......

RESMİ İLANLAR

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 235213

Dile Dolanan, Sadece Akif mi? - 2

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 6 ay, 2 hafta önce / 13.06.2017 08:56:29 | Görüntüleme : 828
Kendine yer edinmek için akıl, mantık ve izan ölçülerini rafa kaldırarak önüne gelene saldırmanın bir manası var mı?

Temellendirilmiş bilgiler olmadan, duyguları istismar ederek tribünlere oynamak, ilim adamına (!) ne kadar yakışmaktadır? Bir kimse düşünün, 15 Temmuzdan önce suspus olacak, ama ondan sonra da yel değirmenlerine saldırmak için atına atlayacak! Ne ala, ne ala! Ayrıca, bu zatın diline dolamadığı kimse kaldı mı acaba? diye düşünmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. “İhanetin analizi” makalesinde söylediklerine dikkat buyurun:  

“Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan ‘Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi’, diyerek belirtecektir.”[1] iddiası da, iddiadan öte cehalet değilse tam bir komedidir. Bırakın Feto’yu, Nur cemaatinin büyük bir kesiminin, kolay kolay Said-i Nursi’nin kitapları dışında bir kitap okumadığı bilinir. Nerde kaldı ki Feto, Seyyid Kutub gibi bir şehidin kitabını okusun ve onu rehber ittihaz edinsin! Aslında tam da burada sorulması gereken soru şudur: “Sözüm ona, bu kadar aleyhine atıp tuttuğunuz Feto’nun beyanatı, ne zamandan beri sizin için geçer bilgi oldu?”

Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır Seyit Kutup şehit edilmeden önce kendisine şu teklifte bulunur: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’dan özür dilediğin takdirde idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır.” Seyit Kutup bu teklif karşısında şu tarihi ve de destansı cevabı verir:

“Eğer idamı hak etmiş olarak, hakkın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır, eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam.” Dilini şehidin kanına pervasızca bulayanların, öncelikle Allah katında dişe dokunur hangi amellerinin olduğunu sorgulasınlar, sonra da dönüp, Allah’ın düşmanı karşısında, canı pahasına eğilmeyen ve şehadete koşan bu kahramanla, Amerika’yı mesken tutmuş ve onların kucağında mest olmuş ve vatanına ihanet etmiş bu melun yaratık arasında nasıl bir bağ, nasıl bir ilinti kurulduğunu ve hiç Allah’tan korkmadan o cümlelerin nasıl sarf edilebildiğini düşünsünler!   

Esasen dile sahip çıkmak, çok önemli bir meziyettir. Seyyid Kutup, Mehmet Akif ve daha nice değerler, egoların tatmini ve nefislerin putlaştırılması uğruna, itibar suikastına maruz tutulmuşlardır. Son zamanlarda bunlara bir de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez eklendi. Fetö’nün bile kendi adına “Fetullah” derken, ki nüfus cüzdanında öyledir. Malum Prof. tarafından ona “Fethullah” payesi verilerek ve hem de söyledikleri, Müslümanların aleyhine delil ittihaz edilerek kullanılırken, verdiği bilgilere şüpheyle bakılmadan kabul görmesi mümkün görünmemektedir.

Son bir söz: Hiçbir kul, hatadan hali değildir. Hal böyleyken, bir hatasından dolayı insanı külliyen reddetmek ve hatta onu ihanet çemberine sokmak da iyi niyetin göstergesi kabul edilemez. Ne ki, Akif merhum için de durum aynıdır. Akif, en fazla Abdülhamit cennetmekân konusunda yanılmıştır denilebilir, o kadar. Bu milletin evladı olarak bize düşen de her iki ecdada Fatihalar göndermektir. Değilse bu yapılanlar ve söylenenler, fitne ateşini harlamaktan başka bir manaya da gelmeyecektir!  



 



Dile Dolanan, Sadece Akif mi?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 6 ay, 2 hafta önce / 12.06.2017 09:02:13 | Görüntüleme : 367
Ölenlerin arkasından konuşmak moda oldu. Şimdi de Ahmet Şimşirgil, bu modaya ve bu modanın kervanına katıldı.

Merhum Akif'e olan düşmanlığıyla öyle bir noktaya geldi ki, artık onu tutana aşk olsun. Ona, bu hızla ve bitip tükenmez bir hırsla saldırmaktadır. Ne dediğini bilmez bir halde biteviye konuşmakta ve yazmaktadır. Akif’i anlamaya değil, aksine bitirmeye yönelik ipe sapa gelmez yorumlar ve gevezeliklerle arz-ı endam etmekte ve kamuoyunu meşgul etmektedir. Bunu yaparken de suret-i haktan görünmeyi de ihmal etmemektedir; öyle ki bunu, Büyük Hakanımız İkinci Abdülhamit Han’ın yanında gözükerek yapıyor. Şimdi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında gözüktüğü gibi. Sormazlar mı adama: 15 Temmuz gecesinde bu millet her şeyini feda ederek meydanlara koşuştururken zat-ı alileri neredeydi? Her şey süt liman olduktan sonra mı kahramanlık damarları tuttu? İddialarının hangi birini ciddiye alıp cevap vereceksiniz? Her okunduğunda tüylerimizi diken diken eden ve o anı bize bütün derinlikleriyle yaşatan Çanakkale Şehitleri şiirinden başlayalım isterseniz. Şunu söylemektedir: "Mehmet Akif, Çanakkale Şiirinde hududu aşmıştır. Yanlış yapmıştır.” Akif’in, “Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i... Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” dizesindeki Bedr’in aslanları ile Çanakkale şehitleri arasında bir mukayese yaptığından hareketle hududu aştığını iddia edebilmektedir.

Gelin de siz “Bu ne pervasızlık, bu ne ciddiyetsizlik!” demeyin. Bırakın böyle bir destanı kaleme almayı, bu destanın bir dizesini bile anlama kültüründen yoksun birinin onu eleştirmeye kalkışması, onun haddini bile bilemeyecek bir adaptan uzak olduğu anlamına gelmez mi? Özlem Pala’nın programında, sözüm ona bilgi vermeye çalıştığı bir meselede, kavramlar konusunda söz söylemeye mahal bırakmayacak kadar yabancı olduğunu bizzat kendisi göstermektedir: Abdülhamit’e karşı olanları sıralarken, “Dinsiz Abdullah Cevdet, dinsiz. Buna N. Fazıl Kısakürek, ‘adudullah’ (Allah düşmanı) diyor.”  diye açıklama yapmaktadır. ‘Adudullah’ın Allah düşmanı anlamına gelmediğini, bunun ‘Aduvvüllah’ olması gerektiğini kim bilmez? Bu kültür adına ahkâm keserken, adudullah’ı, aduvvüllah’tan ayırt edememek, ilmi açıdan bir nakısa değil midir?   

Istılahî bilgiler bir yana, bir milletin ruhunu yansıtan anlayış kavranmadan mı Akif değerlendirilecek? Bilinmeli ki böylesine sığ yaklaşımlarla Akif’in ne şiiri, ne şiirinin terennüm ettiği ruh, ne de kurtuluş destanları yazan kahramanlar anlaşılabilir. Her dizesi bir şaheser olan, ihtiva ettiği mana ile insanı tir tir titreten muazzam şiirin husule gelmesi bile olağanüstü bir ilhamın ve inancın tezahürü olduğunu ortaya koyarken, “hududu aşmak” gibi bir yaklaşım, “hadsizlik”in dışında nasıl açıklanabilir? Kaldı ki, karşı çıkılan mısraların anlaşıldığı gibi olmadığını söyleyen çok sayıda ilim erbabı da vardır ve onlar, bu manada İslami ruhun terennüm edildiğini söyler:

“Bedir harbinde peygamberimiz çadırına giriyor, ellerini açıyor ve 'Ya Rabbi 300 tane Mücahit bugün buraya, senin isminin yeryüzünde anılması için gelmiş, Eğer bunlar mağlup olurlarsa senin adını anacak kimse kalmayacak, sana secde edecek kimse kalmayacak, Onun için Ya Rabbi vaadini yerine getir ve yardım et'.  Buradaki ana (mesaj) Tevhid ve şirkin mücadelesidir. Toprak almak, Toprak vermek; şan şöhret değildir. Ya şirk Galip gelecek, ya Tevhid! Tek savaş budur. Mehmet Akif onun için diyor ki, 'Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi’; Çünkü Çanakkale boğazından o emperyalist iki büyük donanma geçtiğinde, İstanbul,  âlem-i İslam'ın kalbi ve beynidir. İslam âlemi yok edilecektir. Bu nedenle oradaki savunmayı, 'Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi' derken buradaki 'ancak' kelimesi başka savaşlarda olmayan (mesajı) vurguluyor. Yoksa ikisini mukayese etme meselesi değil. Bir Türkçeyi bozarsanız; bir dilin hâkimiyetini… 'Öküz' de öyle anlar. Virgülü buraya mı koyayım, oraya mı koyayım? Sadece manasındadır o.”  

NİZAMEDDİN DURAN



2017 Hatay Kitap Fuarı

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 7 ay, 5 gün önce / 29.05.2017 08:58:50 | Görüntüleme : 538
Yıllar önce, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü olarak, Hatay İl’imizin tarihini, kültürünü, doğal güzelliklerini en iyi şekilde tanıtma ve ilimizle ilgili yayınlarımızı en geniş kitlelere ulaştırabilme amacıyla ilk defa Adana Eğitim Fuarına katılmıştık. İzlenimlerimizi 15.01.2008 ve 24.04.2008 tarihli yazılarımızda kısaca şöyle dile getirmiştik:

            “15-20 Ocak 2008 tarihlerinde TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından eş anlamlı olarak organize edilen “Çukurova Kitap” ve “Eğitim Fuarı” Adana Uluslar arası Fuar ve Kongre Merkezinde düzenlenmişti. Bu mekânda bayram havası esiyordu. Alışılmışın dışında bir bayram… Bunun adı: Kültür Bayramı, Kitap Bayramı ve Sanat Bayramı.

Mini minnacık çocukları her zaman luna parklarda ve eğlence yerlerinde görürdük. Ama bu defa şaşırttılar bizi. ‘Biz burada da varız’ demişler ve koşuşmuşlar kitap ve eğitim fuarına. Doldurmuşlar her yanı. Cıvıl cıvıl sesleri renk katıyordu kitap reyonlarına. Anonslar duyuluyordu zaman zaman, “Filan okulun öğrencileri şurada toplansınlar” diye. Öğretmenlerinin rehberliğindeki bu ziyaretleri unutulmaz seyahatleri arasında yerini almıştır, eminim. Bunlar arasında İskenderun İstiklâl Makzume Anadolu Lisesinin öğrencileri, Dörtyol’dan bir takım öğrencilerin oluşu göğsümüzü kabartmıştı doğrusu.

Yetkililer, yaptıkları açıklamada, ‘Kitap Fuarlarının Taksim’de bir zemin katta başladığını ve bugünlerde çok büyük fuar alanlarında devam ettiğini’ belirttiler.

Bir kültür armonisinde, bir kültür şenliğinde ve ziyafetinde Hatay olarak yer aldığımız için cidden mutluyuz ve bahtiyarız.

Birçok yazarımızın eserleriyle birlikte Hatay’ı tanıtan broşür, kitap ve dokümanları götürdük ve sergiledik. Ziyaretçilerin biri gitti, onlarcası geldi. Bitimsiz ilgi gördük. İlimizin her zaman bu türden organizasyonlarda yerini almasını diliyorum. Kültür ve sanat adamlarımız da olsaydı yanımızda, daha da mutlu olurduk. Orada hissettiğimiz en büyük eksiklik, hemen hemen her ay, değişik illerde gerçekleştirilen bu organizasyonların İlimizde olmayışı. Neden olmasın ki? Çok mu zordu, bunu gerçekleştirmek? Zemin katta başlayan bu kıvılcım, neden bizim İlimize sıçramasın?

İstendiği takdirde, olacağına olan inancımız tamdır. Bu şöleni, bu bayramı İlimize taşıyabiliriz. Biraz gayret…” 

Emekli Edebiyat Öğretmeni ve TYS Antakya Temsilcisi Mehmet Karasu, Çukurova Kitap Fuarı ile ilgili olarak “Fuarda biz de vardık…” diyor ve şöyle devam ediyordu, 26 Ocak 2008 Hatay Özyurt Gazetesindeki yazısında:

“(…) Fuarda Hatay İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü de güzel bir stant açtı. Hatay’ı tanıtan broşür, dosya ve kitaplarla, Hatay’da çıkan dergiler, Hataylı yazarlara ait kitapların yer aldığı standı on binlerce sanatsever izledi. İl Kültür ve Turizm Müdürümüz Sayın Nizamettin Duran, gelen sorulara büyük sevecenlikle karşılıklar verdi. Bence Hatay bu olanağı daha güzel değerlendirmeli”

9-10 yıl önce hasretini çektiğimiz ve büyük eksikliğini hissederek ilimizde de olmasını istediğimiz kitap fuarının geçekleşmesi, nihayet 12-21 Mayıs 2017’de kısmet oldu. Her şeyden önce, büyük bir içtenlikle ve samimiyetle minnet duygularımı belirtmeliyim. İl’im adına bunu gerçekleştiren herkese teşekkür ediyorum.

Ankara’da sekiz yıldır Kitap Fuarı’nı yaşatmaya çalışan Eylül Fuarcılık’la Hatay Büyükşehir Belediyesinin düzenledikleri bu fuarın, “Akdeniz Bölgesinin En Büyük Fuarı” olarak tavsif edilmesi ayrı bir gurur kaynağı olmuştur.

Bu fuara, Hataylı yazarlar olarak biz de davet edilmiştik. İLESAM standında Hatay’ımızın bu kültür ve şenlik gününde beraber olmak üzere Ankara’dan gelerek katıldık. İLESAM Hatay İl Temsilcisi Adil Çetin’in, HAŞYAD Başkanı Ali Parlak’ın gayret ve ilgisi için teşekkür ediyorum.

Pek çok yayınevi ve tanınmış yazarın katıldığı Kitap Fuarında, Mehmet Akif ve Eşref Edip’in çıkartmış oldukları ve günümüzde değerli araştırmacı ve gazeteci yazar Fatih Bayhan tarafından yaklaşık bir yıldır yeniden yayın hayatına başlatılan ve büyük bir teveccüh gören Sebilürreşad Dergisi, stantta adeta kapışıldı. Bunun yanında yine Fatih Bayhan tarafından kaleme alınan Asım ve Safahat kitapları da gençler tarafından büyük bir ilgi gördü. Fatih Bayhan’ın, Hatay Fuarına katkısı bağlamında yayın hayatına soktuğu Sebilürreşad’la katılması fuar adına büyük bir onurdur. Kendisine ve Sebilürreşad ailesine teşekkür ediyoruz.

Benim için, Hatay Kitap Fuarının en önemli konuğu, Sosyal Bilimler, Lisansüstü derslerinde beraber olduğumuz araştırmacı, yapımcı ve televizyoncu olmanın ötesinde çok değerli bir insan olan Sayın Hulki Cevizoğlu’nun İlimize misafir oluşudur. Esprili, şakacı, cana yakınlığı ve tevazuuyla fuarımıza renk kattığını belirtmeliyim. Fuardan ayrılacağım zaman ona uğramıştım. Bana, “Künefeyi yedirmeden nereye?” diye takılmıştı.

İstediği künefe olsun, Sayın Cevizoğlu’nun, Habib Neccar’ın memleketi, misafirlerini ağırlamaktan şeref duyar.

Son bir not: Bir yazıda bazen “Şiir Dünyasının Yıkıcı Tanrısı Şükrü Erbaş”  bazen de “Şiirin yaşayan tanrısı” diye tanımlanan Şair, -tanrılığı konusunda karar verilmiş de hangisi olduğu konusunda verilememiş- fuarın onur yazarı olarak takdim edilmiş… Tanrılaşmaya kalkışan zavallı düşüncenin düşüşü ilk değildir, elbet. Biliyorum haddini bilerek “insan” olmanın zorluğunu! Ama illa da örnek istiyorsanız fuarın tam orta yerinde duruyor, yeter ki siz görmek isteyin. Hulki Bey’e, filanca yazarın kuyruğu ta dış kapıya kadar uzanmış, sizinkiler nerde? diye şaka yollu takılmıştım. Ancak onun verdiği cevap da şaka yolluydu, ama tabir caizse tam Nasreddin Hoca gibi bilgeceydi: “Benim kuyruğum yok ki!”

Gördüğünüz gibi, büyük ve saygın olmak için illa da tanrılığa öykünmek şart değilmiş! Bunun için “adam” olmak, “insan” olmak yeter de artarmış! İşte bu sebepten dolayıdır ki, Bizim nezdimizde adam gibi adam olan ve eskilerin deyimiyle “Haza insan” denilen Hulki Cevizoğlu, fuarı bilmem, ama Hatay’ın onur konuğuydu.

Bir dahaki Hatay Kitap Fuarında buluşmak ümidi ve dileğiyle…



Aba Güreşinde Bir Yıldız Daha Kaydı!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 8 ay, 3 gün önce / 03.05.2017 09:19:03 | Görüntüleme : 731
Hasan Çelik’le söyleşi yaparken

Vefat ettiğini basından öğrendiğimde bir hayli üzülmüştüm ve “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” ayetin ifadesi döküldü ağzımdan. Şöyle deniliyordu haberde:

“06 Mart 2017, Pazartesi, Hatay'ın değerli Aba Güreşi Pehlivanlarından Hasan Çelik Vefat Etti”(Hatayinternettv.com haber merkezi) tarafından, merhumun cenazesinin Fransa'dan getirilip, 8 Mart 2017 Çarşamba günü sabah namazına müteakip Altınözü'nün Altınkaya Mahallesi'nde defnedileceği bildiriliyordu.

Haberle birlikte 17.11.2007/Antakya-Vali göbeği (Vali Ürgen alanı), turizm bürosu önünde onunla pehlivanlığı ve aba güreşi hakkında yaptığımız söyleşi, gözlerimin önüne geldi. duygulandım ve ‘iyi ki o sohpeti yamışız’ dedim. Nihayetinde güreşimize katkı vermiş bir büyük pehlivanın anılarını bizzat kendi ağzından dinleme fırsatını yakalamış olduk, o da, haliyle anlatmanın bitimsiz keyfini yaşamıştı. Hasan pehlivan, çok canlı bir pehlivandı, hayat doluydu, güreş hatıralarını anlatırken de adeta o anları tekrar tekrar yaşıyor gibiydi. Döneminde yapılan güreşlerden ve başpehlivanlardan ilgiyle ve heyecanla söz etmişti.

Hasan Pehlivan, 1930’da (nüfusta 1937) Altınözü İlçesinin Altınkaya (Paslıkaya) Köyünde (şimdi belde) dünyaya geldiğinden, bir ana, bir babadan 5 erkek kardeşin en küçük çocuğu olduğundan, hayatta da kalan tek çocuk olduğundan bahsetmişti. Çiftçi bir ailenin çocuğu oluşundan, besledikleri atlara binişinden, babasının onu, ağır işlere koşmadan, serbest bir şekilde yetiştirerek pehlivanlığa teşvikinden, bundan dolayı da güreşe merak sarışından, akranı olan bütün çocuklara sağladığı üstünlük sebebiyle hemen göze çarpmasından söz etmişti.

Başpehlivanlık zamanında, pek çok pehlivanla sayısız başarılı güreşler çıkartmış olan Hasan Pehlivan’ın özellikle Tumamalı Ahmet pehlivanla yaptığı dillere destan güreşleri belleklerde yer etmişti. Söyleşide, “Benim onyedi yıllık güreş hayatımda 1949-1967 arası Antakya’da yapılan bütün güreşlerde hiç kimseye yıkılmadım.”(?) şeklindeki açıklaması oldukça iddialıydı. Hikmet Fırıldak’la, Hanne ile, Hasan İnce ile yaptığı güreşlerden söz etti.

“Ben mersaha girdikten sonra ‘Dağ’ dediğimiz Yayaladağı kesiminden hiçbir güreşçi, Kuseyr’de yapılan hiçbir mersahı alamamıştır. Bunun yanında Yayladağı güreşlerinde sayısız başpehlivanlıklar aldım.

Hasan Çelik’in bulunduğu Sungur, Şenköy, Kışlak ve Şakşak köylerinde yapılan güreşlerde hiç kimse meydan alamamıştır. Tumamalı Ahmet de Sungur’da güreşmekten imtina etmiştir.” şeklinde özetlediği güreş serüveninin sonunda, Avrupa macerasının başladığını belirtmiştir. (Ayrıntılılı bilgi için, ‘hatay aba güreşi’ kitabımıza bakılabilir)

Hayatında bir çok defa Avrupa ülkelerini gezdiğini söyleyen pehlivan sonunda Fransa’da inşaat sektöründe işini kurmuş ve oraya yerleşmiştir. Dört oğlan bir kızı olan pehlivanın, bütün çocuklarının orada ve evli olduğunu; bir oğlunun, bir Fransızla evli olduğunu ifade etmiştir.

Hasan pehlivan, Fransa’nın Strazburg’a bağlı Bishfiller kazasında ikamet etmektedir.  Fransa’da emekli olmuştur. Zaman zaman kendi memleketine gelmektedir.

Hatay Aba Güreşi kitabımızda yer verdiğimiz bu söyleşi, bu şekilde bitmişti. Yukarıda okuduğumuz haberle bu değerli başpehlivanımızı ebedi yolculuğuna uğurlamış olmanın üzüntüsünü yaşadık. Cenab-ı Allah’tan rahmet, ailesine ve tüm Hatay Aba Güreşi severlerine başsağlığı diliyoruz.

 



“Eşşek Şakası!!!”

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 8 ay, 3 hafta önce / 10.04.2017 09:55:46 | Görüntüleme : 727
Geçen yazımızda Ülker’in “1 Nisan şakası” diye yayınladığı söylenen bir reklam filmiyle ilgili yaptığı açıklamalardan söz etmiştik.

Açıklamada, reklam film görüntüleri ile oynandığı belirtilmiş, buna dayanarak da, haksız algıdan incinmiş olan tüm vatandaşlarımızdan özür dilenmiştir. Ayrıca yapılan açıklamalarda,

20 Mart’tan bu yana televizyonda ve sosyal medyada yayında olan bu reklam filmi 1 Nisan’ın şaka ruhunun ve hep olageldiği üzere aile bireyleri ve bilhassa kardeşler arasındaki şakalaşmaların üzerine kurgulandı.

 Akıl ve izanla açıklanamayacak bir biçimde, bir şaka reklamı, başlatılan bir sosyal medya kampanyası ile farklı noktalara çekildi ve içinde asla olmayan ve olması dahi düşünülemeyecek anlamlar yüklenerek, markamıza yönelik olumsuz yargılar oluşturulmaya çalışıldı. Reklam film görüntüleri ve üzerindeki yazılarla oynanarak deformasyon oluşturuldu ve sanki bu deforme edilmiş görüntü ve sözler markamıza aitmiş gibi lanse edilmeye çalışıldı.

Bu maksatlı kişilerin kumpas ve linç girişiminin yarattığı tahribatın sonuçları kanun önünde ayrıca takip edilecektir. (13:25, Nisan 01, 2017-Yeni Şafak)

01.04.2017 günü saat, 03.00 sularında yayınlanan reklam filmini gören, duyan ve haber alan duyarlı vatandaşlarımız, aynen 15 Temmuz’daki gibi, o ruhla soluğu, Cumhurbaşkanımızın evinin önünde aldı. Reklam filmindeki mesajın sahiplerine meydan okudu. Reklam sahipleri, Yüce milletin bu şerefli tepkisi karşısında açıklama yapmak zorunda kaldılar.

Reklamda kullanılan ses tonu,  resimler, sözler, mesajlar, görüntüler o kadar iğrenç ki!.. Nerden bakarsanız bakın filmin her yönüyle elle tutulur bir tarafı yoktur. Bu film, ne çocuklarımıza ne ailelerimize ne de toplumumuza hitap edecek kalite, ahlak ve değere sahiptir. Filmde bulunan o kanlı, patlamalı resimler, o canileri çağrıştıran kahkahalar… hepsi hepsi bize yabancı olan unsurlardır. Diyebiliriz ki çok bayağı bir Hollywood yapımı olmuş bir çalışmadır; komplolarla, algı operasyonlarıyla, tehdit ve şantajlarla dolu bir yapım!

İzlediğimde tiksindiğimi ve “Bu ne pervasızlık, bu ne had bilmezlik!” demekten kendimi alamadığımı söylemeliyim. Sanal âlemde vurup kaçmaya, algı oluşturmaya pek hevesli, bunu meslek ve karakter edinmiş alçağın da alçağı nice mahlûkat türedi ülkemizde. Onları tanımlayacak ne bir sıfat ne bir tarif bulundu henüz! Bir şeyi yaptıktan sonra gelişen duruma göre tavırlarını belirleyen bukalemun tiplerdir bunlar! Kılıktan kılığa, şekilden şekle girerler, hem de hiç zorlanmadan ve de arlanmadan! Onların bütün amaçları ve hedefleri çıkarlarıdır. Başka da bir dertleri yoktur.

Durumları böyle olunca, milletin her değerini bu ülkeye düşman olanların çıkarlarına peşkeş çekmekten çekinmezler. Conilerin kucağına oturmuş, dalalette yüzen ve Allah’ın gazabına uğramış, Allah’ın rahmetinden kovulmuş sümüklü alçağın yamaklığına soyunan nadanlar, tıpkı onun gibi ruhları, yalan dolanla kuşatılmıştır.

Reklam filminin Ülker’e ait olduğu söylenince daha bir dikkatle üzerine eğildim.  Öteden beri Müslümanların sırtından para kazanan bu insanların, bu kadar “insan” düşmanı bir proje yapacaklarını düşünmüyordum. Zaten kendileri de bunun doğru olmadığını “özür dileyerek” göstermişlerdir. Ne var ki, yapılan bu çalışma adına özür dilenmiş olması, tek başına bir anlam taşımadığını ifade edelim. “Reklam film görüntüleri ve üzerindeki yazılarla oynanarak deformasyon oluşturuldu ve sanki bu deforme edilmiş görüntü ve sözler markamıza aitmiş gibi lanse edilmeye çalışıldı.” şeklindeki açıklama da tatminkâr olmadı! Çünkü 20 Mart’tan bu yana televizyonda ve sosyal medyada yayında olduğu söylenen bu filmden habersiz olmaları nasıl düşünülebilir? Şayet söylendiği gibi “kötüleme” amaçlı olarak bu iş yapıldıysa, hukuk önünde bunun kimler tarafından yapıldığını tespit etmek zor olmasa gerektir. Ayrıca,  haberlerde, “Tepkiler üzerine reklam Ülker'in Twitter hesabından kaldırıldı.” deniliyor. Eğer reklamın doğruluğuna inanılıyorsa neden kaldırıldı? Değilse, şirketin kendi reklamının sürecinden ve akıbetinden nasıl haberdar olunmaz da, “Kumpas” denilerek geçiştirilmeye çalışılır?

Umutlu olmak istediğimiz yön ise, “Bu maksatlı kişilerin kumpas ve linç girişiminin yarattığı tahribatın sonuçları kanun önünde ayrıca takip edilecektir.” konusunda bunu yapanların kimler olduğunu bulup çıkarmak ve kamuoyunu aydınlatmaktır. Bunu, en azından kendi şirketlerinin menfaatleri ve kendi itibarları için yapmaları gerekir. Öyle değil mi? Bekliyoruz!

Bir hatırlatma: Siz hayatınızda hiç böyle bir şaka gördünüz mü? Bırakın vatanı ve milleti hedef alan haince yapılan şakaları, sıradan, ama ağır olan şakaları bile bilge halkımız, kabul etmemiş ve buna “Eşşek şakası” demiştir! Yani konu, “1 Nisan şakası” denilerek geçiştirilemeyecek kadar önemli ve vahimdir. Bu böyle biline!



Bu Malın Ayıbını Gider!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 9 ay, 4 gün önce / 04.04.2017 09:57:35 | Görüntüleme : 581
Hatırlayın, Zaman Gazetesi, 15 Temmuz Kalkışmasından tam 9 ay 10 gün önce yayınladığı bir reklam filmiyle gündeme oturmuştu.

O zaman İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı,  bu reklam filminin, darbenin işaretini verdiği iddialarını araştırmış ve söz konusu filmle örgütün askeri kanadına mesaj iletildiğini tespit etmiştir.  Sonunda reklam filmini hazırlayan Zaman marka müdürü Yakup Şimşek’le reklam ajansı sahibi hakkında tutuklama talep etmişti.

Reklama gelince, 5 Ekim 2015 tarihinde yayınlanan bu reklamda, sirenler çalarken gri tonlu şehrin uçaktan kuş bakışı görüntüsü ekrana geliyor, daha sonra ise yeni doğmuş gülen bir bebek yüzü ekranlara getiriliyordu. Sosyal medyada ise reklamın 'subliminal' mesaj içerdiği yorumları yapılmıştı.  (Ağustos 05, 2016-Yeni Şafak)

Şimdi de benzer bir mantıkla, akıllara ziyan, güya 1 Nisan Şakası olduğu iddiasıyla hazırlanan bir reklam filmiyle karşı karşıyayız. Yayına girmesiyle birlikte ciddi bir tepkiyle karşılaşan filmle ilgili olarak Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker twitter adresi üzerinden yaptığı açıklamada "Yurtdışındayım. Şimdi duydum. Haber verenlere teşekkürler. Kumpası kuranlar hak ettiklerini bulacaklar. Milletimizin yanındayız” ifadelerini kullandı. Tepkiler üzerine reklam Ülker'in Twitter hesabından kaldırıldı. (09:001 Nisan 2017-Sözcü Gazetesi) diye bir açıklama yapmıştır.

Reklam filminde geçen sözler, özetle şöyledir:

“1 Nisan’da küçük kardeşlerin abilerine, ablalarına sürprizleri var!” mesajı ile yayınlanan ve

“1 Nisan yaklaşıyor, tuhaf şeyler oluyor”,

“Eve dönerken bir parlama gözünü alacak…”,  Evin ancak bir suikast sonucu patlatılmasının böyle bir görüntüyü çıkaracağına, yanında duran insanın el kol hareketi ve şaşkınlığına yüklenen anlama keşke “1 Nisan şakası”yla bağlantılı olarak bir açıklama getirilebilseydi… Getirilemiyor mu? O zaman insanların anladıklarını, açıklamalarına da bir itirazların olmaması lazım!

“Evini folyoyla kapalı bulacaksın…”,

“Aniden kendini kale direği olarak bulacaksın…”,

“Pis burunla çekilmiş şutlar seni bulacak…” şeklinde devam eden filme destek veren fondaki bir celladın veya hortlağın ses tonuyla,

“Şimdi hesaplaşma zamanı!!!” denilmektedir.

Reklamdaki slogan yazıları, iğrenç ve korkunç bir sesle desteklenerek devam etmektedir: 

“Bir mekânda tatlı tatlı tatlı siparişi vereceksin…” yazısını ve fondaki sesi bütünleyen bir manzara: Gelen pastanın üzerindeki krema değil, kan-revan görüntüsü…  Ve ardından, 

“Ama acılar seni bulacak…” tehdidi… Altında da bir resim: Gözlerinden ateş ve duman saçılan, açılmış ağızda sıralanmış vampir dişler ve ikisinin arasında iki mezara benzeyen dilin ikiye ayrılmış haliyle birlikte gelen:

“1 Nisan geliyor, hesaplaşma zamanı yaklaşıyor” tehdidi… Nasıl bir reklam bu, kime hitap ediyor? Çocuğa yönelik olmadığı açık! Ufacık bir çocuğun ruh dünyasına bu korkuları salacak kadar kendini kaybetmiş bir mahlûkun düzgün bir ruh halinden söz edilebilir mi?  Bitmedi!

“Sana sürprizlerim olacak…”  cümlesiyle niyet kusuluyor! Ve muamma bir cümle:

“Küçük Kardeş Olmak bunu gerektirir. Sevgiler” Küçük kardeş diye tanımlanan sözde küçük kimse, yazıların arkasında fondaki irite edici, tiksindirici ve korkunç ötesi bu sesi duysa emin olun ki, o gece uyuyamayacaktır!..

Reklam filminin tehdit amaçlı hazırlandığını öne sürenler gece saatlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kısıklı’daki evinin önünde toplandılar. Gelen tepkiler üzerine reklam Ülker’in resmi Twitter hesabından kaldırıldı. Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker konuyla ilgili bir açıklama yaptı:

Yurtdışındayım.Şimdi duydum.Haber verenlere teşekkürler.Kumpası kuranlar hakettiklerini bulacaklar.Milletimizin yanındayız.

Sadece bu açıklamayla konu kapanmış mıdır sizce? (Devam edecek)



Hollanda'nın derdi ne ola ki?!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 9 ay, 2 hafta önce / 22.03.2017 09:16:50 | Görüntüleme : 814
Aslında bu dert sadece Hollanda’nın değil, Türkiye’nin bağımsızlaşmasını, özgürleşmesini ve güçlenmesini istemeyen, bu durumun onların sömürgeci emellerine karşı olduğunu düşünen her ülkenin derdidir ve birincil meselesidir.

Hollanda’nın yaptığı ise bu düşüncenin ahmakça tetikçiliğine soyunmaktan ibarettir. Çünkü Avrupa ülkeleri içerisinde Türk nüfus yoğunluğu en fazla olan, iki ülke arasında en fazla iş ortaklığı olan ve Türkiye'de en fazla yatırımı olan ülkelerden biridir Hollanda, belki de birinci sırada yer almaktadır. Son seçimlerde, 3 Türk milletvekili çıkarması da, Türklerin bu ülkede ne denli etkili olduklarını da göstermektedir.

Hollanda'yı mesken tutmuş, oranın vatandaşlığını Türk'e yaraşır bir şerefle temsil etmiş ve Hollandalı yurttaşlarla samimi, içli dışlı olmuş, sorun yaşamamış gururumuz Türklerle onur duyacaklarına, iftihar edeceklerine, Hollanda'nın Hollandalı’ya yakışmayan ceberut ve faşist hükümeti, anlaşılmaz bir akıl yitimi ile onlara cephe almıştır. Son olayların vahametine bakın, bir köpeğe, yerlere yatırılan bir Türk vatandaşının baldırından ısırtılıyor. Başındaki polis kılıklı cellat, ısıran köpekten de daha köpek, tam bir gözü dönmüşlükle üzerine saldırıyor ve saldırtıyor. İnsan ve köpeğin birleşmesinden neşet etmiş "Voltran köpek" marifetiyle sergilenen bu insanlık dışı hareketle dişlenen bir insan değil, adeta insanlıktır! Ve bunu, bütün dünya izliyor da ses çıkarmıyor! Aksine ısırmada köpeklerle yarışan aşağılık ruh halleriyle olanları savunmaya kalkışanlar bile olmuştur. Bunlar, faşizan dünyadaki yerlerini almak için yarışa girmiş gibi vahşetin yanında saf tutmuşlar, bir ve beraber olmuşlardır.

Bu nasıl bir zihniyet, bu nasıl bir yürek ki, gencecik bir kadın bakanın etrafına sırtlan sürüleri gibi üşüşmüşler, sizin lügatinizde mertlik kavramları yer almıyor mu? Düşmanınız bile olsa sizin yurdunuzda, sizin memleketinizde olan birine böyle mi davranılır? Neticede O, ülkenizde bir konuktur. Ama nafile! Dile getirdiğim değerler size çok yabancı! Eminim ki sizde “misafir” kavramı da yoktur. Zavallı bir kültürün sahibi, zavallı bir ülkesiniz, biliyor musunuz? Bir kadın Bakan olan Fatma Betül Sayan Kaya’nın sizden korkacağını mı sanmıştınız yamyam sürüleri! Siz ne kadar cahilsiniz ki Türk tarihinin kadın kahramanlarından habersizsiniz.

Şimdi yapılan bu muamelenin, insanlık dışı olduğundan, diplomatik teamüllere aykırı olduğundan hiç söz etmeyeceğim! Çünkü Filistin'de, Suriye'de ve dünyanın pek çok yerinde kadın, çoluk çocuk demeden yapılan katliamlara kör ve sağır olan bu Hitler bozuntularından mı sağlıklı bir tepki beklenecek? Filistin'de benzin içirtilerek yakılan çocuk, elleri çatır çatır kırılarak işkence yapılan çocuklar, babasının arkasında saklanan çocuğu, babasıyla birlikte öldüren ve orada ezanı yasaklayan; din, inanç, özgürlük ve insanlık düşmanı Yahudilere ses çıkarmak bir yana, sanki onların kamplarında eğitim görmüşçesine insanlık dışı hal ve hareketler sergiliyor bu Hollandalılar.

Şaşmamak gerekir! Yaptıkları bu kahpelik ilk değil, daha önce de sütlerinin gereğini yapmışlardı. Hatırlayın, 13 Temmuz 2013 tarihli yazımızda da yazmıştık: “Daha can alıcı bir örnek, Avrupa’nın göbeğinden… Srebrenitsa 11 Temmuz 1995’e kadar BM’nin güvenliği altında olan Müslüman bir bölgeydi. Sırp kasap Ratko Mladiç’e bağlı güçler buraya girmiş, binlerce çocuk, 8 bini aşkın Boşnak erkeği kamyonlara bindirilerek götürülmüş ve hunharca öldürülmüş, daha sonra da toplu mezarlara gömülmüştü. Geride ciğeri parçalanan, ağlamaktan göz pınarları kuruyan anneler kalmıştı… Srebrenitsa, Birleşmiş Milletler adına görev yapan Hollanda askerlerinin kontrolündeydi. O sırada hiçbir müdahalede bulunmamış, aksine zulümden kaçan Boşnakları kendi elleriyle Mladiç’e teslim ederek ölüme göndermişlerdi. Katliamın sorumluları bugün hiçbir şey olmamış gibi törenlere katılıp timsah gözyaşları döküyorlar.”

Almanya da bunlarla beraber hareket etmektedir. Tarihte sözüm ona müttefikimiz olan Almanya (!) orada da bize yapmış olduğu hainliği, sonradan deşifre olan Almanya! Türk'e, Türkiye'ye ne kadar düşman unsur varsa hepsini kucaklayan, besleyen büyüten ve bize karşı arkalayan Almanya!

 Nietzsche'nin “Seçilmiş Mektupları”ndan 198. Mektubunda; “Ben Almanları fazlasıyla bayağı insanlar olarak görüyorum ve Tanrı'ya bütün kalbimle, başka bir şey değil de Polonyalı olduğum için dua ediyorum…” diyerek insanlarını bayağı gördüğü, kendi memleketi olmasından utanç duyduğu, ne kadar aşağılık ve ne kadar kişiliksiz bir ülke olduğu ve bu yüzden Almanyalı olmaktan utanç duyduğu ülke: Almanya! Bununla da bitmiyor Nietzsche'nin söyledikleri. Kültürden ve ciddiyetten yoksun olduklarını (155. mektup) fazla aptal ve çok bayağı olduklarını (193. mektup)da belirtmektedir. Ve çok önemli bir tespitte bulunmaktadır: Almanya’nın en büyük devlet adamının, büyük devlet adamlarının var olduğuna inanmadığını anlattığını söylemektedir. (İnsanca, Pek İnsanca, s.124)

Bu itirafın üzerine daha ne söylenebilir ki! Sizce bugünkü yöneticilerin sergiledikleri tutum, Nietzsche'yi doğrulamıyor mu? Geçmişte, kafatasçı Hitler'in aşağılık ruh haliyle, bu yapıyı ne kadar yüceltmeye kalkışsa da nafile! Düşük bir yapıdan üstün bir ırkın çıkmayacağını o da biliyordu. Onun için bunu zorla gerçekleştirmek istedi, Nazi kafasıyla ve faşistçe!

Ey bu kafayı taşıyan Batının yüz karası olan ülkeler! Şairimizin sizin için "Tek dişi kalmış canavar" "Medeniyet denilen kahpe hakikat yüzsüz!" söylemlerini ne kadar da güzel doğruluyorsunuz.

Atalarımız dün, Milli Mücadele, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nı sizin açgözlülüğünüz ve canavar ruhunuza karşı yaptı! Bugün de bir millet olarak ülkemizi ayakta tutmak için biz yapacağız! Aklınızı başınıza toplayın! Dün olanlardan ders çıkarmamışsınız, bu belli. Aynı akıbeti yaşamak istemiyorsanız akıllı durun. Öncelikle kendi ülkenize, insanınıza ve sonra da bütün insanlığa kötülük yapmaktan vazgeçin!

Eğer siz bu tutumunuzla, bizim ülkemizde yapılacak olan idare şeklimizi etkileyip güdümünüze gireceğimizi sanıyorsanız, yanıldığınızın resmini 17 Nisan'da göreceksiniz. Çünkü bu millet, sizin ve size sığınan hainlerin çıkarlarının aksine, kendi istiklal ve İstikbal mücadelesi için çalışacaktır. Hem de büyük bir inanmışlık içinde ve büyük bir azimle.

Hollanda'ya, Almanya'ya, ülkemize düşman bütün ülkelere ve onların barındırdığı bütün hainlere inat "EVET", onlara inat, bu ülkenin idaresini onlara teslim etmeyecektir, etmeyeceklerine dair sözleri vardır. Siz başta olmak üzere, bütün dünya bunu böyle bilsin! 



Paralelcilerle beraber olan kim?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 3 ay önce / 26.09.2016 10:53:23 | Görüntüleme : 1379
"28 Şubat bin yıl sürecek!" türünden kibirli demeçler... "Gerekirse silah kullanılabilir" diye manşet atan "Hürriyetsiz" gazeteler, "Beceremediniz çekin gidin!" şeklindeki yerini ve konumunu belirleyen baş paralelin gazetesinin manşeti... O dönemi anlatan ifadeler ve yazılardır bunlar...

Fetenyahu’nun Fatih Çekirge’ye verdiği röportajda, Demirel, Ecevit ve diğer liderlerle arası sorulduğunda, hepsi ile arasının çok iyi olduğunu ve seviştiklerini söylemişti; ancak Erbakan sorulduğunda, şekilden şekle giren kapkaranlık suratıyla, “Ona bir türlü ısınamadım” cevabını vermişti. Nedeni sorulduğunda ise, yine yalan olduğu yüz ifadesinden belli olan bir edayla, "Bilmiyorum, bir türlü sevişmedik!" diyordu.

Dönemi anlatan bu örnekler çoğaltılabilir. O zaman malum yapıların hepsi el ele vermiş hükümet üzerinde vesayet üstüne vesayet kurma yarışındaydılar...

Anarşinin başını alıp gittiği, ekonominin iflas bayrağını çektiği bir dönemde, önce Gül, sonra da Erdoğan hükümetleri kuruldu. Yeni hükümet, özetlediğimiz geçmişteki tüm bu olayları kucağında bulmuştu. Terör, bozuk ekonomi, asker, yargı, üniversite vesayeti hepsi blok halinde hükümetin önünde duran engellerdi.

Maaşları ödemekten aciz bir hükümetin bıraktığı enkaz vardı; borçları sebebiyle IMF'nin emrinden çıkamayan hükümet idare ediyordu memleketi. İLKSAN hesapları iç edilmiş ve araştırılmaya kalkışılınca da, en üst devlet yöneticileri tarafından "verdimse ben verdim" şeklinde pervasızca yolsuzluğa arka çıkılmış ancak kimse bu yolsuzluk savunmasına karşı sesini çıkaramamıştı. Batırılan bankalar, ödenemeyen KEY hesapları... hepsi problemler halinde duruyordu.

Hükümet, bütün bu problemlerle boğuşurken ona yardım edeceklerine, rantçıların hesabına, cübbeleriyle yollara dökülen koca koca profların, demokrasiyi hiçe sayarak, taşıdıkları "Ordu göreve" pankartları bu ülkenin bilim yuvaları adına bir utanç vesikalarıdır. Onlara destek veren çeşitli yapılar da en az onlar kadar sorumluluğun içinde olan unsurlardır...

Hatırlayın, bir program vesilesiyle, Genelkurmay Başkanının ve üst düzey komutanlarının olduğu toplantıya Cumhurbaşkanı ve Başbakan geliyor, ancak komutanlar, onları görmezlikten gelerek saygısızca davranıyorlar...

Erdoğan hükümeti, bütün gayretiyle önünde bulduğu problemleri tek tek çözmeye başlarken, hükümet üzerinde vesayetlerini devam ettirmek isteyenlere karşı, eli kolu bağlı oturacak mıydı? Vesayetçilerin tahakkümüne boyun mu eğecekti? Hem de yetkiyi milletten almış ve onlara karşı sorumlu iken. Elbette elindeki imkânları kullanacaktı, o da bunu yaptı;  devletin içinde tecrübeli çalışanlarla birlikte çalışmak mecburiyetinde kaldı veya bırakıldı. Eğer ortada bir suç ve günah varsa, bu mecburiyet durumunu ve şartlarını hazırlayanlar, öncelikle hesap vermek zorundalar! Sanki bu işte sorumlulukları yokmuş gibi, yani yavuz hırsız misali üste çıkma kurnazlığı ile hükümeti eleştirmeye kalkışmaları asla ve asla onları temize çıkarmaz ve kurtarmaz! Esasen, paralelcilerle birleşerek, bu ülkenin masum insanları üzerinde nasıl bir oyun oynandığının hesabını vermeleri gereken onlardır.

Bir yönetim düşünün ki, hiçbir dönemde bu hain yapıyla mücadele etmemiş ve her dönemde el üstünde tutmuş… Bir yönetim düşünün ki, kendi okulları olan İmam-Hatip Liselerini tehlikeli görmüş ve kendi eliyle onları kapatmış, bunu yaparken, malum yapının ne bir okuluna, ne bir dershanesine, ne de ona bağlı bir kuruluşa dokunmuş; aksine destek üstüne destek vermiş… Yine bir yönetim düşünün ki, devletin elinde ve kontrolünde olan Kur’an Kurslarını bir anlamda kapatmış ve uygulanması mümkün olmayan yaş şartlarına bağlamış, halkın dinini öğrenme ihtiyacını bu yapının eline terk etmiş…   

Bütün bu olup bitenler göz önünde bulundurulduğunda, hükümetin paralel yapıyla birlikte olduğu iddiaların hiç birinin aslı astarı olmadığı görülecektir. Örneklerimizden hareketle bu yapıyla içli dışlı olan, aynı yatağa giren daha düne kadar bu iddianın sahipleri olduğu anlaşılmaktadır. Onlara soralım; hükümeti, e- muhtıra ile devirmek isteyen, partiyi kapatmak isteyen, 367 garabetini ortaya atan siz değil miydiniz, sizin o çokbilmiş hukukçularınız değil miydi? Bütün bu yaklaşımlar, demokrasiye inançsızlık değil mi? Vesayete ve vesayetçilerin amaçlarına hizmet etmek değil midir?

Bütün bu gerçekler ortadayken siz, yeni kurulmuş bir hükümeti, Cumhuriyet tarihinin hükümetlerinin yol açtığı bütün problemlerden onu sorumlu tutmaya kalkışmanız tam bir insafsızlık ve sorumsuzluk örneğidir. Her olayda doğruları altüst etme hokkabazlığını bırakın ve artık sorumluluğunuzun idrakinde olun.    

Bu milletin bütün olup bitenleri görmemesi nasıl düşünülebilir? Bu necip millete en önemli vasfı ileri görüşlülüğüdür, şüphesiz. Artık bu çok yüzlü siyasetten vazgeçilmeli; çünkü bu siyaset, hiç kimseye fayda getirmez!

Vatan hainlerinin, işgalci güçlerle birleşerek kalkıştıkları darbe ve hatta işgal kalkışmasında, hiç olmazsa bu saatten sonra, dürüst olunmalı ve yaşananları olduğu gibi görüp milletin yanında, milletin ordusunun ve polisinin yanında, onlarla beraber, bir vatanperver gibi davranılmalıdır!

 



Darbe girişimini hükümete yıkmaya çalışan uyanıklar!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 4 ay önce / 21.09.2016 11:00:59 | Görüntüleme : 816
Bağlamından koparılarak söylenmiş sözler, bir kötü niyeti ifade etmiyorsa, bir cehaleti ortaya koyduğu kesindir.

Yaşadığımız darbe kalkışmasını hükümete ihale etmeye çalışanlar, "dün paralelcilerle kol kola idiniz" "Ergenekon adı altında yapılan tutuklamalara ses çıkarmadınız... Meydan bunlara kalınca da, bu defa size darbe yapmaya kalkıştılar!" demeye başladılar, neredeyse sözü, “siz bunu hak ettiniz!” demeye getirecekler.

Vay uyanıklar vay! Bunlar hakikaten âlemi dünyadan habersiz sanarak toplumu, bir algıyla dizayn edebileceklerini düşünmektedirler. Ama mesele bu kadar basit değil! İşin esasını anlayabilmek için biraz geriye gidelim.

Darbeci paralelcilerin, en az 40-50 yıllık bir geçmişi ve yurdumuzun üzerinde kirli emelleri var; sinsice devletin kılcal damarlarına kadar sızma girişimleri çok eski yani. “Sızıntı”yla da ilan etmişlerdir... Bunlar, darbeler dönemi dâhil, bütün hükümetler döneminde kendilerine yer buldular... Demirel, Özal, Ecevit hükümetlerindeki ağırlıkları bellidir. 12 Eylül'de bile bu yapıya dokunmak şöyle dursun, yanlarına dahi yaklaşılmamış...

Bu yapının dışındaki yapılara bir göz atalım; nasıl davranmışlar? Onu görelim: 

28 Şubat ve rantçılar: Post modern darbe döneminde, memleketin maddi manevi kalkınması yolunda Erbakan hükümetinin başlattığı kalkınma hamleleri ortadayken, rantçıların hesabına gelmediği için hükümeti itibarsızlaştırmak ve yıkmak üzere nasıl düzmece gerekçelerle saldırılar gerçekleştirdiklerini hatırlayalım; rantçıların bir gecede dolar, faiz ve batırılan bankalar sarmalında ülkenin yıkımı pahasına nasıl paralar kazandıklarını o dönemi yaşayan veya araştıran herkes bilmektedir.

28 Şubat ve Asker: Vatanın bütünlüğünü düşmana karşı korumakla yükümlü ve görevli asker, bu görevini unutmuş, silahını yurttaşına yöneltmiş, gündüz gözüyle, tankları Sincan'da yürüterek halkına gözdağı vermiştir. Nedir istedikleri? Eften püften bahanelerle rantı kesilenlerin çıkarlarını korumak olmuştur, hem de silah zoruyla... Halkın ve demokrasinin yanında ve bu sebepten dolayı da seçilmiş hükümetin yanında yer alması gereken ana muhalefetin liderinin yüreğine öylesine korku salınmış ki, korkudan dizlerinin bağları çözülmüş ve Başbakana, "Hiçbir şeyi görmüyorsan, burnunun ucundaki tankların namlusunu da mı görmüyorsun?" kabilinden korkakça, ödlekçe ifadeler kullanmak mecburiyetinde hissetmiştir kendini.

Darbe geleneği: “Türkiye'de ‘darbe’ denilince akla ilk gelen nedir?” diye sorulsa, şüphesiz,  "asker" olur! Böyle olduğu konusuna kimsenin bir itirazı olacağını sanmıyorum. Türkiye'de askerden başka darbelerle özdeşleşen başka bir yapı var mı? Yazılan "darbe tarihleri" bu gerçeği yansıtmıyor mu?

Biz darbelerin hangisini sayalım? Başbakanı, Bakanları asan 27 Mayıs kanlı darbeyi mi? Öyle bir darbe ki, demokrasi tarihimize kara bir leke olarak yazılmıştır;  muhalefetle, askerin birlikte yürüttüğü 27 Mayıs darbesi, halkın ana muhalefete teveccüh etmediği ancak onun iktidar hırsıyla, demokrasiyi askıya alma cinayetini işlediği darbe!

12 Mart muhtırası mı? 12 Eylül mü? 28 Şubat post modern darbesi mi?

28 Şubat'ın goygoycuları, bu millete yaşattıkları utanç tarihi unutulacak cinsten değil. Bir yandan askerin tahakkümkâr, burnundan kıl aldırmayan pervasızlığı, diğer yandan bu pervasızlığa çanak tutan basının densizliği, el ele vermiş millete ve onun seçtiği hükümete savaş açtıkları bilinmektedir. (Bu konuya önümüzdeki yazıyla devam edeceğiz)



Bu feryadı kim duyacak?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 4 ay önce / 09.09.2016 10:32:00 | Görüntüleme : 1116
Cumhurbaşkanımızın meydanlara "çıkın" talimatından önce, abdestini alarak Kızılay Meydanı'na doğru yola koyulmuş bir hanım kadından bahsedeceğim size.

Can pazarının kurulduğu ve ölümle burun buruna gelindiği 15 Temmuz gecesi… O meşum gecenin 23.30'ndan sabahın 08’ne kadar süren direnişte, 50 küsur yaşına rağmen, elindeki bayrakları hiç yorulmadan sallayan, sloganları heyecanla ve aralıksız olarak tekrarlayan ve en önemlisi o alçakların saldırıları karşısında korkusuzca direnen o gecenin kahraman kadınlarımızdan birisinden söz edeceğim:  

"Korkusuzca" diyorum, bunun anlamını ancak meydanlarda olan ve o anı yaşayanlar bilir. O gece yaşanan bu olay, ABD’li ikiyüzlü yöneticilerinin, “Biz, bilgisayar oyunu sandık” dediği cinsten değildi asla! Yaşananlar, tam bir ölüm kalım mücadelesinin adıydı. Satılmış hainlerin, sömürgeci güçlerin uşaklığına soyunarak,  kendi ülkesine, kendi insanına karşı başlattıkları haince ve kalleşçe kalkışmanın adıdır. 

Kalabalığı korkutmak ve dağıtmak niyetiyle hain pilotların, F16'ları binaları yalayacak kadar alçaktan uçurması ve çıkan seslerin binaların camlarını zangır zangır titretmesi ve neredeyse kulak zarlarının patlayacak noktaya gelmesi, o gecenin ürkütücü sahneleriydi.  Bütün bunlara rağmen hainler, bakıyorlar ki kimsenin buna aldırış ettiği yoktu, alçaklıklarını, efendilerini memnun edecek boyuta çıkararak halkımızın üzerine kurşun yağdırmaya başladılar...  Çoluk çocuk demeden, genç ihtiyar ayrımında bulunmadan...

Bu satılmış zalimlerin yaptığı, ancak bir ülkeyi istilaya kalkışan düşman askerlerinin yapacağı şeydi. Yağdırdıkları mermilerle halkın gözünü korkutup sindireceklerini sanan gafiller, bu necip milleti de kendileri gibi korkak ve satılmış sanmışlardı. Be hey gafiller! Bilmeliydiniz ki, bu alnı öpülesi insanlar, dönmek gibi bir niyetle çıkmamışlardı evlerinden; abdestlerini almış ve teröristlere karşı durmak üzere, şehadeti isteyerek ve ölümü göze alarak meydanlara koşuşmuşlardı…

Allah'ın izniyle bu işi başarmışlardı da... Ancak kimisi gazi olarak ve kimisi de şehadeti yudumlayarak… Bütün meydanlar, aynı ruh ve aynı gaye ile donanmış bu vatanseverlerle doluydu. Bir ayı geçen süre içerisinde teyakkuz nöbetlerini aksatmadan da sürdürmüşlerdi. Allah’ım bu nasıl bir inanmışlık ki, içlerinden hiç kimse bu nöbetleri yüksünmeden meydanlara severek ve isteyerek koşmuştu.

Fakat kahrolası hainlerin, tuzakları hiç bitmiyordu ki! Bu tuzakların en adisi ve en alçakçası, tankla ve uçakla sindiremedikleri ve dağıtamadıkları bu halkı, hile ile, oyunla birbirine düşürmek, devletiyle yekvücut olmuş halkı, devletine düşman etmekle gerçekleştireceklerdi pis planlarını.

A planı, yani darbe girişimi tutmazsa (ki tutmadı), Devletle milletin arasını açmak olan B planını devreye sokacaklardı... Bu planın nasıl gerçekleşeceğinin işaretlerini, son günlerde yaşanan hadiseler, bize açıkça göstermiştir: 

Sözünü ettiğimiz; 15 Temmuz gecesi ve onu takip eden gecelerde Nene Hatunların ruhuyla, darbecilere karşı kahramanca direnen o hanım kardeşimiz; ne acıdır ki, 10 Ağustos günü, çalıştığı kurum tarafından çağrılıp "Fetöcü" olmak gibi kahredici bir yaftayla, görevden alındığı kendisine tebliğ ediliyordu! Mağdur kardeşimiz, yüreğinin derinliklerinden gelen acıyla diyordu ki, "Bana atılan bu iftirayı devletimin yetkililerinin ağzından duyacağıma, keşke o gece, o hainlerin kahpe kurşunlarından birisiyle can verseydim! Ancak ben şimdi, kendimi aklama utancıyla baş başa kalmış durumdayım! Feryadımı da kimseye duyuramıyorum, dönüp mazlumların ve mağdurların sahibi ve kefili olan Yaradanıma arz edeceğim ama, korkum odur ki, sesimi duyduktan sonra O’nun kızgınlığının Devletimi yöneten yetkililere ulaşmasıdır. İç ve dış düşman karşısında amansız bir mücadeleye girmiş olan yetkililerimin, bu konudaki titiz olma halini gevşek tutmaları ve bu mağduriyete neden olmaları sebebiyle, benim yüzümden bir zafiyete uğramalarıdır...”

Gelin de siz, bu hissiyat ve düşünce sahibi kardeşimizin bu söylediklerinden duygulanmayın. Bu milletin ruhunu dile getiren, vatan ve millet sevgisi ile dolu insanımızdan sadece biridir bu hanım kardeşimiz! 

Hakikaten, iftiraya maruz kalan bu insanlarımızın sesine kim kulak verecek ve onları kim duyacak? Mağduriyetlerini kim giderecek? Hem de vakit kaybetmeden ve adil bir şekilde… Adl-i ilahi, Dicle kenarında kaybolan bir koyunun hesabını kimden soracağını bilmeyen kimse var mı aramızda?

Allah için, dosdoğru bir emri, sorgulamadan kendini meydanlara atan, vücudunu kurşunlara karşı siper eden kahraman insanımızı dinlemek bu kadar zor olmasa gerek! Bilmeliyiz ki, mazlumların sesine kulak vermeyenleri Allah'ın kendilerini dinleyeceğini akıllarına getiriyorlarsa, büyük bir yanılgı içerisinde olduklarını söyleyebiliriz!

Biz, zalimlerin ve hainlerin yanında olmadan, devletimizi de zafiyete düşürmeden, tez elden mağduriyetlerin giderilmesini ve hakkın yerini bulmasını diliyoruz.

Yetkililerin de, Sayın Cumhurbaşkanımızın “At izi ile it izinin birbirine karıştığı…” şeklinde dikkat çektiği konuya titizlikle eğilinmesini diliyor ve bekliyoruz.