......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 294983

Hatay’ı Anlamak ve Anlatmak Meziyet İster!(II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 31.03.2020 11:38:54 | Görüntüleme : 3193
Hatay ve değerleri konusunda yanlış verildiğini düşündüğümüz bilgiler bir yana, Hatay güzellemesiyle yazısına başlayan Özdil’den, Hatay çerçevesinde bir yazı beklersiniz normal olarak, değil mi? Yani hiç bir politik yorum katmadan, siyasi ideolojisine Hatay’ı araçsallaştırmadan, sakız haline getirilen ve dillere pelesenk olan ifadeyle “siyasete alet etme”den güzel bir yazı

… Evet, bekledik ama yanıldık. Aslında niye beklediysek?! Belki de girişte Hatay’la ilgili güzel cümlelerinin samimiyetine kendimizi kaptırıp inanmışlığımızdan olsa gerek. O da bizi utandırdı sağ olsun: “Amacım Hatay’a dair turistik bir yazı kaleme almak değil” diyerek. Ne bilelim biz, Atatürk’ün bize emanet ettiği Hatay’ın tertemiz ve göründüğü gibi olan insanları, Habib Neccar’ın, Şeyh Ahmed Kuseyri’nin, Beyazid-i Bestami’nin ahfadı, Cemil Meriç’in kültürünün mirasçıları olarak inandık…

İnsanın, köklerinin olduğu kendi şehrine karşı olması gereken samimiyet ve vefasıyla ilgili buraya bir not düşmemiz gerekmektedir: Hataylılar, arz ettiğim derinlikli kültürle yoğrulmuş oldukları için aslın, yurdun, memleketin ne denli kıymetli değerler olduğunu bilirler ve hiç bir zaman başka yurtlar, ülkeler ve memleketlere yamanmaya çalışmazlar. Hiçbiri, memleketi olmayan bir yer için “Ben İzmirliyim, ben İstanbulluyum, ben Ankaralıyım…” demez, aksine gururla, şerefle Hataylı olmanın kıvancını taşır.

Özdil, İl’imizi överken ne oldu peki? Olan şu, huylu huyundan vaz geçmiyor. Hatay’ın güzelliklerini anlatmak adına, başladığı yazısına, Hatay’ı siyasetinin göbeğine oturtarak devam etti: (…) Suriye meselesini çözmek için, Moskova’ya yalvarıyorlar. Suriye meselesinin çözümü, Suriye topraklarında değil, Hatay’da! Suriye meselesini çözmek için, Moskova’ya yalvarıyorlar. Washington’a el açıyorlar. Brüksel’den medet umuyorlar. Halbuki, Suriye meselesinin çözümü için oralara gitmeye gerek yok. Çözüm Hatay’da… (…)Mermi bile sıkmadan Hatay’ı alan Mustafa Kemal dehasından nasibini almamışsın… Bari, Hatay’dan ibret al.”

Hataylıların siyaseti bilmediği zehabından hareketle onlara siyaset dersi vermeye yeltendi. Yeri miydi, değil miydi, artık onun için bir önemi yoktu. İnsan düşünmeden edemiyor, Hatay’a ve Hataylılara dair insan eksenli bu kadar övgüden, bu kadar methi senadan sonra onların birleştirici, hoşgörülü hallerini ifade etmesine rağmen, uzaklaştırıcı, ayrıştırıcı ve ideolojik cümleler nasıl kurabiliyor? Bu İl’in insanı tarafından, “Sen bizi övme arkadaş! Musevi’siyle, Hristiyan’ıyla, Müslüman olarak Sünni’siyle, Alevi’siyle ve Ermeni’siyle kardeşçe barış içerisinde yaşayan bu güzide halkın kendi ilini inkâr eden birinin övgüsüne ihtiyacı yoktur. Siyasi görüşleri ayrı da olsa, hükümetlerine, bu İl’i istismar ederek, bu İl üzerinden çakamazsınız! İflas etmiş ideolojinizi ve siyasetinizi bu İl üzerinden tezgâhlayamazsınız!” diye haykırası geliyor.

Daha dün denebilecek bir tarihte, Gezi olaylarında kendi yandaşları, onu “hain”, “satılmış kalem”, “yavşak” ilan ederek güvensizliklerini belirtmediler mi? İzinden döner dönmez de ilk iş olarak sitem dolu bir yazı kaleme almadı mı? “İzahat vermek... Bunca sene yazdıklarımız ortadayken, izahata mecbur kalmak bile utanç verici ama...” demedi mi? Vaziyet bu haldeyken Hatay’a ve Hataylılara ders vermek, bunun üzerinden Hükümete çakmak çok ahlaki durmuyor.

Bütün bunlara rağmen Hataylılar istedikleri kadar, “insanların dini, mezhebi, inancı, düşüncesi ne olursa olsun” diye başlasınlar söze, istedikleri kadar bunu içten, yürekten, en samimi duygularla ve karşılıksız olarak haykırmış olsunlar, işte birisi kalkıyor, ulusal yazar sıfatıyla bu memlekete geliyor ve bütün bu güzellikleri siyasetine alet edeceği bir köşe yazısı ile tersyüz etmeye çalışıyor!

Kendi memleketine sahip çıkmayan birinin, İlimizi takdir etmesini beklemiyoruz, istemiyoruz da. Esasen Hatay’ı neden takdir ettiğini, gündemi ve olayları takip eden herkes çok iyi biliyor ve niyeti fark ediyor. Bir iki yaldızlı cümleyle gerçeklerin üzeri örtülemez. Hele ki, işin içinde bu milletin ortak değerini istismar varsa. Siz matbuat dünyasını iyi bilirsiniz, çünkü siz aydın, münevver kimselersiniz

değerli Hataylılar. Size bu İl’i armağan eden bir büyüğümüze, içinizden biri, teşekkür babından bir kitap yazsa, o kitabı teşekkür kabilinden onun namına halka hediye etmez mi? Yahut da en azından maliyetine dağıtmaz mı? Piyasada en fazla 40-50 lira edebilecek bir kitabı, 2.500 Liraya sattıktan sonra kalkıp bu millete, Mustafa Kemal dehasından nasibini almamaktan dem vuracak son kişi o olsa gerektir. Hatay üzerinden Mustafa Kemal edebiyatı yapmanın ne manaya geldiği, sanırım anlaşılmıştır.

Hülasa şunu ifade edebiliriz: En iyisi, zati alileri gidip, kendi İl’leri olan Mardin’e övgüler dizsin. Haddi zatında Mardin de en az Hatay kadar övgüye layık bir İl’imizdir. Ancak edip etmeyeceğini tabii ki kendileri bilir ve bunun takdirini de şüphesiz Mardin halkı yapacaktır.

Bizim ona son sözümüz ise, “Gölge yapma başka ihsan istemez!” demektir.



Hatay’ı Anlamak ve Anlatmak Meziyet İster!(I)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 ay, 1 hafta önce / 26.03.2020 07:51:43 | Görüntüleme : 464
10 Mart 2020 tarihinde Sözcü gazetesinde Yılmaz Özdil, Hatay’la ilgili bir yazı kaleme almıştı.

 Güzellemelerle dolu, methi senalar içeren bir yazı. Bir Hataylı olarak ilimiz hakkında olumluluk taşıyan intibalar ve değerlendirmeler tabii ki hoşumuza gider. Ancak sunduğu bilgilerin büyük bir kısmı yanlış olduğu gibi, tarihi vakıalara ve dini referanslara da aykırılık barındırmaktadır. Hani bir söz vardır; Koca Ragıp Paşa’ya atfedilen bir söz: ''Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler" Kıpti, mertliğiyle, yiğitliğiyle, övünmek isterken hırsızlığını öne çıkarması gibi bir şey.

Bizim Y. Özdil’e dil uzatmak gibi bir niyetimiz yok, ancak şunu ifade edebiliriz: bir yerle ilgili ve de özellikle o yerin inanışlarıyla harmanlanmış tarihiyle ilgili bir bilgi verilmeye kalkışılacaksa en azından o yerle ilgili yazılmış sahih kaynaklardan bir ikisine başvurulmalı değil mi? Yazıdan yer yer kesitler vererek onun üzerinde düşüneceğiz:

“Anadolu topraklarındaki ilk cami, Habib-i Neccar’ın avlusundayım. 1400 yıl öncesini seyrediyorum. Aslında pagan tapınağı. Sonra kilise olmuş. En son cami…”

Bu yazılanların hakikatle uzaktan yakından hiçbir alakası yok. Orası paganlıktan kiliseye, kiliseden de camiye tahvil olmamıştır. Kaldı ki, “Antakya’da o devirden kalan ve fonksiyon değiştirerek varlığını sürdüren hiçbir yapı yoktur. Cami yerinin çok eski tarihlerde tapınak, sonra kilise yeri olması ve daha sonraları aynı yerlere cami yapılmış olması mümkündür. Ama bu şehirde ne Memluk, ne de Osmanlı döneminde herhangi bir Hristiyan tapınağı kiliseye çevrilmediği gibi, günümüzdeki cami de kiliseden dönüştürülmüş bir yapı değildir.” (Mehmet Tekin, Habib Neccar ve Antakya, 2.bs. Hatay: Color Ofset, 2011, s.88)

Devam ediyoruz yazdıklarını okumaya; “Habib-i Neccar… ‘Sevgili marangoz’ demek…. O marangoz aslında hıristiyan. Antakya’da hıristiyanlığa inanan ilk kişi. İslamiyet’in ikinci halifesi Hz. Ömer’in komutanlarından Ebu Ubeyde bin Cerrah, tee 636 yılında Antakya’yı fethediyor, bu camiyi inşa ediyor ve tek tanrılı dine inanan ilk kişinin adını veriyor.

Habib-i Neccar… ‘Sevgili Marangoz’ demek değildir. Burada ‘Marangozun Habibi’ anlamında Osmanlıca bir tamlama söz konusudur. Oysa ‘Sevgili Marangoz’ olabilmesi için ‘Habib Neccar’ olması gerekirdi. Diğer taraftan Habib Neccar, Hristiyanlığa değil, Hz. İsa’nın getirdiği Tevhid dinine inanan kişidir. Çünkü Hristiyanlık ve teorisi, Havari bile olmayan Pavlos’la başlayan inancın adı olmuştur. Eğer Hz. İsa’ya izafe edilecekse, bu durumda Hz. İsa, kime izafe edilecektir? Yani ona da Hristiyan mı diyeceğiz? Tıpkı Hz. Muhammed’e getirdiği dine izafeten Muhammed değil de Müslüman (İslam) denildiği gibi.

“(…) Ver elini Samandağ… Hazreti Hızır Türbesi’ndeyim…” Bu bilgi verilirken keşke bir rehbere danışılsaydı. Biz defalarca anlattık ve yazdık. Samandağ’da sözü edilen mekân, türbe değildir. Orası Hz. Hızır’ın Türbesi değildir. Orada Hz. Hızır mı yatmaktadır ki oraya türbe deniliyor? Orası makamdır. Hz. Musa ile Hz Hızır’ın buluştukları yer bağlamında bir mevki/makam olmaktadır. Hepsi bu kadar.

Böylece, ta nerelerden, zahmet edip gelen ve İlimizle ilgili bizleri bilgilendiren Yılmaz Özdil’e teşekkür mü etmeliyiz, yoksa ilimizle ilgili sahih olmayan bilgilerini tashih ettiğimiz için, o mu bize teşekkür etmelidir? Tabii ki takdir onundur. Biz verdiği bilgileri bir kenara koyarak konukseverliğimizi yapalım. Zaten konukseverliğimiz, onun dilinden bile anlatıldığı için bu konuda zorlanmayacağız demektir.



İNSANLIĞIN KORONA İLE İMTİHANI!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 ay, 2 hafta önce / 18.03.2020 13:56:42 | Görüntüleme : 576
Endişeli, stresli günler yaşıyoruz toplum olarak. Neredeyse umudumuzu kaybetmekle karşı karşıyayız.

 Nasıl oldu da birden bire böylesine can sıkıcı bir ortamda kendimizi bulduk? Hiç beklemiyorduk değil mi? Her şey yolunda giderken, önümüze arkamıza bakmadan hayatımızı keyfimizce sürdürürken her şey güzeldi, işimiz de tıkırındaydı, gerisine bakmaya ne gerek vardı! Hiç düşünmedik, aklımızdan bile geçirmedik, gerek de duymadık; komşumuzun derdi varmış, hastaymış, açmış tokmuş bizi hiç ırgalamadı, ırgalamıyordu. Düzenimizin böyle sürgit devam edeceğini sandık. Ancak, yanıldık ki nasıl! Altı üstü bir virüs, ne çıkar bundan! Hani pozitivizmin zirve yaptığı bir halle övünüyorduk. Hani bilimle her şeyi çözebiliyorduk. Hani uzay çağında yaşıyorduk diye diye burnumuz Kaf dağından aşağı inmiyordu. Nemrud’u da yıkan küçücük bir sinek değil miydi be hey şaşkın insanoğlu?

Dünyayı kemirmekten keyif alan Emperyal Güçler, Firavun'un tüm özelliklerini taşıyan kan emici vampirler, bütün zorbalığınıza rağmen yaşanan mini minnacık bir musibet karşısında elleriniz ayaklarınız birbirine dolaştı. Nutkunuz tutuldu. Sesiniz soluğunuz kesildi. Ne oldu size böyle? Asıp kesiyordunuz, sesiniz evrenin öbür ucundan duyuluyordu? Yaslandığınız güçlerin acizliği içinde debelenmeye başladınız!

Bu hal nedir biliyor musunun değerli okuyucular? Sanki kıyamet ve hesap günü yaşanıyordu. Ufacık bir bela karşısında insanlar birbirini unuttu ve herkes kendi derdine düştü. Bakın İtalya, Korona belası karşısında en güvendiği, sırtını yasladığı Avrupa Birliği'nden istimdat ederek yardım istedi. İstedi de ne oldu? Avcunu yaladı. Vermediler, oralı bile olmadılar. Almanya, Fransa, solunum cihazı bir yana, maske bile vermedi... Hani ortaklardı! Dostluk, müttefiklik, ortaklık... Hepsi hak getire, hepsi lafta. Bunlar dara düşmeye görsün, çocuklarını bile yerler. Ufacık bir virüs, nereden neşet etmiş olursa olsun, orası hiç mühim değil, mühim olan dünyanın aldığı şekil, Avrupa’nın/Batı’nın dehşetengiz telaşı ve bu haldeki en yakınına karşı bile bencilliği… Maskeleri düştü. Hani diyordu ya Mehmet Akif:

"Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...

Medeniyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz."

Peki, anlı şanlı ABD ne yaptı? Tabii ki, ondan da yardım istediler, ancak o da vermedi. Oralı bile olmadı. Kim koştu yardımına? İtalya'da çalışan ucuz maliyetli on binlerce işçisi olan Çin koştu yardımına; doktorlarla, hemşirelerle ve mühimmat olarak solunum cihazları ile... Her şey normal ve yolunda giderse kendisini "süper güç" zanneden G8 üyesi İtalya, acizliğin umutsuz yüzüyle şu an çırpınmakta... (Yılmaz Özdil, 17 Mart 2020, 'İtalya' başlıklı yazısından)

Zalimlerin dünyasında yaşayan insanlığa reva görülen zulümler üzerine biraz tefekkür, varoluş hikmetine azıcık bir nazar, olup bitenleri yorumlamak çok zor olmasa gerektir. Bu pencereden baktığımızda belki de sahile vuran onlarca çocuk ve yüzlerce masumum cesedinin bedelidir bu yaşananlar, bu olup bitenler... “Rabbim, İçimizdeki düşüncesizler yüzünden bizleri helak eder misin?” (A’raf: 155) Karunların, Firavunların ve dahi Nemrutların zulümlerinin karşılıksız kalacağını zannedenler ve onların şaşaalı, göz alıcı sahte güçlerine kapılan zavallı insanlar, zulme karşı duyarsız olmalarının ibretlik sonuçlarından birisidir sadece bu minnacık virüs.

Ne oldu gücünüze,Ne oldu tumturaklı sözlerinize ve eylemlerinize, Ne oldu Tanrıyı yok sayan,  görmezlikten gelen müstağni halinize, Ne oldu sizi uçuracak zannettiğiniz biliminize?

İnsana, hayata sıkıntı vermekten başka marifeti olmayan mütekebbir Batı'nın bu halini Nietzsche'den daha iyi anlatan kim olabilir?

Nietzsche, Modern (çağdaş) insanın, evrensel sürecin piramidi üzerinde azametle ve mağrur bir şekilde durduğunu, bilgisinin kilit taşını da üstüne koyarak ve her yönden kendisine boyun eğen doğaya karşı, kibirli bir şekilde çıkıştığını ifade etmektedir. Kendisinin ereğine vardığını ve onun erek olduğunu, sonuna ermiş yetkin yaratık olduğunu, bu yüzden de tümüyle doğa olduğunu dile getirerek eleştirir. 19. yüzyılın Avrupa’sını ve Avrupalı’sını mağrurlukla ve burnunun büyük olmasıyla itham eder. Üstenci tavrıyla çok gürültü ettiğinden söz eder. Kibirli olmanın aldanışıyla, bilgisinin doğayı kuşatamayacağını, kendi doğasını kendisinin öldürdüğünü, mevcut bilgiyle bir şeyler yapabileceği, göğe de yükselebileceği ancak bütün bunlara rağmen kaosa düşmekten kurtulamayacağını, yaşamak için de örümcek ağlarından başka hiçbir dayanağının kalmadığını, onları da bilgisinin yaptığı her yeni atılımın o örümcek ağlarını da parça parça etmekte olduğu konusunda önemli uyarılarda bulunur. (Nizameddin Duran, Nietzsche üzerine Yüksek Lisans Tezinden)

Yaşanan evrende tüm olumsuzluklara, işlenen cinayetlere uygulanan zulümlere sessiz kalanları, kendilerini asude bir hayatın beklediğini sanıyorlarsa yanıldıklarını başlarına gelecek çok acı tecrübelerle anlayacaklardır, ama o zaman çok geç kalınacaktır. Oysa ilahi uyarı çok erkenden olmaktadır, ibret alanlar için: “Öyle bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmaz (hepinize erişir). Bilin ki Allah’ın azabı çetindir.” (Enfal:25)

Allah’ın adaleti ve takdiri karşısında Korona ne ki, ister bilinçli çıkmış/çıkarılmış olsun, ister bilinçsiz, her şeyi bir ölçü üzerine yaradan Allah’ın her takdirinde nice hikmetlerin olduğu unutulmamalıdır. Önemli olan bizim ne yapıp ettiğimizdir.



Batı’ın ikircikli halinin temelinde yatan ne?

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 ay, 5 gün önce / 05.03.2020 09:27:23 | Görüntüleme : 689
4 milyon civarında mülteciyi ülkesinde barındıran Türkiye'ye beş kuruş yardımda bulunmayan ve destek vermeyen Avrupa, Türkiye'nin Avrupa kapılarını açıp da mülteciler, Yunanistan sınırına dayanınca, Cenevre 1951 Antlaşması'na göre de mültecileri kabul etmesi gereken Yunan hükümeti, sizce ne yapmıştır?

 Hasta ruhlarını ve vahşi temayüllerini tahmin etmek için insanları, günlerce aç bırakılan aslanların önüne atan, arena kültürünün sahibi Yunan polisi, misafirperverliklerini (!) çoluk çocuk demeden gaz bombalarıyla ve üzerlerine kurşun yağdırarak gösterdi.

Hak hukuk bilmez, insan evrensel hakları nedir tanımaz, özgürlüklere saygısız, insana düşman bir zihniyetin mensubu olan, Avrupa'nın bu şımarık çocuğunun bu yaptığına karşılık tepki mi gösterildi? Kınandı mı? Uyarıldı mı? Tabii ki hiç biri yapılmadı. Zaten ve eğer Avrupa'nın/Batı’nın bunu yapmasını bekliyor ve umuyorsanız, siz daha bu yapıyı tanımıyorsunuz demektir.

Kan üzerine inşa olmuş bu Zulüm Kulübü, Yunan polisinin mültecilere sıktığı kurşunları ödüllendirircesine, daha sınırdan içeriye bile girmeyen, sözüm ona mülteciler için Yunanistan'a 700 milyon Euro, "mülteci yardımı"nda bulundu.

Peki, bu çifte standardın ötesinde insan hakları ve özgürlük düşmanı ve insanı imhaya yönelik bu hali bizi şaşırttı mı? Doğrusunu söylemek gerekirse, hayır! Şaşırtmadı. Onlar, ruhlarının derinliklerinden getirdikleri yapıya göre hareket etmişlerdir ve etmektedirler. Ancak asıl bizi şaşırtan ve hayrete düşüren husus, ülkemizde, Batı denilince ağızlarının salyası akan, iğrenç komplekslerinin içinde debelenen karaktersiz, şahsiyetsiz, ruhsuz olanların akıl, fikir ve zihniyetlerini kan emici bu vampirlere ipotek etmeleridir. Ne diyordu barış, selamet ve insanlık dininin elçisi Hz. Muhammed (sav)?

(Öyle bir zaman gelecek ki), "Sizler, karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Onların inançlarını, yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler (kertenkele) deliğine girecek olsalar, Siz de onları takip edeceksiniz." Sahabeler: Ya Resulallah (bu topluluklar) Yahudiler ve Hristiyanlar mı?" diye sorunca, şu mucizevi ve ibretlik cevabı verir: "Ya başka kimler olacaktı?" ( Buhari, Enbiya 50; Müslüm, ilm 6)

Omurgasız bir heyula gibi bohem hayatını yaşamaya talip olanların, insan hak ve hürriyeti için, şeref ve haysiyeti için, iman için, Vatan, bayrak ve tüm değerler için yaşamanın ne demek olduğunu asla bilemezler ve hatta bu uğurda can vermenin manasını ve değerini de! Hele ki, yaşanan bu mülteci olaylarıyla birlikte bu daha net görülmüştür. Tabi görmek isteyenler için.