzda var; İslam Dininden haberi olmayan kafayı yemiş bunağınız, kendini bilmem ne … zanneder; sizin gibi sefiller de kendini “Türk askeri”...

Türk askeri hiç kendi ülkesinin helikopteriyle, bir başka ülkeye hem de Atasının denize döktüğünü söylediği kimselere sığınır mı? Ödlekler, tam da ruhunuza göre davranıyorsunuz; inançsızlık, karaktersizlik, şerefsizlik ve haysiyetsizlikte yarışarak!..

Kalkmış namusunuz mesabesindeki silahınızla kimlere sığınıyorsunuz? Size “İnancınız yok, idealiniz yok vatanınız yok… tamam, madem öyle, bari adam gibi geberin!” diyeceğim ama asker için silahın namus olduğu anlayışını kaybetmiş güruh için hangi değerden bahsediyorum ben?

Bazıları, deniz aşırı bir ülkeye ram olmuş, bunlar da buraya… ne yaparsın tıynet meselesi.         

En komiği de nedir biliyor musunuz? Yunan gazetecilerinin bunlara, ʹPişman mısınız?ʹ sorusuna cevap vermeyip, yüzlerini elbiseler ile kapatmaları var ya, tam bir komedi.

Darbeci askerler geceyi Fere Polis Merkezinde geçireceklermiş, mahkemeye kadar…

Vatanını ve milletini satmış olan bu hainler, yaptıklarının hesabını elbette vereceklerdir, vermeliler de…  Ancak bu saatten sonra bu haramzadelere, vatanın yedireceği, artık bir tek lokması bile yoktur. Yedikleri de hesap gününde fitil fitil burunlarından gelecektir, Allah’ın izniyle bunu da bilsinler.

 



İçimizdeki yabancı

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 8 ay önce / 16.05.2016 10:44:56 | Görüntüleme : 1572
Bu gelinen noktada diyebiliriz ki, bitmişliğin, tükenmişliğin, çaresizliğin ve zavallılığın adıdır söylenen sözler, sergilenen davranışlar, jestler ve mimikler!.. Histerik bir ruha yakalanmışçasına, şekilden şekle giren bir yüzü, masaya vuran bir eli görüyor, ağızdan kontrolsüzce çıkan sözleri işitiyorsunuz...

Hayret etmeyen mi kaldı; sahibinin çenesine kadar uzamış üst iki köpek dişinin arasından damlayan kanlar içinde dökülen sözlerine?

"Anayasa'yı değiştirelim; ne için? 'Başkanlık sistemini getireceğiz'. Bir kişi konuşacak, Türkiye susacak. Bir kişi konuşacak, hâkim ona göre karar verecek. Bir kişi konuşacak, ona göre milletvekili listeleri hazırlanacak. Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net"  diye gürlüyor biri.

İşiten, bu sözlerin sahibinin son derce demokrat, başkalarının görüşlerine değer veren, seçimle liderlik koltuğuna oturmuş biri sanır! Öyle mi ki acaba? Bakıyorsunuz, hukuka o kadar lakayt ki, o kadar samimiyetsiz ki, en iddialı olduğu konuda bile, kamuoyunu aydınlatma fırsatı, ayağına kadar gelmişken savcının bu açıklama davetini kabul etmeyecek kadar söylediklerinden uzak!  

Bir yandan, halka dayalı bir sisteme yaslanacaksınız, diğer yandan da halkın iradesine, halkın kararına başvurmayı öngören bir teklif için, akli melekelerin yitirilmesi anlamına gelen bir hezeyanın ifadesi olan cümleler sarf edeceksiniz!..

Gerçi biz, yabancısı olmadığımız yakma, yıkma, asma, öldürme gibi insana yönelik, böylesine nefret yüklü bir geleneği sahiplenmenin her adımını, tarihi süreçte görebiliyoruz ve tanıyoruz.

Halkın kahir ekseriyetinin oylarıyla işbaşındaki hükümete alternatif olma becerisini gösteremeyen, ancak ve ancak türlü vesayet kurumlarıyla iş birlikteliği yaparak ve adeta onların temsilciliğine ve sözcülüğüne soyunarak, hükümete karşı,

"Ben bile sizi kurtaramam!" türünden bir hezeyanın, bir despotizmin, bir idari acziyetin geleneğini,

"Hukuk" kavramının içini boşaltarak ve istedikleri gibi eğip bükerek tepe tepe kullanan geleneği,

Halkçılığı kimseye kaptırmayan, ancak halkla yüzleşmeye gelindiğinde, halkın onlar için bir değer ifade etmeyen anlayışını, bunun yanında halkın teveccüh ettiği hükümet yetkililerini, darbecilerle birlikte darağacına gönderen sicilini,

Halkın seçtiği insanlara karşı, hem de milletin meclisinde, fiziki titrekliğin çok ötesinde insani, fikri ve siyasi titreklikle, "Bu kadına haddini bildirin!" diyerek, halkın tercihini saygısızca aşağılayan Neroni bir geleneği,

Hileli yasal yollara başvurarak, Kanun Hükmünde Kararname ucubesi ile bir gecede, 40 bin memuru işinden gücünden ederek, çoluk çocuğunun mağduriyetini umursamadan, merhametsizce ve adaletsizce perişan etmeye yönelik niyeti taşıyan bir geleneği…

Halkımız, bütün bunları iyi bilir, çünkü bu geleneğin yaptıklarından az çekmedi! Hepsini gördü ve yaşadı... Bu yüzdendir ki bunların yaptıklarıyla söylediklerinin çelişkilerle dolu olduğunun farkındadır.

Kaset marifetinin ortaya çıkardığı bir liderin başkanlığının niteliğini, uygunluğunu sorgulamak, onun peşinden gidenlere düşer elbet; olası iyiliği, onların şerefi; olumsuzluğu ise, onların utancı olur.

Kifayetsizlik bir yana, hazımsızlık ve ihanet affedilecek hususlar değildir. Diyelim ki, bir liderin üstün karizması karşısında tutunamıyorsunuz, gücünüz her bakımdan (plan, program, proje üretmek ve atılımda bulunmak) yetmiyor, baş edemiyorsunuz, acziyet içerisine düşmüşsünüz!.. Tamam da, yabancı güçlerin, yabancı devletlerin çıkarları doğrultusunda onların yanında yer alarak kendi kalesine gol atan futbolcu konumunu nasıl içinize sindirip hazmedebiliyorsunuz? Topu rakip kaleden çıkartıp kendi oyuncularına çalım ata ata kendi kalesine topu yuvarlamak ve rakip takıma zafer kazandırmak!.. Nasıl bir duygudur? Ve bunun karşılığı nedir sizce?

‘Terörle Mücadele Yasası' konusunda da Avrupa'nın yanında durarak, “Bir taraftan vize serbestisi isterken diğer taraftan AB'nin ortaya koyduğu terör yasası standartlarına karşı durmak çelişkili olur” ifadesini, değil bir lidere, sıradan bir yurttaşımıza yakıştırabilir misiniz?

Tarihi ve ibretlik bir olayı anlatmadan geçemeyeceğim:

Organizatörler, Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ı Avrupa’daki güreşlere davet etmişlerdi. O da gider. Katıldığı tüm karşılaşmaları kazanıyordu. Bu da seyirci kaybına neden olduğundan bir çare aranmaya başlandı. Seyirciyi tekrar çekebilmek için kendisine şike teklif edilir: Bazı güreşlerde yenilmesini isterler, yani. Bunun için kendisine daha fazla para vereceklerini söylerler. Kurtdereli bu teklifleri; “Ben her güreşte arkamda Türk Milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm” diyerek kabul etmemiştir.

Bunu duyan Atatürk, böylesine yüce bir ruha sahip olan bu cihan pehlivanımızla gurur duymuş ve onu diğer tüm sporculara örnek göstererek ödüllendirmiştir.

Son zamanlarda artarak devam eden, içimizden bazılarının, ülkesini dışarıya jurnalleyen, kötüleyen, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştiren sesleri duyulmaktadır!..

Acaba, Atatürk şimdi işitseydi bu sesleri ve görseydi bu seslerin sahiplerini nasıl değerlendirirdi? Bir düşünün bakalım. 



TRT’nin bu “Western/Kovboy” filmleri sevdasını anlamak istiyoruz! (II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 8 ay önce / 09.05.2016 10:43:39 | Görüntüleme : 1191
Kızılderililerin anlattıklarını dinleseniz, kafayı yersiniz, bu mahlûkat karşısında. Bir iki örnek verelim:

“Önce bir gemiyle geldiler. Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık; çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık. Silahı onlar tanıttı. Tutarken yanlışlıkla elimizi kestik, kanımız aktı. Evlerimize buyur ettik, konuklarımızdılar. Yedirdik, içirdik, yatırdık, hizmet ettik. Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik. Sevindiler. Sevindik!..

Sonra gittiler; memnun ederek uğurladık dostlarımızı!

Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız; gemileriyle, çok, çok olarak geldiler. Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi. Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü; sevindik.

Çoktular, silahlıydılar; üstelik ellerini de kesmiyorlardı.

Ayakları karaya bastı ve sonra hiç beklenmeyen, olmayacak olan oldu. Şaşırmıştık, acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu.

Evet, ‘Beyaz adam’, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmiş! Şaşırdık!. Neden?

Erkeklerimizi öldürdüler, yaktılar çocuklarımızı ateşte diri diri. Toprağımızı yağmaladılar. Karılarımıza kızlarımıza tecavüz ettiler. Köle diye götürüldük yurtlarına. Sattılar. 

Tanrıya inanmamızı söylüyordu, elinde İncil, siyah cübbeli, beyaz tenli papaz. Reisimiz sordu: ‘Tanrı size bunları yapmanızı mı söylüyor? Cennet dediğiniz yere sizler mi gideceksiniz? Öyleyse; ben sizin olmadığınız yeri, cehennemi seçiyorum. Eğer bizleri değil de, sizleri, zulmünüzü onaylıyorsa tanrınız; böyle bir tanrıya inanmaktansa, inanmamayı yeğlerim!’” (Tosawi)

“…Amerika Kıtası keşfedildiğinde oraya medeniyetlerden önce ölüm geldi. Vahşet, hırsızlık, soykırım... Daha sonra medeniyet gitti mi? hayır!.. Çünkü yerliler, Beyaz adamdan çok daha medeniydi. Hırsızlığı, adam öldürmeyi bilmiyorlardı. Huzur içinde yasayan büyük bir aileydiler...

Beyaz adam Kızılderililerin ülkesine girdiğinde geride en az 15-20 milyon ölü bıraktı... Binlerce yerli; beyaz adamın(!) ülkesinde köle edildi. On binlercesi yollarda gemilerle balıklara yem oldu. Beyaz adamın tarih sayfaları hep kara kaldı. Sayfanın en kara noktasına kızıl bir nokta düştü...”

“Son ağaç kesildikten, son nehir zehirlendikten, son balık yakalandıktan sonra ‘beyaz adam’ paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” (bir Kızılderili sözü)

O günden bugüne değin anlamadığı ortada! Katran karası bir kalbe sahip “Beyaz adam”, barış ve sevgiden anlamaz! Bu duyguları ondan kimse beklememeli. Şimdi de Obama hazretleri kalkmış ‘1915 olayları’ için, hem de Ermenice, ‘Meds Yeghern (Büyük Felaket)!’ diyerek ahkâm kesiyor ve aslında “soykırım” söyleminin kurnazcasını yapıyor! Dikkat edin bunu söyleyen ‘Beyaz adam’ falan değil, içini dışına benzettikleri; kendilerinden biri haline getirdikleri bir adam; zenci bir adam söylüyor! İşte ‘Beyaz adam’ın klasiği, değişmezliği: hem cellatlığı, kan içiciliği ve vahşiliği kimseye bırakmaz, hem de yalan söyler!

Vahşi batı, uzun yıllar, yalan ve dolanlarla örülü felsefesini Hollywood’ ta yaptığı filimler üzerinden gerçekleştirdi. Bu filmlerin en çarpıcı olanları da, western filmleridir. Çocukluğumuzda, hemen hemen hepimiz kovboy filmlerini izlemek için sinema salonlarını doldururduk… Bu filmlerde işlenen ana temayı kim hatırlamaz? Kelle koparan, deri yüzen ‘vahşi Kızılderililer’in anlaşılmaz çığlıkları arasındaki mazlum ve mağdur ‘Beyaz adam’ın kendisi, çocuğu veya karısı… öyle bir algı oluşturuluyordu ki, filmin sonunda, bütün seyirciler, katıksız birer Kızılderili düşmanı olup çıkmışlardır. O duygularla evinin yolunu tutan her yaştan sinema seyircisine artık siz, ‘Beyaz adam’ın talancılığını, Kızılderili halka yaptıkları zulmü ve işledikleri vahşeti anlatabilir misiniz?

Haktan ve hukuktan yana olması gereken TRT ise, bu konudaki yayınlarıyla bizi oldukça şaşırttığını söyleyebiliriz.

Geçmiş yıllardaki “Batılılaşma ihaneti” içerisindeki zihniyete öykünerek mi bugün, her Pazar günü, en izlenebilir bir zaman diliminde; ailelerin kahvaltı saatinde ve sanki Allah’ın bir emriymiş gibi, bu filmleri yayınlamayı alışkanlık haline getirmişler ve bu alışkanlığı hiç sektirmeden devam ettiriyorlar?

Masraflarının her kuruşunu bu milletin sırtından alan TRT yetkililerinin, bu tutumlarını, mutlaka açıklamaları gerekir. Değilse Kızılderili katliamını ve ülkelerini talan eden bu zalimlerin yaptıklarını, insanlara kanıksatmak için, her Pazar, bu filmleri yayınlamak konusunda aralarında bilmediğimiz bir anlaşmanın olduğunu düşünmeye başlayacağız! Kovboy (inek çobanı)un rezaletlerini meşrulaştırıcı filmleri yerine, kendimizi anlatan filmleri yayınlasalar ve bunu bir klasik haline getirseler olmaz mı? 

 



TRT’nin bu “Western/Kovboy” filmleri sevdasını anlamak istiyoruz! (I)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 8 ay önce / 09.05.2016 10:42:38 | Görüntüleme : 1056
“Geceler rüya görmek içindir, gündüzlerse onların gerçek olmadığını anlamak için.”
Bir Kızılderili Atasözü

“Neden canlılık yaratmayan bir öğretme, neden etkinliği uyuşturan bir bilim ve neden anlatma yetisi için pahası bir artık-bilgi ve lüks olarak görünen tarih bize gerçekten, Goethe’nin ‘Etkinliğini artırmadan ya da doğrudan doğruya canlandırıp (yaşamıma) bir şey katmadan bana yalnızca bilgi veren her şeyden nefret ediyorum.’ sözleriyle, nefret edilmesi gereken bir şey olarak görünmektedir. Çünkü yaşam için en zorunlu olan bizde henüz eksik de ondan.” diyor, Nietzsche ve ekliyor: “Bizim, yaşama ve eyleme için tarihe gereksinmemiz var… bencil yaşamaların, alçakça davranışların ve kötü yapıp etmelerin ayıbını örtmek için hiç değil.”

Bu bakış açısını ıskalayarak, gelmiş geçmiş tüm medeniyetler hakkında sağlıklı bir görüşe varmanız mümkün müdür?

Antik Yunan medeniyetini, kendini onun devamı niteliğinde gören Roma medeniyetini ve sonraki medeniyetleri anlamadan bugünkü Batı medeniyetinin ruhunu anlamamız nasıl mümkün olur?

Kendi yaşamı için başta insan olmak üzere doğadaki her şeye; hayvana, bitkiye, ağaca, havaya, suya, dereye tepeye, savaş açan bir yapıya nasıl güveneceğiz? İşte bunun için, olayları ve olguları bilinçle takip ettiğimizde, onları anlamak, sözlerinin ve eylemlerinin samimiyetini test etmek daha kolay hale gelecektir.

Bir kere, ana düşüncesi, kendi çıkarı için başkasına hayat hakkı tanımayan Batı’dan ve onun sömürü düşünce yollarından biri olan emperyalizmden bahsediyoruz. Hiç şüphesiz bu yapı sömürü üzerine kurulmuş bir yapıdır. Tarih boyunca, son hızla gelişen sosyal ve siyasi olayların doğurduğu ve geldiği en önemli sonuç da, emperyalist düşüncede yoğunlaşmamış mıdır?

Zihin kodlarında, başkasının hakkına el uzatmak, haksızlık yapmak, haksız kazanç sağlamak ve sahip olmak için her türlü düzeni yakıp yıkmak ve talan etmek olan ve zulüm üzerine kurulu bir yapıdan söz ediyoruz. Merhamet damarları kuruyan bir yapıdan… Bir felsefeden, bir sistemden, bir dünya görüşünden ve hatta her tür fitne ve fesat ocağından bahsediyoruz… Emperyalden, emperyal güçten ve dünyada yaptıklarından…

Bütün bunları söylerken “Beyaz adam”ın Kızılderililere yaptığı insanlık dışı muameleler, hangi birimizin aklına gelmedi? “Batı” kavramında, insanlık düşmanlığı üzerine yoğunlaşmış bir mananın, bir algının, Afrika’sından tutun, Asya’sına Amerika’sına varıncaya kadar yeryüzünün her tarafında vahşetler sergilediğini hepimiz biliyoruz.

Bu tağuti, bu şeytani düşünceleriyle nereye gittilerse, nereye girdilerse orayı kuruttular, dirliği ve huzuru bozdular ve orayı yaşanmaz hale getirdiler. Irak’ta, Afganistan’da ve başka yerlerde hep böyle oldu. Özgürlük dediler, demokrasi dediler, halk dediler… Hepsi fos çıktı, palavra çıktı. Kızılderililerin vatanında da böyle oldu.

Cristof Colomb, sözde bilim adamı! Sözde büyük bir coğrafyacı ve kâşif!  Ne gezer! Meğer o bilimin kâşifi falan değil, o sömürgeciliğin kâşifi ve uç koluymuş! Şöyle buyurmuş;

“Kızılderililer sığ kıyıda, denizde yürüyerek tekneye yaklaştılar. Bizlere çeşitli hediyeler sundular. Kızılderililer; barışçı, yumuşak huylu insanlar ve silah taşımıyorlar, silahın ne olduğunu bilmiyorlar... Onlara bir kılıç gösterdim; keskin tarafından tuttular ve ellerini kestiler. Bu yerliler dünyanın en iyi, en nazik insanları, kötülüğün ne olduğunu bilmiyorlar. Çalmıyorlar, öldürmüyorlar, komşularını kendileri kadar seviyorlar. Her zaman gülüyorlar..."

Kâşifimizin (!) bu güzel değerlendirmeleri yanıltmasın bizi! Asıl iğrenilesi niyetini, efendisine yazdığı mektupta açığa veriyor ve diyor ki:

“Bunlardan çok iyi hizmetkâr olur. Sadece elli adamla tüm bu yerlilerin hepsine kolayca boyun eğdirip, istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz!”

Gördüğü insanlık muamelesine karşılık olarak, “Vay alçak vay! Vay hain vay! Vay nankör vay!” demeyen beri gelsin.

 



Rüzgâr eken fırtına biçer!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 9 ay önce / 06.04.2016 10:27:37 | Görüntüleme : 1480
Övünmeye, böbürlenmeye gelince üstlerine yoktur; kimse geçemez onları! Teknik, ilerleme ve modernizmde kimse boy ölçüşemez onlarla. Pozitivist anlayışları çerçevesinde bir toplum inşa etmişler. Bu toplumda egemen olan kültür, ahlak ve tüm değerler bilimsellik üzerine temellendirilmiştir. Öyle ki bilim, burada eleştirilemez mutlak ölçü olarak bir tabu haline getirilmiştir.

Maneviyata ait hiçbir değerin hükmü geçmez burada. Sözü bile edilemez! Ne Tanrı’nın, ne dinin, ne ahlakın… Bu kavramların olmadığı ve hiçbir değer ifade etmediği bir yerde de merhamet, şefkat, sevgi, tesanüt, dayanışma ve samimiyetten neden bahsedilsin ki? Bu anlayışa göre kazanımlar, sadece bu yaşanan evrenle sınırlı değil miydi? Böyle olunca, yüksek değerleri ifade eden davranışları istemek de, gereksiz olacaktı elbet! 

 Aslında hiç de yabancısı olduğumuz bir yapı değildi bu! Tanıyoruz bunu; geçmişini, Cemaziyelevvelini biliyoruz. “Rönesans”ta karşımıza çıktı. "Aydınlanma Çağı" diye karşımıza çıktı... Hümanizm dedi, insanlık dedi, özgürlük, eşitlik ve bilim dedi karşımıza dikildi ve irrasyonalitenin içine gark etti zihinleri; rasyonalizm bağırtıları altında. Teknik dedi ve refah vadetti insanlığa… Mutluluk ve saadet beklentisini empoze etti beyinlere... Keşif üstüne keşif yaptı. Sanayi çağını başlattı… Üretimini arttırdı alabildiğine...

Böylece adına Avrupa dediğimiz coğrafi bölgenin ekonomik refahı o derece yükselmişti ki… Ancak ürettiklerini pazarlamaya gelince işler değişmişti o vakit... Alabildiğine üretim, alabildiğine tüketimi zorunlu hale getirdi haliyle. Üretilenlerin ihraç edilmesi gerekiyordu. Bunun için de her yol meşruydu artık. Çünkü Kapitalizm doğmuştu. Kapitalizmin bittiği yerde, beraberinde emperyalist düşünce yeşermez mi?

İşte o hesap, tüketime teşvik vazgeçilmezi oldu emperyalizmin... Yeterli miydi? Tabii ki değil! Bu, keyfe keder tüketime bırakılacak bir konu olamazdı. Zorunlu hale gelmeliydi... Hayati ihtiyaç olmalıydı yani.

İşte bu düşünceden hareketle silah endüstrisi gelişti/geliştirildi. Bununla dünyaya korku salındı. Dünya halkları üzerinde egemenlik kurmak amaçlandı.

Endüstri devrimi, sömürgeciliğin emperyalizme dönüşmüş şeklidir, diyebiliriz. Sömürgecilik, başka ülkenin topraklarına göz koymak, egemenliklerini tehdit etmek, kendi çıkarlarını, başka ülkenin halklarını mağdur ederek genişletmek istemekten başka nedir ki?

Budur sömürgecilik.. budur kapitalizm.. budur emperyalizm..

Bütün bu hastalıkları meşru görüp hazırlayan ve yayan pozitivist anlayıştır ki esasında, bugün Batı'nın içinde bulunduğu hastalıklı yapının da kaynağıdır. Ve bütün dünyanın barışını, huzurunu ve esenliğini tehdit eden de budur.

Düşünelim!

Dünyanın en güçlü silahları kimde? Dünyayı bir anda yok edebilecek teknolojiye sahip olan ülkeler hangileri? "Süper devlet" kimi tanımlıyor? Bu tanımlama, aklımıza, kendilerinin dışındaki ülkelerde sevgi ve kardeşliğin yaşanması için güllük gülistanlık ve barış ortamını hazırlamayı ve insani değerleri yerleştirmeyi amaç edinmiş ülkeleri mi getiriyor, yoksa insanlığı tehdit eden korkunç silahlara sahip ve onları pazarlamaya odaklanmış ülkeleri mi? Bunlar, bu ülkeler, "Hayırda yarışın!" ilahi emrine rağmen, hayır da mı yarışıyorlar, yoksa şerde mi?

Ne yapıyorlar ürettikleri silahları? “Modern Silahlar Müzesi”nde mi sergiliyorlar onları (?!), yoksa ne yapsak da, nasıl yapsak da şu silahları satsak derdindeler mi? Karınlarını doyurmaktan aciz nice ülkeler, bunların ürettiği modern silahları niye almaya kalkışsın, durup dururken?

Dünya halklarının kanlarını içen bu kan içiciler, dönen dolapların ve yapılanların görülmediğini mi sanıyorlar? Aslında onlar, içimizdeki aymazlardan daha iyi biliyorlar, kimin görüp kimin görmediğini! “Dünya Beş’ten büyüktür!” diyen devlet adamımızı hedef göstermeleri başka nasıl açıklanabilir?   

Bu yapı ve anlayış içerisinde olanların, barıştan yana olabileceklerini düşünebiliyor musunuz? Ancak hesap etmedikleri ve planlamadıkları bir husus var: Allah’ın da bir hesabının olabileceğini… Ve savaş için yetiştirdikleri piyonların bir gün gelip onların inisiyatifinden çıkabileceğini ve serseri mayın gibi kendilerini vuracağını...

İşte o zaman kan vererek hortlattıkları Frankenstein'ları, kurgusunun gereği olarak kendilerine dönecektir!

Bunu anlamaları zaman alacaktır elbet. Son Belçika terörü karşısında bir şok yaşadıkları görülüyor; ancak teröristlerle ilgili bilgi, önceden, ülkemizin yetkilileri tarafından kendilerine bildirilmesine rağmen, bu kadar rahat olmaları, meselenin şaşırtıcı tarafıydı. Ne bir önlem aldılar, ne de umursadılar!

Anlaşılan o ki, beklemedikleri bir darbeyi, ummadıkları bir şekilde ve yine ummadıkları bir yerden aldılar. Galiba, asıl şaşkınlıkları da buradan kaynaklanıyor olsa gerek!

Bu beklemedikleri menfur olaydan sonra artık bilmeleri gerekir ki, eğer bu aymazlıktan uyanıp teröre karşı olan uyarıları dikkate almazlarsa, hem kendilerinin hem de diğer insanların daha çok canı yanacak ve bunun da vebali hiç şüphesiz, cinayetler karşısında sessiz kalan ve hatta canileri korumaya çalışanlarda olacaktır.



Celladın evinde halay çekmek! (II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 10 ay önce / 24.03.2016 10:30:54 | Görüntüleme : 1353
Bütün bir halkın kanına girmiş, onları, şu veya bu nedenle yalanlarıyla ikna etmiş bir yapının iç yüzünü "barış süreci"nden daha güzel ne deşifre edebilirdi?

Aldatılmış Kürt kardeşlerimizin uyanışı başka nasıl sağlanabilirdi? Yıllardır araya sokulmaya çalışılan nifak tohumlarına bakın, meselenin esası anlaşılır. Çanakkale’de vatan müdafaası için omuz omuza çarpışan, yaralıları sırtlarında kilometrelerce taşıyan bu Türk ve Kürt kardeşlere ne oldu da düşman oldular? Ne oldu da, “En iyi Kürt ölü Kürt’tür!” noktasına getirildiler. Aynı değerleri paylaşan Hz. Peygamberin ümmeti olan bu insanlar üzerinde hangi şeytani güçlerin, nasıl sinsice bir oyun kurguladıkları anlaşılmıyor mu? Hainler, “Devlet, Kürtlerle yapılacak bir barışı istemiyor!” algısını, halkın arasında sinsice ve şeytanca yaymak istemiyor mu?    

Devlet, kahpece tezgâhlanmak istenen bu oyunu gördü ve dedi ki, “Bizim halkımızla bir problemimiz yok, olamaz da...” Yıllardır Kürt halkından esirgenen insanlık haklarından; anadilini konuşma serbestisinden tutun da, Kürtçe televizyonuna varıncaya kadar her türlü hakkı vermiş, eşit vatandaşlık hakkını tanımıştır. Doğuda her türlü kalkınma yatırımlarını başlatmış ve bitirmiştir. Havalimanları, ulaşım yolları, altyapı, üstyapı vs.

Meclis sıralarından apar topar atılmış milletvekillerine yeniden siyaset yapma imkânı tanınmış... Ancak devletin yaptıkları minnetle ve şükranla anılacağına, maalesef, ipleri dışarıya bağlı olan örgüt, tıynetlerinin gereği olarak birtakım ayak oyunlarına girişmişlerdir.  Yüzlerini maskeleyerek giriştikleri siyasi manevralarla halkın teveccühünü de kazandıkları söylenebilir. Çünkü, bu süreçte ikiyüzlülüğün daniskası sergilenmiştir; kimi zaman halk çocuğu maskesiyle, saz ele alınarak televizyonlarda boy gösterilmiş, kimi zaman kardeşlik sevgi ve eşitlik üzerine bol bol nutuklar atılmış...

Bunun sonucunda Kürt halkımızın bir kısmı bunlara inanarak teveccüh etmiş ciddi bir oyla onları meclise göndermiştir. Meclise girer girmez, halkın demokratik haklarını savunmaları gerekirken, kendilerini sevk ve idare eden iradenin emriyle yüzlerindeki maskeyi indirdiler. Aldıkları oylara güvenerek halkın arkalarında oldukları ve kendilerini destekledikleri zehabına kapılarak gerçek yüzlerini gösterdiler.

Ama ne yüz! Kana susamışlık, nefret, kin, düşmanlık duygularını içeren bütün anlamlarla yüklü bin bir surat...

Evinde uyuyan masum gencecik polislerin öldürülmesi mi?

Et dağıtmaya çalışan gencecik Kürt çocuklarının hunharca öldürülmesi mi?

Gar cinayetini önceden haber veren katil ruhlu insanlarla birlikteliğin kurulması mı?

Katillerin taziye merasimlerine katılmak için gidip orada memleket aleyhine nutukların atılması mı?

Lağım fareleri gibi, sıkıştıkları dehlizlerde, kendi ırkdaşlarının kalkan olarak kullanılması mı?

İnsana düşman olan "şeytan"a dahi yol gösterecek kadar şeytanlaşılması ve ona yoldaş olunması mı?

Sırtını, cellatlara dayadığını söyleyebilecek kadar kana susamışlık mı?

Dindarlık nutuklarının atılması mı?

Askerimize ve polisimize karşı kalleşçe kurdukları pusu, kendilerine mezar edilince de, karşı oldukları muazzez dinimizin bir değeri olan “şehitlik” kavramını geberen leşlerine kullanmaktan utanılmaması mı? Hepsi hepsi, kötülük adına, kirlilik adına, insanlık dışı değerler adına ne ararsanız hepsi var bunlarda.   

İşte bütün bunların açığa çıkıp kendi ırkdaşları olan Kürtlerin bile dostları olmadıkları, onların selameti için çalışmadıklarının bilinmesi gerekiyordu. Yaşanan bu süreçler ve özellikle "barış süreci" bunların ne güvenilmez, ne Kürt haini olduklarını ortaya çıkarması açısından oldukça önem arz etmekteydi.

Şimdi bu kaypak, bu dışarıdan güdümlü, Türk devletinin ve milletinin düşmanı olan ne idiği belirsiz ruhlar, satılmış köşe yazarlarıyla, bir makale yazmaktan aciz, sözde akademisyenleri ile dağdaki teröristlere öykünen ve "dağa çıkacaktım babam engel oldu" diyerek terörist ruhunu ifşa eden sözde sanatçılarıyla, bir dediği bir dediğini tutmayan dönek, kaypak ve yalancı siyasetçileriyle... hepsi, hepsi birleşseler ve bir araya gelseler cirimleri kadar yer yakarlar... Meşhur atasözünde ifade edildiği gibi "Köpeklerin havlaması, bulutlara zarar vermez!"

Bunların topuna birden bu milletin söyleyecek bir çift sözü var. Kulaklarını iyi açsınlar ve dinlesinler!

Değil Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın gitmesini istemek, onun ismini bile ağızlarına almak onların haddi değildir! Bu millet var olduğu müddetçe, özünden ve bağrından çıkmış olan evladını onlar gibi leş kargalarına yedireceğini mi zannediyor bu nadanlar!?

Anlaşılan o ki, sürüler halinde yaşayan sırtlanlar, aslanları hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Onlara düşen, aslanların artıklarıyla geçinmeleridir. 



Celladın evinde halay çekmek! (I)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 10 ay önce / 23.03.2016 10:44:57 | Görüntüleme : 1181
Hayatında bir defa olsun terörü lanetlemeyen, lanetli bir hayatı tercih etmiş demektir.

Ankara ve İstanbul'da meydana gelen son terör olaylarını, yüreğimizin derinliklerinden gelen nefretle kınıyoruz ve lanetliyoruz... Ölenlere rahmet, ailelerine başsağlığı diliyoruz.

Hasta bir ruhun, felce uğramış bir zihniyetin eserini gördük bu olaylarda... Hukuktan çok hekimlerin istimdad edilmesi gereken vakıalarla karşı karşıyayız. Ne acı ki, tedavi imkânı bulamadan, hekimlerin şefkat eli kendilerine ulaşamadan, hedefe kilitlenmiş zombiler gibi menfur cinayetlerini gerçekleştirerek geberip gitmişlerdir.

Bu hale nasıl geldiler, nasıl getirildiler? Asıl düşündürücü tarafı burası. Yok muydu bunların anası babası? Yok muydu bunları evirip çevirecek ve akıl verecek kimse? Nasıl kıydılar, nasıl kıyabildiler masum insanlara ve dahi kendi canlarına? Hangi çocuk canlı bomba olmak İster? Hangi anne baba, evladının böyle paramparça oluşuna rıza gösterir?

Bu son olaylarla birlikte, yıllardır Kürt halkı üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılan algının iflasına da şahit olduk... Kaybettiler, bittiler… Tutunacak dalları kalmadı. Son çırpınışlarıdır bunlar. Öylesine halkın nefretini kazandılar ki!.. Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de, Sur’da halkla iç içe olan, onların yardımına koşan, çocukları kucaklayan, ihtiyarlara destek olan asker ve polisimiz onların oyunlarını bozdu. Halka gerçek dostun kim olduğunu gösterdi.

Yıllardır Doğu halkının ezilmişliği işlendi mütemadiyen. "Sosyal medyada, devletin, Kürt halkına karşı İsrail gibi davrandığı" söylendi durdu. İsrail ne zamandan beri Gazzelilerin dertleriyle böylesine dertlendi? Ne zaman ağlayan bir çocuğu kucağına alıp şefkat gösterdi? Geçiniz bu palavraları, Kürt kardeşlerimiz bu zırvaları yutmuyor artık! Ayrıca devletimiz, ferasetiyle bu algı operasyonlarını boşa çıkardı ve çıkarmakta şükür.

Gerçi başlattığı barış sürecini önüne gelen diline doluyor; üzerinde kafa yormadan ileri geri konuşuyor; ama barış süreciyle birlikte, devletin ve milletin kazanımlarının olduğu da açıktır.

Elbette bu söylediklerimize itiraz edip, PKK'nın bu dönemde, amacından vazgeçmediği söylenebilir. Şüphesiz bu söylem, yanlış da değildir. Ama kabul etmek gerekir ki, bu süreç içerisinde devletin de, milletin de kazanımları olmuştur ve asıl bunları görmek gerekir.

Geçen süre içerisinde devlet, görünür bir mücadeleyi adeta erteleyerek kendini toparlama sürecini yaşamıştır denilebilir. Hem istihbarat, hem de silah açısından, olabildiğince bir yerlere bağlanmaktan kurtulma fırsatı olarak… Neden böyle görülüp değerlendirilmez bu süreç de,  illa olumsuz tarafından bakılmaya çalışılır? İstihbaratın gelişmesi ve millileşmesi çalışmaları az şey midir? Hiç mi dikkat etmiyoruz? Gün geçmiyor ki, yerli üretimimiz olan, yeni ve bize ait olan silahlarımız ve ulaşım araçlarımız devletimiz tarafından yapılmamış olsun! Yine bu süreç içerisinde şehit cenazelerimizin olmamış olması bir kazanç değil miydi?

Bir hususu da hatırlatmakta fayda vardır: Barış sürecinden önceki yıllarda ülke, sanki sulh ve selamet içerisindeymiş gibi, sanki hiç terör olayları olmuyormuş gibi, sanki mezralar boşaltılmamış, yurttaşlarımız evlerini barklarını boşaltıp göçe zorlanmamış, sanki devlet görevlileri doğudaki görev yerlerine güven içerisinde gidiyorlar ve orada görevlerini yapıyorlarmış gibi bir huzur ortamı varmışçasına değerlendirmek meseleye doğru dürüst bakmamak anlamına gelir.

Peki bugün gelinen noktada ne olmuştur? Barış sürecinin bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmadı mı? Diye sorulabilir? (Devam edecek) 



Bu kentin emekçisine selam olsun!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 1 ay önce / 04.01.2016 12:50:52 | Görüntüleme : 1637
İnsanlar çeşit çeşittir. Bazıları, davranışlarıyla, duruşlarıyla, beşeri münasebetleriyle, kısacası varlıklarıyla diğer insanlara, çevrelerindekilere ve her şeye umut verir, hayat verir, pozitiflik katarlar.

Onları görenlerin işi yolunda gideceğine dair içlerinde bir his doğar. Bunlar, beşuş çehreli ve aydınlık yüzleriyle ışık saçarlar, huzur verirler… Ancak öyleleri de vardır ki, onları görmek bile işlerin ters gitmesi için yeter de artar. Çatık kaş, abus bir surattan kim olumsuz etkilenmez ki?

Hayatı yaşanır kılan da birinci gruptan olanlardır şüphesiz. İşte Hatay İl Sağlık Müdürlüğünde Müdür Yardımcısı iken şimdi Araştırmacı olarak çalışan Sayın Adil Çetin Hocamız da bunlardan biridir. Çalışkan, dürüst, sevecen ve dost canlısı olan bir hemşerimizdir. Bu övülesi özelliklerini yaşadığı topluma karşı bir kez daha göstermiş ve çok önemli bir çalışmaya imza atmıştır.    

Hatay'da, emek verilerek yayınlanmış pek çok eseri, fırsatlar ve imkânlar ölçüsünde bir bir okumak ve incelemek suretiyle gazete ve dergi köşelerinde tanıtımda bulunmuş, ardından yaptığı bu çalışmaların günlük gazete sayfalarıyla birlikte kaybolmasına ve unutulmasına gönlü razı olmamış, onları bir kültür kasasında muhafaza etmeyi düşünmüştür. Böylelikle kültür hazinemize çok önemli katkıları olacak olan bir kitabı bizlere kazandırmıştır.

Öncelikle belirtmeliyim ki, mükemmel bir çalışma olmuş; üzerinde çok ciddi çalışılmış, emek verilmiş ve Hatay'ın "kültür hafızası"ndaki mümtaz yerini almayı hak etmiştir..

Eser, mükemmel; baskısı, içeriği ve her şeyiyle...

Adil Hocanın zarafetine, titizliğine ve çalışkanlığına yakışmış... Adeta mizacını yansıtmış bir çalışma...

Bu gayret, onun yaşadığı kentin kültürünü, sanatını, folklorunu, müziğini sahiplenmesinin adıdır; aidiyet duygusunun pratiğe dönüşmesinin eseridir.

Bir kentin kültür ve medeniyetinin inşasında ve tarihteki övünülesi yerini almasındaki kutsal katkılardır bunlar... Bir kentin sahip olduğu değerlerin tescili ve tarihe not düşüşün izleridir her biri...

İnce düşünüş, gayret ve sorumluluk bilinci sonucunda böylesine mükemmel bir eser ortaya çıkmıştır. "mükemmeller"in kadr-u kıymetini bilen ve onlara yönelen bir eser de mükemmel olmaz mı?

İşte Adil Hocanın eseri, bu özelliği ile tebarüz etmiş/öne çıkmış bir eserdir...

Sağ olsun, imzalayarak posta ile şahsıma gönderme lütfunda bulunmuştur.

Evde çalışma yaptığım sırada, 7 Kasım 2015 Cumartesi günü kapı çalındı. Açtım, karşımda postacı. "kitap" dedi. Teşekkürle beraber aldım, paketi açtım, içinden Adil Hocanın gönderdiği "Hatay kitapları" adlı kitabı çıktı.

Kapağına baktım, sayfalarını çevirdim... Nasıl sevindiğimi ve nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Sonra, içine baktım... Kimler yoktu ki kitapta! Bildiğim ve bilmediğim nice isimler... “Tam bir hazine” dedim.

Duygulandım, kalbimden geçenleri, dudaklarım dillendirdi; dualar döküldü ağzımdan... Güç ve kuvvet vermesi için Adil Hocama… Versin ki bu çalışmaların devamı gelsin.

Biz de bu kentin insanı olarak, sana teşekkür ediyoruz arif insan, bilge insan, değerli dost...

Senin gibilerle birlikte yaşamak, hakikaten bir ayrıcalık ve bir lütuf...

Ömrün bereketli olsun.

Not: Bütün okuyucuların yeni yılını kutluyorum. Bu yılın, sevgi, barış ve kardeşliğin pekişmesine vesile olmasını diliyorum.



Hiç mi değeriniz kalmamış?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 yıl, 2 ay önce / 07.12.2015 10:24:13 | Görüntüleme : 1305
27.11.2015 tarihinde CNN Türk’te “akıl çemberi” programını izledim. Hiç de yabancısı olmadığımız birisi, programın sunucusu Başak Şengül'ün karşısında oturup ahkâm kesti mütemadiyen.

Keyfine göre takıldı demek daha doğru olur. Kendisini zora sokacak, sıkıştıracak kimse yoktu yanında ve karşısında. Daha açık bir ifadeyle söyleyelim, neredeyse her izleyicinin aklına takılabilecek sorular bile, her ne hikmetse hiç sorulmadı program boyunca. Başak Hanımın takındığı bu tutumuna bir mana veremediğimizi de ifade edelim. Program, tam da misafirin istediği gibi devam etti... Sanki gündemi yorumlamak için değil de, hoş bir cumartesi gecesi geçirmek için oturmuş yayılıyordu keyfince, seyirci karşısında...

Konuşmalar ilerledikçe programda arzı endam etmesinin sebebi hikmeti yavaş yavaş anlaşılmaya başladı. Hepimizin bildiği bir konuda, Can Dündar ve Erdem Gül’ün yaptıkları haberler dolayısıyla tutuklanmaları ile ilgili olarak, ekran başında fahri avukatlığa soyunmuştu… Ülkemiz aleyhine sızdırdıkları haberleri yırtınırcasına savunuyordu. Hayır, aklını ekmek peynirle yememiş, ne yaptığını biliyordu, belli. Pervasız bir fedai gibi savunması bundandı.

Adam'daki mantığa bakın! “Gizli belgeleri saklamak devlete ait bir görevdir. Devletin işidir.  Sanılıyor ki, bu görev gazetecinin de görevidir. Hayır, gazetecinin böyle bir görevi yoktur. Buldun mu yayınlar...” diye ahkâm üstüne ahkâm kesti. Sormazlar mı adama: “Peki bu işin casusluktan farkı nedir? diye. Casus da buldu mu kullanır değil mi? Kimin lehine veya kimin aleyhine?”

Bu açıklamaları bol keseden yapabilir, attıkça da atabilir, keyfinin kâhyası değiliz elbet. Yalnız, bizde bununla ilgili son derece güzel deyişler vardır, bu duruma denk düşen, hatırlatırız: "işkembe-i kübradan atmak" ya da "atma birader yavaş gel..."

Akıl tutulması bu noktaya mı varır, demeyeceğim artık. Bir insanda vatan, millet sevgisinin kırıntısı kalmışsa şayet! Birazcık olsun içi titrer ve aklıselimini muhafaza eder. Oturuşuna ve göbeğini yayışına, -çünkü oturduğu koltukta sığmıyor ve dışarı fırlıyordu- baktığımda bu husustaki ümitlerimi kaybetmediğimi söyleyemem. Hangi halin adamına dönüşmüş ki, sözünü ettiği şahsın, gazetecilik değil, casusluk yaptığını düşünemez duruma düşmüş. Milli menfaatlerimizle ilgili bilgileri, vatanımıza kastedenlere iletiyor olmasını vicdanının, insafının ve dahi kitabının neresine sığdırıyor?

Aklıyla göbeği mütenasip olan bu adama uyarsak şöyle düşünmek durumunda olacağız: Yapılan her tür hırsızlığın mazur görülmesi gerekecek. Bu absürt düşünceye göre, hırsızlık eyleminde, hırsızın asla suçu olamaz. Çünkü çalınan malı korumak, hırsızın değil, mal sahibinin görevidir. Sözün gelişi yine, ırz düşmanı birisinin kalkıp bir  "koru"lukta kalmış bir kimsenin ismet-i namusuna tasallutta bulunsa, tacizde bulunan yine suçsuzdur ve mazur görülmesi gerekecektir. Çünkü namusu korumak, onun işi değil... Hatırlayın, bir aklı evvel, ne demişti, Rus uçağının sınırımızı ihlal etmesi karşısında? “12 saniye ihlal yapmışsa ne olmuş?” bu mantıktan hareket ettiği için bu zatı muhterem ona ve bu türden yorumlara en ufak bir tepkisi de olmamıştır. Komut aynı merkezden gelince sonuç böyle oluyor.

Adam, konuştukça batıyor.. Keza mantık yollarında öylesine patinaj çekiyor ki, şaşırırsınız. Diyor ki, “Gazeteci eline geçirdiği bilgileri, haberleri yayınlar.. Bu hep böyle olmuştur. 28 Şubat sürecinde “andıç” da yayınlanmadı mı? O zaman iyi karşılanıyordu.”

Yazının başında söylediğimiz gibi, adam son derece rahat atıyor, çünkü karşı soru ile karşılaşmıyor, bol keseden atması da bundandır.

Hiç mi aklına gelmemiş, insan biraz utanır, 28 Şubat olayları daha dünkü tarihtir. Çocukların bile rahatlıkla fikir sahibi oldukları bir tarih... Kim bu çarpıtmaları yutabilir ki? Andıç belgesi denilen hadise, bu millete kurulan tuzakların bir parçasıdır, yani dâhili ve harici “bedhahlar”ın bir oyunudur. MİT tırları hadisesi öyle mi? Vatanın gücünü, milletin birliğini ve dirliğini sağlamaya yönelik hassasiyetlerin düşmana, haince ve münafıkça aktarımı değil mi? Bayır Bucak soydaşlarımızın yok olmasına niyetlenen zalimlere karşı kuduz virüsünü kapmışçasına bir köpeklenme değil mi? Eğer bu bilinmiyorsa zaten konuşacak bir mesele kalmamış demektir. Yok, eğer biliniyorsa, o zaman da bu mesele bu gibilerle yine konuşulmaz!

İşi gücü yemek, içmek, şişmek ve bu arzuların devamını sağlamak için, posta dağıtıcılığına soyunan ve bu nedenle de tüm gerçeklere karşı gözünü kapatan zavallılardan, başka nasıl bir yorum beklenebilir ki!..

Adanmış bir ruhun, efendisini memnun etme yolundaki çırpınışların birer örnekleridir bütün bu yorumlar... Bundan dolayıdır ki, bunlara hiç kimse, itibar etmediği gibi, artık ciddiye de almıyor.