......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 312704

Vakıf Ruhuna Vakıf Olmak!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 3 hafta, 3 gün önce / 23.04.2021 09:52:28 | Görüntüleme : 253

“Bir milleti yaşatmak için o milletin tarihini yaşatmayı gerektirmektedir.”

Bir ferdi olmaktan kıvanç duyduğumuz, gururlandığımız Türk Ulusu’nun kültür ve uygarlığının, dünyaya bahşettiği eşsiz eserler sayesinde insanlık, uzun bir dönem kardeşlik ikliminde huzur içinde yaşama fırsatı bulmuştur.

Denilebilir ki, huzur iklimini oluşturan eserlerin en başında hiç şüphesiz “Vakıf eserleri” gelmektedir. Huzur kaynağı bu eserlerin yanında, onları inşa eden ruh da, düşünce de onlar kadar hatta onlardan çok daha fazla önemlidir…

Türk Kültürünün inceliklerini anlamadan onun kurmuş olduğu hayır kurumu olan vakfı anlamak olası değildir. Çünkü insanın hiçbir menfaat beklemeden ve bir daha geri dönmemek üzere malını ebedi olarak toplumun emrine, hizmetine sunuşunu bugünkü materyalist kafa ve bakış açısı bunu anlayamaz!

İnsan böyle bir deliliği(!) nasıl yapar?

İşte tam bu noktada vakıf anlayışının, “Vakıf medeniyeti”nin tarihi süreç içerisinde ola gelen yardımlaşma duygusundan ayrılıp kendine özgü bir yapı oluşturduğu görülür. O da ebedi hayatın gerçekliğine olan inançtır. Yapılanların, Yaratıcı’nın yanında mutlaka değer bulacağına olan imandır.

Bütün bunlardan sonra diyoruz ki;

Vakfı anlamak, varlığı anlamak demektir.

Vakfı anlamak, insanı anlamak, insanlığı anlamak demektir.

Vakfı anlamak, halkı, toplumu, yaşayışı, emeği, sevgiyi, saygıyı, olup biteni anlamak demektir.

Vakfı anlamak, yaratılmışların en yücesi insanın ürünü olan güzel sanatları anlamak demektir. Vakfı anlamak, varlığın yüce anlamını, var olmanın tadına vararak bir işe yaramayı, bir bütüne ait olmayı, “Ben de varım” demeyi kavramak demektir.

Vakfı anlamak, egoları aşarak bir başkasını, diğerini, ötekini görebilmek hatta onun için yaşamayı öğrenmek demektir.

Vakfı anlamak, “ben”le değil, “biz”le olmayı öğrenmek demektir. Hatta “biz” olabilmektir. Çünkü: Vakıf anlayışının merkezinde insan vardır. İnsana saygı vardır. İnsanı ayağa kaldırma ve onurunu yüceltme vardır. Zayıfın, düşmüşün elinden tutma vardır; arenadaki aman dileyen zavallının ölüm fermanını ilan eden ve aşağıyı gösteren o zalim parmağın aksine... Zayıfa, güçsüze yaşama hakkı tanımayan ve onu seleksiyona-elemeye yani yok olmaya mahkûm eden zalim düşüncenin aksine!

Acımasızlık üzerine kurulu bir uygarlığın zıddına, alabildiğine merhamet, şefkat, sevgi ve alabildiğine insanlık!.. Hep vermek, hep vermek, hep vermek! Vakıf, bir anlamda başkası için vazgeçmektir. Vakıf budur; ruhuyla, düşüncesiyle güzelliğin ve zarafetin adıdır. “Vakıf Medeniyeti” işte böyle bir dünyadır!.. (N. Duran, Kent ve kültür, “vakfı anlamak”, Ankara: Son Çağ yay. 2013, s.307-309)

“Vakfı anlamak”, üzerinde bizim bu hatırlatmaları yapmamızın elbette çok önemli bir sebebi ve gerekçesi vardır. Bilindiği üzere Mehmet Şah Bin Mustafa Dede Efendi Vakfı’na ait Mehmet Sah İşhanı üzerinde Valilik, Büyükşehir ve Antakya Belediyelerinin ortaklaşa gerçekleştirmek istediği ifade edilen yeşil alan/ Şehir Meydanı projesi gündeme oturmuş vaziyette. Keşke bu yere gelinceye kadar şehrimizle ilgili hizmet bekleyen nice mekânlar üzerinde bu girişim niyeti olsa… Keşke gerçekten mesele Şehrimize güzel bir yeşil alan/şehir meydanı kazandırmak niyeti söz konusu olsa… Öyle olsaydı, İlimizin hizmet bekleyen nice yerlerine ve mekânlarına neden el atılmadığının açıklaması yapılırdı. Mesela şehrin göbeğinde olan eski garaj yeri tam bir virane! Yetkililer, ilimize gelen ziyaretçileri irite edecek boyutta olan görüntüsü, yetkilileri ilgilendirmiyor mu, onları rahatsız etmiyor mu? Ve yine o dönem 2014 yılında Antakya Belediyesince Aproje’ye yaptırılan Antakya Koruma İmar Planı’nda nerenin şehir meydanı olacağı, nerenin yeşil alan olacağı belirtilmiş olmasına rağmen bu plan çerçevesinde hizmetlerin yapılmamasının nedeni ne olabilir? (Koruma Amaçlı İmar Planı, ilgili bilgi ve belgeler)

Kamuoyuna yansıyan bilgilere bakıldığında konu bütün açıklığıyla anlaşılmaktadır: Vakıflar Bölge Müdürlüğünce yaptırılan Riskli yapı testi sonucu vakfa ait Mehmet Şah İşhanı riskli olması nedeniyle yıkım kararı verilmiş, yapının idare imkânlarıyla yapılması kararı doğrultusunda mevcut iki

blok arasında yer alan yol olarak ihdas edilmiş taşınmaz, Vakıflarca Antakya Belediyesinden satın alınmıştır.

2016 yılı Aralık ayında kira sözleşmesi yenilenmeyen kira sözleşmeleri sona erdirilerek tahliye işlemlerine başlanmış, bazı kiracıların tahliyeyi uzatmaları nedeniyle süreç 2017 sonuna kadar ilerlemiştir. Bu arada Vakıflar, 3 parselden oluşan taşınmazları tevhit ederek tek parsel üzerine proje hazırlatarak 2018 yılında Ekim ayında Adana Bölge Koruma Kurulu’na onaylatmıştır.

Onaylanan proje için mevcut riskli yapının yıkım aşamasında Hatay Büyükşehir Belediyesi İşhanı’nın bulunduğu 1587 nolu ilgili parseli imar yasalarına ve Koruma amaçlı imar planına aykırı olarak mezkûr parselin imar planında meydan olarak düzenlemesi kararını almıştır. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün itirazını dikkate almayan Belediye plan değişikliğini Hatay Koruma Kurulu’na onay için göndermiş, ancak Hatay Bölge Kültür Varlıkları Koruma Kurulu parselin imar değişikliğini uygun görmemiştir. Bunun üzerine Belediye, Bölge Koruma Kurulu’nun bu kararına karşı Anıtlar Yüksek Kurulu’na itirazını bildirmiştir. Ancak Hatay Büyükşehir’in Anıtlar Yüksek Kuruluna olan itirazının kabul görmemesi üzerine imar değişikliği sureci akamete uğramıştır. Böylece Vakıf aleyhine alınan karar yürürlüğe girmemiştir. İşhanı yeniden yapılmak üzere yıkıma 2020 sonunda Vakıflar Bölge Müdürlüğünce başlanmış ve riskli yapı yıkılmıştır.

Bu süreç içinde Hatay Büyükşehir Belediyesi İşhanı için Zirem yeri olarak geçen Antakya’daki taşınmazı takas için teklif etmiş, ancak teklif, Vakıflar Bölge müdürlüğünce taşınmaz İşhanı’nın değerinde bulunmadığı için de ret edilmiştir. (Bu bilgiler, dönemin Vakıflar Bölge Müdürü Mehmet Yıldıran’ın zamanında, basına yansıyan açıklamalarından alınmıştır.)

Gelinen noktada, mevcut projenin yeniden yapım aşamasında Hatay Büyükşehir Belediyesi, Antakya Belediyesi ve şimdiki Vakıflar yönetimi tarafından kabul görerek prensipte 34 milyon TL değerle satış için anlaşmaya varıldığı Vali Rahmi Doğan tarafından kamuoyuna duyurulduğu bilinmektedir.

Ancak gelinen bu noktada bütün yetkililerin kamuoyuna bir açıklama borcu vardır: Antakya Belediyesi, Vakfın iki parseli arasındaki taşınmazını önce sattığı, ardından buranın meydan olarak düzenlemesi için karar aldığı, bu karara karşı Vakıfların itirazını da bütün yargı kurumlarının haklı, Belediyenin bu tasarrufunu da yanlış bulduğu görülmektedir.

Antakya Koruma İmar Planında gösterilen yerler (ki Habib Neccar Camii’nden Asi Nehrine kadar olan kısımda) şehir meydanlarının yapılması, tanzim edilmesi ve hizmete açılması gerekirken, öteden beri bulunduğu bölgeye işlevsel olarak canlılık kazandıran Mehmet Şah Vakıf İşhanı’nın yerine hangi gerekçeyle göz konuyor ve yok denecek bir fiyatla satın alınmaya çalışılıyor? Vakıf malı üzerindeki bu keyfi tasarruf, Vakıfların ruhunu muazzep kılacağının bilinmesi ve ilgililerin Vakıflar üzerindeki bu tasarruflarını behemehâl gözden geçirmeleri hem şehrimiz açısından hem de Vakıf ruhu açısından elzem ve aciliyet kesbeden bir konudur. İlgililere saygıyla arz olunur.

VAKFIN MEALİ

…..

Tarihte kültürde bellidir yeri.

İnanmazsan dön bak Âdem’den beri..

Kulun hizmetinden kalmamış geri..

Vakıf, dosta arzuhalde ahenktir.

 

Bunca zenginlikler, bunca değerler,

Sahipsiz kalırsa boyun eğerler!

Bu eserler korunursa “VARIM” der.

Vakıf, sende ahenk, bende ahenktir.

 

Tarihte, kültürde sırra erelim.

Vakıf mallarına kıymet verelim.

Bir olalım, sevilelim, sevelim..

Vakıf, çift kapılı handa ahenktir.

(Ali Dal, Özyurt Gazetesi, 25 Mayıs 2004-Antakya)



“Şahit Ol Ya Rab!”

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 ay, 2 gün önce / 17.04.2021 10:18:57 | Görüntüleme : 271

Hatay’ımızın saygıdeğer yetkilileri, biliyorum İlimizin Hataylılar’a yakışır bir şehir haline getirilmesi ve diğer iller nezdinde mümtaz yerini alması amacıyla yaptığınız ve yapmaya çalıştığınız çalışmalar, takdire şayandır. Bizleri de mesrur etmektedir.

Bu meyanda, bilindiği üzere Kültür ve Turizm Bakanlığının, Türkiye Turizm Stratejisi 2023 ve Türkiye Turizm Stratejisi Eylem Planı (2007-2013) çerçevesinde, Turizm sektörü için uzun vadeli stratejiler, kısa ve orta vadede kamu ve özel sektör için öncelikli eylemlerin yer aldığı bu stratejilerin en önemlilerinden biri hiç şüphesiz “Kentsel Ölçekte Markalaşma”dır. Bununla engin, kültürel ve doğal değerlere sahip kentlerimizin markalaştırılarak, turistler için bir çekim noktası haline getirilmesi öngörülmektedir.

İlimizin de içinde yer aldığı bu on beş ilde kültür turizmi canlandırılarak Marka Kültür Kentleri oluşturulması hedeflenmiştir. “Kentsel Ölçekte Markalaşma” toplantısına Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürü Ayla Mirmahmutoğulları, uzman ekibiyle katılmış ve “Kentsel Ölçekte Markalaşma” ile ilgili geniş sunumlar yapılmıştır.

Bakanlığımızın 11 Nisan 2008 tarih ve 65569 sayılı yazılarıyla istediği “Marka Kent Eylem Planı”nın hazırlanması için Marka Kent Komitesi kurulmuş ve Eylen Planı doğrultusunda çalışmalar yapılmıştır.

Yeni Müze Yeri Yapım Çalışmaları çerçevesinde;

“Antakya Merkeze bağlı Maşuklu Beldesi sınırları içerisinde yer alan Mülkiyeti İl Özel İdaremize ait bulunan 40.262,84 m2’lik Müze yeri için İl Genel Meclisi tarafından tahsis kararı alınmış ve Bakanlığımıza gönderilmiştir. Protokol imzalanmış olup bu yerde bilahare sondaj kazılarına başlanmıştır. Bu yerin ödeneği ayrılmış ve Koruma Kurulu aşamasından sonra proje ihalesi yapılmıştır.” Şeklinde özetlenen hususlar, bugün yüzümüzü ağartacak boyutta İlimizin ve Ülkemizin iftihar vesilesi haline gelmiş olduğu malumunuzdur.

İlimizle ilgili bu ve benzer güzellikteki proje ve çalışmaların yanında, ne yazık ki, kamuoyuna yansıdığı kadarıyla bizleri tereddüde sevk eden gelişmeler de olmuştur. Şüphesiz, duyarlı bir yurttaş olarak da bu durumun bizleri derinden üzdüğünü belirtmek isterim.

Konu: Hatay Şah Vakıf İşhanı’nın Yeşil Alana dönüştürülmesi/Şehir Meydanı olması projesi!

Muttali olduğumuzdan beri zihnimizi meşgul eden bir konuydu, Vakıf İşhanı’ının yeşil alana/şehir meydanına çevrilmesi. Edinilen bilgiye göre Valilik, Büyükşehir ve Antakya Belediyelerinin ortaklaşa gerçekleştireceği ifade edilen bir proje.

Bir ilin yeşil alanlarla donatılması, kültürel ve sportif mekânlarının oluşturulması düşüncesine hiç kimsenin itirazı olmaz; aksine o şehrin her insanını sevindirir ve mutlu eder. Ancak, bir projenin usulüne uygun, bu milletin tarihten gelen değerlerine dikkat edilerek yapılması da beklenir. Hele ki bu yerin Vakıflara ait bir yer olduğu düşünülürse, bu dikkatin hem dünyevi hem de uhrevi mesuliyeti taşıdığı da kesindir.

“Vakıf, kişilerin hiçbir tesir altında kalmadan, kendi özgür iradeleriyle helal mallarını Allah rızası için veya kendilerine göre kutsal saydıkları bir gaye için, kendi mülkiyetlerinden çıkararak bir amaca tahsis etmeleridir. Vakfın temelini, sevgi, şefkat, merhamet ve yardımlaşma duygusunun ebedileşmesi isteği oluşturmaktadır. Vakıf düşüncesi buradan doğmuştur. Bir dünyada insanın, karşılık beklemeden hizmet sunmasını çok iyi irdelemek, anlamak ve değerlendirmek gerekir. Değilse, pragmatist bir yaklaşımla bu faaliyeti anlamaya çalışmak akla sıkıntı verebilir. Bir kere bu anlayışın, bu duygunun bir inançtan kaynaklandığını bilmeliyiz.

O da:

“Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe, iyiliğe erişemezsiniz.” (3/92)

“Allah daima (insanlara) iyilik edenlerle beraberdir.” (16/128)

“Kurtuluşa ermeniz için hayır işleyin.” (22/77)

 

 

Vakıf hizmetlerinin etkisi toplumun her kesitinde görülür. Bunun için, “Kişi, vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte büyür, vakıf bir müessesede doyar, vakıf bir evde ikamet eder, vakıf bir müessesede çalışır, vakıf bir evde ölür, vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa defnedilir.” anlayışı darb-ı mesel (atasözü) haline gelmiştir. İnsanlık yolunda böyle bir iradenin kullanımı bir medeniyeti ortaya çıkarmıştır. Bu da Vakıf Medeniyetidir. Hatta Türk Vakıf Medeniyeti dersek abartmış olmayız.

Vakıf Medeniyeti, Toplumları medeniyete doğru götüren bir sistemdir. Sosyal yardımlaşma ve dayanışma da medeni olmanın bir göstergesidir. Vakıf anlayışı, “Dindar kimselerin vasiyet yoluyla bıraktıkları miras” anlamına gelir.

Vakıf görevlileri tarafından, bir yandan vakıf emlakine sahip çıkmak ve en iyi şekilde değerlendirmek, bir yandan Eski-Abide eserleri restorasyon, tamir ve bakımını yapmak, diğer bir yandan da ekonomik sıkıntı içinde olan ailelerin çocuklarını Vakıf Orta Öğretim Yurtlarında ücretsiz barındırmak, âmâ ve muhtaçlara aylık bağlamak, imaretlerde yoksullara sıcak yemek, kuru gıda dağıtmak gibi görevler yapılmaktadır. Ayrıca, Vakıfları ve her türlü hizmetlerini, kültürel, sanatsal ve bilimsel faaliyetlerini tanıtmaya yönelik hizmetler yürütülmektedir.

‘Vakıf medeniyeti’nin tarihi süreç içerisinde olagelen yardımlaşma duygusundan ayrılıp kendine özgü bir yapı oluşturduğu görülür. O da ebedi hayatın gerçekliğine olan inançtır. Yapılanların, yaratıcının yanında mutlaka değer bulacağına olan imandır.” (Nizamettin Duran, Vakıflar Hayırlar Olimpiyatı, Vakıf Dergisi, 1: (2004), s.6) diye belirtmiştik vakıf düşüncesini.

Benzer bir düşünceyle Vakıf malı üzerinde yapılan bir tasarrufla ilgili olarak, İstanbul-Bahçelievler'deki vakıf arazisini yeşil alan yapan Büyükşehir belediyesini dönemin 1. Bölge Müdürü Özekinci’nin Belediyeyi, vakıf duası ile bedduasını eklediği dilekçesinde 'Bunu dikkate alarak karar verin' çağrısı yaparak uyarmıştı.

Dilekçeye eklenen beddua ve dua şöyledir:

Beddua

- Allah'a ve ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamber'i tasdik eden, sultan, emir, bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikap etmiş olur. Böylece günahkârlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Malik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah'ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez...'

Dua

- 'Her kimse ki; Vakıflar'ın bekasına özen ve gelirlerinin artırılmasına itina gösterirse, bağışlayıcı olan Allahu Teala'nın huzurunda ameli güzel ve makbul olup, mükafatı sayılamayacak kadar çok olsun, dünya üzüntülerinden korunsun ve muhafaza edilsin...'

Ecdadımızın bu kadar hassasiyet göstermiş olduğu vakıf mallarına (arazisine, tarlasına, bahçesine arsasına, yapılarına vs.) duyarsız davranmak, en azından onlara karşı bir Türk evladı olarak görevimizi yapmadığımız anlamına gelmez mi? Bu ilgisizlik sehven de yapılmış olabilir, ilgilileri bu manada hatırlatmak/uyarmak gerekirken vakıf malının üzerine konulmuş gibi büyük bir sevinçle kutlamalar yapmak, gerine gerine basına demeçler vermek, duyarlı her yurttaşı derinden yaraladığı bilinmelidir. Bizdeki anlayış nasıl bir hale evrilmiştir ki, futbol takımımıza gösterilen ilginin onda biri bile bu kadar önemli bir konuya gösterilmesi akla gelmez! (14 Ekim 2011 Cuma, https://www.aksam.com.tr/guncel,)

Olaya gündelik bir olaydan yola çıkarak mukayese edecek olursak, işin ciddiyetine karşı olan halimiz daha iyi anlaşılmış olur: Hatay spor, elbetteki başarılarıyla övündüğümüz takımımızdır. Maçlarını da ilgi ile takip etmekteyiz. Kısacası Hatay’ımızı başarıyla temsil eden güzide bir kulübümüz olduğundan şek ve şüphe yoktur. Ancak Hataylı kardeşlerimizin vakıflara ait Şah Vakıf

İşhanı’nın neden takasa/trampa tabi tutulmayıp ta satıldığını merak edeni hiç görmedim, duymadım. Yerinde bir proje ile ve yerinde bir işlemle şehrimizi güzelleştirmesi bağlamında yeşil alan/şehir meydanı olarak düşünülmesi güzel bir şey; ancak Vakıf malının takasa tabi tutulmayıp da satılması gerçekten düşündürücü. Neden eski garaj yeriyle yahut Kitap Fuarı olarak tahsis edilen yerle veya bir başka yerle takas edilmediği ve hatta bu düşüncenin gündeme bile getirilmediği konusuna mutlaka açıklık getirilmesi gerekmez mi? Eğer gündeme getirilip de ilgililer tarafından kabul edilmediyse, vakıf malları üzerinde yapılan bu tasarrufta ve işlemde iyi bir niyetten bahsedilebilir mi?

Ve siz ey Vakıf yetkilileri, vakfın sahibi, bu yeri satasınız diye mi vakfetmiş? Vakıf senedinde bunlar mı yazılı? Alınan göstermelik parayla Şah Vakıf İşhanı’nın isminin tarihten silineceğini bilmiyor musunuz?! Bu duyarsızlık, Vakıf anlayışına darbe vurmak ve onu sekteye uğratmak anlamına gelmez mi?

VakıfBank'ın yerinin kaça satıldığı ile Şah Vakıf İşhanı'na takdir edilen fiyat mukayese edildiğinde bütün bu soruların ne denli haklı sorular olduğu görülecektir.

Bu milletin evladı olarak biz, Vakıf malımıza gereken sadakati, dikkati ve rikkati göstermemiz, Vakıf kültürümüze verdiğimiz değerin nişanesi değil midir?

Ne olur konuyu başka başka yerlere çekerek, mecrasından saptırarak yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermeyelim. Tabii ki şehrinizin güzelleştirilmesi açısından önemli bir proje, ama vakfın malına hakkını vermek de o kadar önemli. Bu projenin gerçekleşmesi için takasa razı olmayanların neden razı olmadığını, kamuoyunun bilme hakkı vardır. Eğer gerçekten mesele Şehrimize güzel bir yeşil alan/şehir meydanı kazandırmak niyeti söz konusuysa. İlimizin hizmet bekleyen nice yerler, mekânlar ve alanları dururken, şehrimizin en can alıcı yeri olan Vakıf malına göz dikmek ve bunu yeşil alan/şehir meydanı sosuyla sunmak, tribünlere oynayarak showa dönüştürmek… ister istemez samimiyeti ve iyi niyeti gölgelemektedir.

Vakıf malındaki bir tasarruf, bir spor müsabakasının neticesi kadar bir Hataylı’yı yakından ilgilendirmiyorsa, bu milletin değerlerine verilen önemi de ortaya koyduğunu gösterir, maalesef.

Bu hatırlatmayı yapmayı hem vicdani, hem insani hem de duyarlı Vakıf bilincine sahip eski bir vakıf çalışanı olarak görev addediyorum. Şüphesiz takdir ve tasarruf yetkililere aittir. Bizim yaptığımız sadece bir hatırlatmadır.

Yarın, rûz-i mahşerde “Vakıflar Bölge Müdürlüğünde Bölge Müdürü olarak çalıştığın halde neden hatırlatmadın?” Diye sorulsa, -ki sorulacaktır- ben de “şahit ol ya Rab, hatırlattım”, diyeceğim inşallah!

Saygıyla arz ederim.



SOKAĞA DAVET VEYA ZARARDAN DÖNMEK!!!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 ay, 2 hafta önce / 01.04.2021 09:26:23 | Görüntüleme : 1724


Sokak kültürünün meddahlığını yapmanın arka planında yatan niyetin, açıkça ortaya konmaması sonucunda doğan eksikliği gidermek için okuyucuyu anlamamakla itham etmek, suç bastırmaya yönelik bir çaba olarak kendini gösterir.

 Mine Söğüt’ün 5 Mart 2021 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Baba evini hemen terk edin kızlar!” yazısına basında büyük tepki gösterilmiştir.    Kendisini eleştirenlere cevap niteliğinde, attığı tweetteki “Dünkü yazımda geçen "Sokağa çıkmak" deyişini gerçekten sokağa çıkmak, "baba evini terk etmek" deyişini de gerçekten baba evini terk etmek olarak algılayan bir kesim, soyut düşünce yeteneği gerektiren inanç meselesini kim bilir nasıl anlıyor...” savunmasıyla ne yazdığının bile farkında olmadığı anlaşılmaktadır. Sosyolojinin uzmanları,  Prof.lar, yazarlar, edebiyatçılar anlamıyor, öyle mi? Doğrusu bilmediğini bilmemenin çaresi ve devası yoktur. Her inancın pratiğinin soyut olmadığı da nasıl anlatılır ki?

Bu aşamada ne yazdığının anlaşılması bağlamında yazıya dönelim. “Özgürlüğünüze sahip çıkın, bedeninize sahip çıkın, isteklerinize sahip çıkın, heveslerinize sahip çıkın…” deniliyor. Özgürlüğe, bedene ve hatta isteklere sahip çıkmaya eyvallah, peki heveslere sahip çıkmaktan murat edilen nedir? Heva ve hevese uymaktan, keyfilikten kaçınmayı, insanın huzur ve saadeti için öngören değerler, onun umurunda değil anlaşılan. Hiçbir değer tanımadığı gibi, bu milleti millet yapan değerlere de karşıdır aynı zamanda. Bu karşı oluş, öyle bir hal almıştır ki, adeta fanatizme dönüşerek yüreğini, zihnini ve dahi vicdanını kurutmuştur: “Geleneklerin, inançların, korkuların pabucunu dama atın… siz bir çarpın baba evinin kapısını, sokaklara çıkın. Özgürlüğünüze sahip çıkın…” dediği öğüde, varsayalım ki, uyup çarparak kapıyı çıktılar baba evinden ve kendilerini sokakta, pardon açıkça ifade edemediği muhayyel dünyada buldular kızlarımız… Ya sonra? Buna da bir açıklık getirseydi keşke. “Hayır, benden bu kadar, baba ocağından çıkardım, görevim bitmiştir. Hangi dünyada/sokakta onları nelerin bekleyip beklemediği artık onların sorunu!” dediğini duyar gibiyiz. Devam ediyor bilge yazar(!) öğütlerine:

“Güzel kitaplar okuyun, … Güzel filmler seyredin… Sanatla, felsefeyle, tarihle, bilimle ilgilenin; hayatla ilgilenin, kendinizle ilgilenin... bir de dans edin. Çok dans edin. Bağıra bağıra şarkılar söyleyin… Kaçın o evden, kaçın kurtulun… Kaçın o evden, size dayatılan hayatı değil, kendi tercih ettiğiniz hayatı yaşayın… Sevişmenin kirlenmek olduğu safsatasını da hemen unutun. Cinsiyetçi deyimlerin utanç verici mirasını reddedin… O tekinsiz baba evini terk edin kızlar; derhal terk edin.”

Adeta Belene kampından kurtulmaları konusundaki kaygıyla firarları için canhıraş bağırıyor; “Kaçın o evden, kaçın kurtulun!”

Bu tavsiyelerin, beslendiği kültürün bir sonucu olarak, heva ve hevesle, akıl ve mantık dışılıkla söylendiği o kadar açık ki! Buna rağmen içinde barındırdığı çelişkiler, yazarı tarafından bile fark edilememektedir. Sokağa, önerilen dünyaya(?), kültüre davet edilen kızlara derman olacak bir rehberlik yok ortada, ama kitap okuma, güzel filmler seyretme (neye göre güzel?), sanatla, felsefeyle, tarihle ilgilenmeleri söylenmektedir.

Şaşırıyoruz tabii ki bu mantığın iflasına! Ne önerisi, ne rehberliği? Yeter ki sokağa çıksınlar… Yeter ki önerilen muhayyel dünyaya gelsinler…“Çıksınlar da nerede, nasıl ve ne şekilde gerçekleştireceklerse gerçekleştirsinler…” dediği apaçık yazarın. Demek ki sıcak bir ocağın, sıcacık çorbasının piştiği mekânda, anayla, babayla, çocuklarla, nine ve dedeyle hayatı güzelleştiren sohbetleri boşuna hayal edip duruyor evsiz, barksız ve dahi kimsesiz insanlar.

Esasen eski Türk filmleri işlemiştir bu konuları.  Filmde,  aktris olmak, ünlü olmak ve şöhreti yakalamak hevesiyle baba ocağını terk eden gencecik bir kızın, kendi keyfince hayatını yaşamak için sokağa çıkıp yola düştüğünü ve sonra daha Yeşilçam’a ulaşmadan başına gelenleri ve akıbetinin ne olduğu anlatılmakta. Benzer bir konuyu meşhur “Madam Bovary” romanında yaşananları dile getiriyor Ergün Yıldırım Hoca, 07 Mart 2021 tarihli yazısında. “Madam Bovary romanı 19. Yüzyıl Fransa’sında yazıldı. Flaubert, kocasını, evini ve çocuğunu bir kenara bırakarak mutluluğu sokakta arayan bir kadının hikâyesini anlatır. Kadın, yani Madam Bovary, evi terk ederek sokaklarda mutluluğu ararken “düşen kadın” olur. Aslında yazar, kapitalizm ile beraber gelen yeni kültür ve ideolojiler karşısında kadının ve evin gelecekteki haberini veriyor. Modernite ve kapitalizm pratiğinde Avrupa’daki kadının düşüşüdür bu.”

Düşünün, bu yazarın teklifinin bu romanda yaşananlardan bir farkı var mı? Keşke bu öneriyi yapmadan ve bu öğüdü vermeden önce kimsesiz ve yalnız olan insanlarla bir görüşme yapabilseydi. Keşke onlardan, sıcacık aile ortamının ne ifade ettiğini öğrenseydi, keşke empati kurabilseydi kendileriyle ve yaşadıklarıyla.

Anlaşılan o ki, ruhsuz, maddeperest, pozitivist bir dünya görüşü ile şekillenmiş bir toplumun açmazları, bu milletin çocuklarına tavsiye edilmektedir. Bu, bir tecrübenin sonucu mudur ki kurtuluş yolu olarak sokaklar ve onun kültür dünyası gösterilmek istenmektedir? Hangi sokak mesken edinilmiş de böylesine tavsiyeye şayan bir düşünce dünyasına ulaşılmış? Bu ortaya konmadan nasıl bir cüretle Yurdumun kızlarına tavsiye edilebiliyor?! Bu yazar hanımın, asıl bunu anlatması gerekir. Anlatması gerekir ki çocukların ve gençlerin mukayese imkânı olabilsin ve bu öğüde hak versin.(!)

Popülizmin kahredici hegemonyası altında kelimelerin serpiştirilmesiyle utanç verici bir yazının nasıl kaleme alınacağının örneğini gördük. Bu ülkenin değerlerinden ve dahi kültüründen ne denli uzak olunduğunun örneği verilebilir; ders olarak da okutulabilir… “Sevişmenin kirlenmek olduğu safsatasını da hemen unutun. Cinsiyetçi deyimlerin utanç verici mirasını reddedin…” önerilerdeki bayalığa bakın siz! Bu, tamamıyla insan âleminin dışındaki canlıların sevişmesini hatırlatmaktadır. O âlemde her tür sevişme ve ilişkinin kirlenme veya temizlenme kaygısının olmadığını hemen ifade edelim. Neticede biz insanız ve bizim kültürümüzde sevmek, sevilmek ve aşk hiçbir zaman ayıp değildir, utanılası bir olgu değildir. Tersine aşkı, aşkın yüceliğini edebiyat dünyasına anlatan, tanıtan da bizim insanımız, bizim ediplerimiz, şairlerimiz ve dahi ozanlarımız. Sevginin en yücesini kaldırın kitaplardan, geriye ne aşk kalır ne de insan… “Sabahattin Ali’nin hikâyelerinden birisinde, sevgilisi çolak olduğundan, onu teselli için, kolunu değirmen taşına sıkıştırıp kendisini çolak bırakan âşık vardır. Bu gün böylesine bir metafizik aşk, aşk metafiziği nerede var?” Aşk hararettir, mihnettir, sıkıntıdır, emektir, çabadır… Öyleyse sevgi emek ister, özveri ister, gayret ister, saygı ister…

“Selvi Boylum Al Yazmalım”da, sevdiği iki insan arasında zihinsel git-geli yaşayan Asya’nın beyninde dile gelen cümlelerdi bunlar. (Nizamettin Duran, Kent ve Kültür, Ankara:  Sonçağ Yayınları,  2013, s77)

 Dememiz o ki, sevmek de sevilmek de sevişmek de insanca ve insana yakışır bir şekilde olur. Yani edep dairesinde, edeple, üslupla, usturupla… Keremleri, Aslıları, Leylaları, Mecnunları, Âşık Garipleri, Dertlileri… bilmeyenlerin insan ötesi sevişmeleri, koklaşmaları dile getirmelerindeki sığ kültürü yadırgamamak gerekir.

Sonuç: Bence bu yazar hanımefendi, kendi aklını kendine saklasın ve Müslüman Mahallesinde salyangoz satmaktan vazgeçsin. Ama ona kendi sığ dünyasından çıkıp insana insan olduğunu bildiren, ona yaşamın tadını ve lezzetini tattıran, hayat veren bir dünyanın varlığını keşfetsin, deriz. Şimdiye kadar kabuğunu kırıp bu güzel dünyayla tanışmadıysa da zararı yok, zararın neresinden dönülürse kardır. Yeter ki istesin. Bence denemeye değer. Tabiiki bu da cesaret ister!

 



SOKAĞA DAVET EDEN KÜLTÜR!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 ay, 3 saat önce / 22.03.2021 09:28:09 | Görüntüleme : 1376
Yazı vardır, okursunuz, içinizi ferahlatır, ruhunuza dinginlik verir; vücudunuzun her zerresi huzur bulur onunla ve bitmesini istemezsiniz, minnet duyarsınız yazarına. Yazı vardır, daha başlığını okur okumaz yüzünüz asılır, ruhunuz daralır; yazarının aklında bir zorunun olup olmadığını düşündürür size.

  5 Mart 2021 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazı dikkatimi çekmişti. İş yoğunluğu sebebiyle paylaşmak bugüne kaldı. Yazı Mine Söğüt imzalıydı. Cumhuriyet’teki yazarları okurum zaman zaman, eleştirdiklerim de beğendiklerim de olur, ancak doğrusunu isterseniz böylesini ilk defa görüyorum. Yazarını tanımam etmem, ancak yazıyı okuyunca şaşırdığımı söyleyebilirim. Zoru nedir bilmem, ancak sokaktan mülhem ruh dünyasının betimlediği mekâna Yurdum kızlarını davet etmesinin hangi tecrübenin mahsulü olduğunu, doğrusu anlayamadım.

Yazı bir zihniyeti yansıtıyor; bir kültürü, bir yaşayış biçimini… Bağlayıcılığı münhasıran yazara ait olsa şaşılacak bir durum olmazdı elbet. Kendisini aşarak genç kızlarımızı teşvike yönelik cümlelerle tıka basa doldurulmuş olması dikkat çekmiştir. Zaten yazının başlığı bile insanı ürpertmeye yetecek soğukluktadır: “Baba evini hemen terk edin kızlar!” Niye? Niyesi yok! Somut olmayan, muhayyel kurgularla, baba ocağının ne denli netameli bir yer olduğu tasvir edilmeye çalışılıyor.

Çelişkilerle dolu olan yazıdan birazdan kesitler vereceğiz. Öncelikle bazı hususları belirtmekte yarar görmekteyiz. Malumunuzdur ki, envaiçeşit kültür ve envaiçeşit insan vardır ve doğaldır ki her insan da kendi kültürünü yansıtır. Hani denir ya, küp içindekini sızdırır. Dervişin fikri neyse zikri de odur. Haliyle kişi nereden besleniyorsa, hangi kültüre yaslanıyorsa, onunla kendini ifade etmesi de son derece doğal bir durum arz etmektedir.

Sahip olduğumuz kültürün gereğini yerine getirirken öteden beri bir inanç mesabesinde olan söylemlerimizle çelişkiye düşmemiz, bizi mahcup ediyor doğrusu. Mesela,  her ağzımızı açtığımızda, uzay çağında yaşadığımızı ballandıra ballandıra ve de gerile gerile dile getirdiğimiz halde uzay çağının bilgi demek, düşünme demek, akletme demek olduğunu unuturuz ne hikmetse.  Oysa bu anlayış, kişiyi dogmatizmden, aklını kiraya vermekten korur. Bu ise, sonuçta bizi sorgulamaya, muhakeme etmeye ve öğrenmeye sevk ederek bilgiye eriştirmez mi? Tabii ki eriştirir. Hiç kimse de bunu olumsuzlayamaz, meğerki “ukala” olmasın!

“Akıl” dedik, “ukala” dedik, isterseniz bu kavramlara kısaca değinelim. Akıl, Arapça’da ayın, kaf ve lam= akale kökünden gelen bir fiildir. Akletti, gerçeği anladı, bildi, çocuk, anlayış ve temyiz çağına ulaştı, sığındı, korundu, çelme takıp düşürdü, önledi… Bunun ismi faili, “akil”dir. Çoğulu, “ukala”, “ukal”dır. Akıllı/akıllılar anlamındadır. Daha başka anlamları da vardır. Hal bu iken bizde kendini akıllı ve bilgili sanan, bilgiçlik taslayan kimse anlamında da kullanılmaktadır. Bu gibiler, “ukalanın biri” diye tavsif edilir. Özellikleri,  akıllarının ermediği işlerde bilgiçlik taslamaları ve hatta bilir bilmez her konuda fikir yürütmeleridir. Kendilerini; ileri derecede zekâ sahibi olduklarını göstermek için hep ileriye atılırlar. Bizim geleneklerde bu karakter için çok güzel deyişler vardır, mesela “ağır ol da molla desinler” bunlardan biridir. Toplumda acınacak halde görülürler ve hiçbir zaman onlara, Allah zekâ versin denmez, aksine Allah akıl versin diye dua edilir. 

Devam edecek



RABBİM, BİZLERİ UTANDIRMA!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 23.11.2020 08:33:45 | Görüntüleme : 12157


Tahmin ediyorum ki, bir şekilde haberdar olunmuştur. Dünyaca ünlü oyuncu, Hollywood yıldızı Gerorge Clooney’in, ünlü olmadan önce gençlik yıllarında kendisine yardım eden 14 arkadaşına yaptığı jestten.

                “56 yaşındaki aktörün eski dostu Rande Gerber, Clooney'nin kendilerini arayarak 27 Eylül 2013'ü takviminize işaretleyin, hepinizi akşam yemeği için evime davet ediyorum" dediğini söyledi. Akşam yemeği için konuklar eve geldiklerinde, oturdukları masanın üzerinde kendilerine ait birer siyah çanta buldu. Çantaların içinde ise her biri 1 milyon dolar değerinde olan çekler vardı.

                Arkadaşlarının duruma şaşırması üzerine ünlü aktör şöyle demiş: "Çocuklar benim için ne kadar çok şey ifade ettiğinizi bilmenizi isterim. Los Angeles'a geldiğimde bana evinizi açtınız, koltuğunuzda yattım. Sizleri tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Şimdiye kadar sizinle kurduğum dostluğa benzer bir dostluk yaşamadım, bu yüzden benim için çok önemlisiniz ve hepimiz birlikteyken bu dostluğumuzun göstergesi olarak sizlere bir armağanım olacak. Şimdi sizden çantaları açmanızı istiyorum" Clooney'nin arkadaşı Gerber, "hepimiz şoka girmiştik" diye konuştu. Clooney paraların vergisini de ödemiş ve bu makbuzları da çantanın içine koymuş.”

                Bu ilginç haberler basına yansımış ve bu alicenap davranış herkesin dikkatini çekmişti. Bu haberleri doğrulayan Clooney, "Onlarsız şimdi sahip olduklarımın hiçbirinin olmayacağını düşündüm" dedi. Cindy Crawford'ın eşi Rande Gerber, bu durumu açıklamıştı. Kendisi de bunu doğrulamıştır.

                Clooney, dergiye verdiği röportajda, kazandığı parayı arkadaşlarına vermekten mutlu olduğunu belirterek, sahip olduğum tek şeyin, 35 yıl boyunca kendisine şu ya da bu şekilde yardım etmiş olan bu arkadaşları olduğunu söyledi. Onlarsız şimdi sahip olduklarının hiçbirinin olmayacağını düşündüğünü söyleyerek, “Bana bir otobüs çarparsa hepsinin vasiyetimin içinde olacağını düşündüm. Sonra neden otobüs çarpmasını bekliyorum ki” diyerek söz konusu yemeği düzenlediğini ve arkadaşlarına o paraları dağıttığını ifade etti.

***

                Bu olay bize şunu anlatmaktadır: Bu bir karakter meselesidir. Bu davranışın sahibinin hangi ırktan, hangi düşünceden, hangi dinden, hangi mezhepten olduğunun önemi yoktur. Her yaratılmışın güzel fıtrat üzere yaratıldığını biliyoruz. İlk Müslümanlardan olan Habbâb b. Eret, Resulullah’ın, İslâmiyet’i Ebû Cehil veya Ömer ile kuvvetlendirmesi için dua ettiğini bizzat duyduğunu belirtmektedir. Fakat bir duanın tecellisini isteyene, o doğrultuda iradesini kullanana nasip olduğu da bilinmektedir.

                İşte toplumsal ilişkilerimizi her daim bu anlayış ve bu değer yargıları üzerine kurmamız gerektiğinin çok önemli bir örneğidir bu. Hiç kimse hakkında önyargı ve ön kabulümüz olmadan ve her tür şartlanmışlıklardan uzak bir şekilde inşa ettiğimiz ilişkilerimizin, olumlu yansımalar olarak hem bize hem de toplumumuza döneceği bilinmelidir. Toplumun huzur kaynağının, hiç şüphesiz birbirine hoş görü dediğimiz müsamahayla yaklaşan, aralarındaki dayanışmayı, sevgi ve saygıyı güçlendiren bireylerin varlığıyla mümkün olduğunu da yaşananlar bize göstermektedir.

                Zaman zaman, yaşadığımız bu topluma hayat veren faziletli insanları konu etmişizdir yazılarımızda. Aslında bundan söz etmek, yazıya konu edinmek, böyle büyütülecek bir mesele de değildir. Bunu yapmak hakşinas her kalem erbabının da görevidir. Bunun bir bakıma hakkın da teslimi manasına geldiğini biliyoruz. Bunu bildiğimiz gibi marifetin iltifata tabi olduğunu da… Esasen her hak sahibine hakkını vermek de emredildiğimiz hususlardan değil midir? Bu sebepten dolayıdır ki bunlar, bireylerin azami titizlik göstermesi gereken konular içerisinde değerlendirilmelidir. Her birey, yaptığı işin şekli, rengi ve çeşidi ne olursa olsun, o güzel toplumun inşası için tuğlasını bir düzen ve disiplin içerisinde yerli yerine döşemek zorundadır. Bu gayretle yapılacak çalışmalar, şüphesiz kentin kültürünü ve medeniyetini oluşturarak o kentin tarih içindeki seçkin yerini almasını sağlar. Burada ana mesele, bu koşuda temel değerlere sahip çıkarak, kimse kimseye çelme takmadan, kendine düşeni yapması ve halkına hizmet etmenin kutsiyeti içerisinde bir güzellik yarışının içinde olduğunu idrak etmesidir.

                Bu kentin yetiştirdiği ender kalem erbabından bir kardeşimiz, hakkımızda bir yazı kaleme almış olduğunu biliyoruz. Öncelikle teşekkür ediyorum, hem kendisine hem de bu yazı dolayısıyla memnuniyetlerini belirten kardeşlerime. Bu kardeşimin yazılarını her daim severek ve ilgiyle okuduğumu belirtmek isterim. Bunun sebebi olarak da, yazılarını inandığı gibi yazmasıdır. Fikirlerine katılırsınız veya katılmazsınız, olaylar üzerine vardığı yargılarına, ama kesinlikle katılmanız gereken bir husus vardır ki, düşüncelerinin özgün oluşudur. Kendisine ait oluşudur. Biz bu memlekette sipariş üzerine kalemini başkasının emrine vermiş nice yazar(?) biliyoruz. Düşüncelerine katılsak da katılmasak da kendini ifade eden yazarların varlığı ayrı bir gurur kaynağı, ayrı bir övünç kaynağı değil midir? Hele ki bu onurlu kalemin sahibi sizin hemşeriniz ise, sevincinize sevinç katmaz mı?

                Evet, Şemsettin Günay’dan söz ediyorum, değerli bir yazarımızdan. Kendisi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi, Kamu Yönetimi’nden mezun olmasına rağmen ticaretle uğraşmayı tercih eden başarılı bir müteşebbis... Sadece başarılı bir girişimci dersek ona haksızlık etmiş oluruz. Hatay’da okuyan, araştıran ve yazan pek az sayıdaki insanımızdan biridir. Hem de hiçbir ideolojiye teslim olmadan, inandığı ve değer verdiği değerleri uğruna özgürce yazan biri… Bu konudaki mütevazılığını yansıtan kendine özgü yorumuyla… Ne ki, yazılarında uzun bir zaman “Güneş Gündem” müstear ismini kullanarak yazmıştır. Hatta bu sebepten dolayı, bunu anlama kültüründen fersah fersah uzak olan bir kalemin, … şecaat arz ederken sirkatini söylemesine şahit olduk. Onu, gerçek ismini kullanmaktan korkmakla itham etmişti. Gerekçesini de bir ideolojiye bağlı olmasından kaynaklandığını ileri sürüyordu. Ofisinde bana konuyu açmıştı. “Eyvahlar olsun, yazarlık ayağa düşmüş” dedim. “Bugün o şahsın da ödünsüz kabul ettiği yazar başta olmak üzere pek çok bildiğimiz yazar, müstear isim kullanmıştır. Edebiyat ilmini tedris etmeyen birinin böylesine cehaletini izhar etmesi bir komedidir” dedim ve müstear ismini kullananların listesini kendisine takdim etmiştim.

Ama sonradan aralarında ciddi bir samimiyetin kurulduğuna da şahit olduk. Ah keşke o yıkılası önyargılar önceden parçalanmış olsaydı da birlikte fikir geliştirilse ve projeler üretilseydi. Sizce kim kazançlı çıkardı bu işten? Tabii ki İlimiz ve dahi insanlık, değil mi?

Hemşerimiz olsun olmasın bu kente hizmeti, emeği geçen herkesin hakkını vermeyi şiar edindiğini biliyoruz. 24.06.2014 tarihli yazısında, Sn. Şemsettin Günay, “İlk meclis oturumunda Sayın Celalettin Lekesiz’in Hatay’ın fahri Kültür Elçisi ilan edilmesi için tüm şartları zorlamayı düşünüyorum. Çünkü şu anda bu unvanı ondan daha fazla hak eden bir kimsenin olduğunu sanmıyorum” diyordu. “Doğru söylüyor, bunun da yapılması lazım” demiştim ve “Bir basın toplantısında, ‘Hataylılara yeterli hizmeti veremediğim için mahcubum.’ diyen ve fahri hemşerimiz unvanını çoktan hak etmiş Sayın Valimizi bu kutlu hizmetleri yolunda köstek olmaya çalışan “yıkıcılar”a “dur” demenin, ilini seven her Hataylının görevi olduğuna inanıyorum” diye de eklemiştim.

Sağ olsun kardeşimiz, bizden bahseden cümlelerinin altında ezildiğimizi ve mahcubiyet duyduğumuzu ifade etmeliyim. “Bu güzel sözlere layık mıyım?” diye sırtıma beklemediğim bir yükün de bindiğinin/yüklendiğinin farkındayım, şüphesiz. Bu teveccühler karşısında kardeşimin şahsında bütün hemşerilerime olan dualarım ziyadesiyle baki olduğunu belirtmeliyim. Hepsinden Allah razı olsun ve onun rızasına uygun yaşayan kullarından eylesin, diye dua ediyorum.

Ancak bunun yanında naçizane hakkımda varit olan bu teveccühe layık mıyım, layık olacak mıyım konusu artık büyük bir mesele halinde hayatımda yer alacağının bilinmesini isterim. Ve Yaradan’ıma derim ki, “Yâ Rabbi, bu kardeşlerimin, hakkımdaki bu güzel niyetlerine karşılık beni mahcup etme. Onlara karşı beni utandırma! Ve de özellikle bende görülen bu sıfatlara layık olmama yardımcı ol, Senin huzuruna da mahcup olacağım, hayâ edeceğim şekilde çıkmaktan beni koru ya Rab!



ŞİKÂYETTE SAMİMİYET!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 6 ay, 1 hafta önce / 19.11.2020 08:12:09 | Görüntüleme : 959

Söze geldiğinde herkes şikâyet eder, hatta ahkâm da keser. Kiminle arkadaşlık yapılıp yapılmayacağı, iyi bir arkadaşın nasıl olması gerektiği, onun nasıl bilineceği ile ilgili olarak. Biraz daha konuyu derinleştirerek dost ile arkadaş arasındaki farkın izahına kadar gidilir. İyi de bizim bu kavramlar arasındaki yerimizi hiç düşündük mü? Biz arkadaş mıyız, dost muyuz? Nasıl bir arkadaşız veya dostuz? Başkasını değerlendirirken bizi kim değerlendirecek?

 Sadece erdemli kişilerin gerçek anlamda arkadaş olabileceğini söylemiş Aristotales. Erdemli kişilerin beraber olmaları arkadaşlık mıdır, dostluk mudur? Sorusu akla geliyor. Aristotales’in Arkadaşlığın, zevk için, fayda için ve erdem için yapıldığı yönündeki tasnifine (Arzu Pınar Demirel, Ekim 26-2017, http://www.felsefetasi.org/dostluk/) bakacak olursak, gerçek arkadaşlığın erdemli olanlar arasında olduğunu, onun da dostluğa tekabül ettiğini kast ettiği görülmektedir.

Buradan da anlaşılıyor ki arkadaşlığın/dostluğun olabilmesi için üstün özellikleri taşıyan iki kişinin olması gerekmektedir. Tek yönlü bir erdem, arkadaşlığı veya dostluğu oluşturamıyor. Verici olmaktan çok, alıcı olmaya programlanmış bir tarafın bu birlikteliği sabote edeceği açıktır. Çünkü her iki tarafın da birbirinin varlığının kıymetini bilmesi gerekir. Bu şu demek değildir, her iki taraf da hatasız olacaktır. Hayır, hatasız olmak sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Ne demiş Mevlana Hazretleri? “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” kusursuzluğu arayanın kusursuz olması gerekmez mi? O da imkansız olduğuna göre böyle bir düşünce ve talep, “erdemli” olunmadığının da göstergesi sayılır.

Bizim birlikte yürüyeceğimiz şahsiyeti tanımaya yönelik ölçülerimizin olması son derece normaldir ve olması da gerekir. Hiç kimse rastgele önüne çıkan kişiyle arkadaş/dost olunması gerekir demiyor. Maalesef bu hassasiyet konusunda sadece günlük hayatımızda değil, dinimizin vecibelerini yerine getirirken de sorumsuzca davranmaktayız. Mesela bir cenazenin kaldırılması esnasında imamın “Nasıl bilirsiniz?” sorusuna cemaatin içinden biri, hiçbir şekilde münasebeti olmadığı ve tanımadığı halde, “İyi biliriz” diyerek şehadette bulunabilmektedir. Oysa bunun sorumluluk olduğunu bilmelidir. Bu konuda bize ışık tutan pek çok olaydan biri:

Hz. Ömer, şahitlik için birine, (Seni tanıyan birini getir) dedi. Oradaki biri, (Ben onu tanıyorum) diye ortaya çıktı. Hazret-i Ömer, (Nasıl bilirsin?) diye sordu. O da, (Emin ve âdil biri olarak tanıyorum) cevabını verdi. Hazret-i Ömer, (Yakın bir komşun mu? Gece gündüz ne yaptığını biliyor musun? Bunun huyunu öğrenecek kadar uzun yolculuk yaptın mı?) gibi sorular sordu. Adam hayır diye cevap verince, (Sen onu tanımıyorsun) buyurdu. (https://m.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4252)

Bu halde olan iki kişinin arkadaşlığı, nereye kadar gidebilir, sizce?

Bu anlattıklarımızı, şimdi de günümüzde yaşadığımız gerçekliğe bakarak değerlendirelim: Günübirlik yaşayan bir toplum içerisinde geçiyor hayatımız. Toplumu bireylerden soyutlayarak böyle bir yargıya, böyle bir sonuca varmıyoruz şüphesiz. Birey, bir anlamda toplumun dokusunu oluşturmaktadır. Sonra da toplum, bireylerden aldığı bu yapıyla kartopu gibi öyle bir büyüyor ki, esasta bu vebalin, bu günahın kaynağının birey olduğu kimsenin aklına gelmiyor bile! “Artık tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyor?” sorusunun da bir anlamı kalmamaktadır!

Duymuşsunuzdur, işinin olması için size, “senin çevren geniştir!” diyenleri. İşinin olması tek hedeftir onun için, ama nasıl olursa olsun. İşini yapacak kimsenin düzgünlüğü, ahlaki yapısı vs. önemli değildir. Bugün etrafında dört döndüğü kimseyi, yarın tanımayacaktır, zira. Büyük bir ihtimalle aleyhinde bile atıp tutacaktır. Onun için öncelik, işi ve bu işi görecek “çevresi geniş” olanların olmasıdır.

Biliriz ki, insanın yetişme ve yetiştirilme tarzı çok önemlidir. Gördüğü eğitimin de onun davranışlarına yön vereceği, bütün eğitimcilerce kabul edilmektedir. Bunun başlangıcı aile, ardından okul, onun da ardından iş yeri ve bütün bir çevre gelir. Böylece elbirliğiyle bir kimlik kazandırılır bireye. Bireyden topluma doğru giden bu kimlik ve yapı, devletin kılcal damarlarına kadar sirayet edip bir değer olarak yerini alınca, artık ayna tutar bireye ve dahi topluma.

Buradan hareketle bireyin geleceğinin topluma, toplumun geleceğinin devlete, onun da geleceği esasa aldığı değerlere bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Şayet devletin temerküz ettiği değerler, vicdanı da aşarak kişisel menfaatleri önceleyen bir yapı sunarsa oradan istenen ve beklenen bir yapı çıkar mı? Üzerinde düşünülmesi gereken husus budur bence. “İşini bilen vatandaş” tiplemesinin toplum içerisindeki statüsünün “varlık”la değer buluyorsa, bütün bireylerin “işini bilme” yönünde gelişip varlık göstereceklerini söylemek için “allame” olmaya gerek yoktur. Dahası, ötekini düşünmenin “enayilik”, merhametin “maraz” olarak değerlendirildiği bir toplumda kim enayi, kim hastalığa duçar olmak ister?

Peki, böylesine kavramsal hastalıklar ve anlayışlar içinde yuvarlanan bir toplum nasıl arınacak, nasıl arınacak da düzlüğe çıkacaktır? Bu konu, bir numaralı problem halinde bizleri meşgul etmeli değil mi? Tabii ki etmeli. Kafa yormalı ve tartışmasız genel geçer tecrübelerden faydalanılma cihetine gidilmelidir. Bu hususta ideal ve doğru olan da, yazımızın başından beri üzerinde durduğumuz husustur. O da, evrensel ahlakla donanmış bireylerden oluşan bir toplumun meydana gelmesi/getirilmesidir. Bu uğurda sarf edilecek gayretlerdir. Bunun için de bireyin sosyal yapıda adalet ve hakkaniyet üzere hareket etmeye yönelik yetişmesi ve yetiştirilmesidir. Hakkı olmayana el uzatmanın sorumluluğunu taşıması, diğer bireylerin hakkını içtenlikle koruyup kollama konusunda en az kendi hakkı kadar kutsal olduğunun bilincine varmasıdır. Davranışlarındaki samimiyetinin, diğer bireyler tarafından değil istismar edilmesi, bunun bir özellik olarak değerlendirilmesi ve bu değerlerin toplum ve devlet nezdinde takdire şayan görülmesi…

Bu vasıflarla mücehhez bireylerin bir araya gelmesi, arkadaşlığı meydana getireceği gibi gerçek anlamda dostluğu da meydana getirecektir. Bu vasıflarla yoğrulmuş bireylerin oluşturduğu toplum da yaşanılası bir topluma dönüşecektir.

Ne mutlu o toplum içinde sorumluluk bilinciyle kendi nefsini arındıranlara ve sağlam bir toplumun inşası için de temeline yürekten gelen bir kürek samimiyet harcı katanlara…



CEMİL MERİÇ’İ ANLAMAYANLARA “CİN ALİ” SERİSİ ÖNERİLİR!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 9 ay, 1 saat önce / 07.09.2020 11:59:42 | Görüntüleme : 9951

Yaşananlardan ibret almak ve dersler çıkarmak, akıllıca bir davranıştır ve akil olanlara yaraşır. Hz. Âdem’in, Hz. Musa’nın, Hz. Muhammed’in kendi yaşadıklarından ders çıkarmaları güzel örneklerdir. Akil hiç kimse, Hz. Âdem’in Cennet’ten çıkarılmasına, Hz. Musa’nın Bir Adam (Hz. Hızır) karşısındaki acul davranışına, Hz. Muhammed (SAV)’in bir âmâya karşı davranışına… eleştiriler getirerek takılıp kalmamış; aksine her bir olaydan hayat dersleri çıkarmıştır.

 

Bunun yanında, yaşananlardan ders almak bir yana, olmamışlardan, kendi zehaplarına kapılarak eleştiri oklarını yöneltenler de yok değildir.     

I. örnek; 

Gün Zileli, (Gün Zileli. Gün Zileli -d. 24 Ekim 1946, Ankara-, 1960'lı yıllarda, Yordam, Soyut gibi edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı; ayrıca, Emekçi, Aydınlık, Proleter Devrimci Aydınlık dergilerinde görev aldı ve yazdı.)

24 Ekim 1946, Ankara doğumlu, 1970 yılında, DTCF'nin Felsefe Bölümü'nün 2. sınıfından büyük bir başarıyla ayrılan (!) ve buradan elde ettiği birikimini şurada burada araştırmacı yazar unvanıyla sergileyen Zileli, felsefe bölümünü bitiremedi, ama bir filozofu eleştirecek cesareti kendisinde görebildi. Hani denir ya “cahil cesur olur” her neyse.

Kafayı Cemil Meriç’e takmış, itham edici ve indi bir üslupla saldırıyor. Tanımıyor aslında Cemil Meriç’i. “Cemil Meriç’i ne zamandan beri okumak istiyordum. Bir arkadaşımda onun Bu Ülke (İletişim, 2008, 29. Baskı) adlı kitabı varmış, aldım ve dün okumaya çalıştım. Okumaya çalıştım diyorum, çünkü Cemil Meriç kendini okutmamak için elinden geleni yaptı. Özellikle değer yargılarıyla. Zaten ben bu yazıda kitabın içeriği üzerinde duracak değilim. Sadece söyleyeceğim şu: Cemil Meriç’in kitaptaki bütün makaleleri, sağcı-muhafazakâr bir muhayyilenin ürünleridir.” (Gün Zileli, “Su Koyuveren Yazar…”, (http://www.gunzileli.com/) Tarih: 12.1.12)

-Kitabın içeriği üzerinde durma gereği duymadığını söylüyor, ama içerikle ilgili yorum ve eleştiride bulunabiliyor.

-Açıkça Cemil Meriç’in kitabının veya kitaplarının okunmadığını itiraf ediyor.  

Okunmadan bir eseri değerlendirmek ve dahi ondan hüküm çıkarmak, ancak felsefe bölümünü bitiremeyen birinin sergileyebileceği bir maharettir(!)

Keşke önyargı duvarlarını aşabilseydi ve okuyabilseydi, o zaman Cemil Meriç’in döne döne anlattığı, mülevves “sağcı-solcu” kavramları konusundaki duruşunu ve değerlendirmesini anlayamadığını ispat edercesine makalelerini, “sağcı-muhafazakâr bir muhayyilenin ürünleri” olarak itham ve iddiada bulunma mahcubiyetini yaşamazdı. Çünkü Cemil Meriç, “Türkiye'de Sağ-sol yoktur, dürüst olan ve olmayan insanlar vardır.” (Sosyoloji Notları ve Konferansları, s.291, 295) diyerek bu ithal algıya işaret etmiş ve piyonlarını uyarmıştır.

Daha baştan kendini şartlandırmış ve düşüncesini, benliğini rehnetmiş ve böylece düşünen, yazan ve hatta konuşan bir adamdan, artık şahsiyetli bir duruş beklemek bir yana, Cemil Meriç gibi bir filozofu anlamasının zorluğu ortadadır. Hatta Cemil Meriç, bu güdümlü zihinlere birkaç numara değil, yüzlerce numara fazla gelmektedir.

Kitaplarını okumamaya gelince; “Okumaktan hangi hakla söz ediyoruz? Okuma terbiyesinden önce, çok daha mühim, çok daha âcil disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haleti içindeki insanlar nasıl, neyi okuyabilirler? Büyük bir yazarın tek satırını anlamaları imkânsız.” (Bu Ülke, s. 109) diyen büyük Usta, zaten teşhisini önceden koymuş.

Bu kafada olanlara, bir bilgenin, bir filozofun eserini ona vermek ve okumasını istemek, ona yapılabilecek en büyük zulümdür. Onun anlayabileceği seviyede verilecek kitap “Cin Ali” serisi olsa gerektir.

 

 

 



Değer Bilmek!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 10 ay, 3 hafta önce / 17.07.2020 08:50:58 | Görüntüleme : 5225

Peygamberimiz (sav) buyuruyor: “Beş şey gelmeden, beş şeyin kıymetini bilin;

 

İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin,

Hastalık gelmeden önce sıhhatin,

Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,

Fakirlik gelmeden önce zenginliğin ve

Ölüm gelmeden önce hayatın kıymetini bilin.”

(Hâkim, Müstedrek, IV, 341; Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25)

Dünya ve ahiretimizi kurtaracak bu muhteşem öğütlerin/tavsiyelerin hangi birinin gereğini yerine getiriyoruz? Maalesef bu soru bile bizi kendimize getirmeye yetmiyor. Ve yine maalesef zamanında ve zemininde yapılması gerekenler konusunda, -makul bulmamıza rağmen- gevşek davranıyoruz. Bu gevşeklik bize pahalıya mal oluyor. Biz kaybetmeyi de yanlış anladığımız için bunu yanlış eylemlerle ve davranışlarla yansıtıyoruz. Esas olan, Mevlana’nın, “Kıymet bilmek, kaybedince arkasından ağlamak değil, yanındayken sımsıkı sarılmaktır.” dediği cinsten olmalıdır.

Her alanda olduğu gibi edebiyat ve düşünce alanında da yeteri kadar kıymetini bilmediğimiz değerlerimiz vardır şüphesiz. Bunlardan biri de Cemil Meriç’tir. O, öyle bir değerdir ki, Türk milleti olarak böyle bir değere sahip olduğumuz için şükretmeliyiz. Ayrıca, dünya düşün arenasında bize açtığı yer, bize kazandırdığı saygınlık açısından da medarı iftiharımız olduğunu bilmeliyiz. Bu alanda bir olimpiyat düzenlense Cemil Meriç’le ipi göğüsleyeceğimiz konusunda şek ve şüphe yoktur.

Düşünelim, Dünya kültürünü analiz edip her bir değeri yerli yerine oturtabilen kaç kültür adamı vardır dünyada? N. Fazıl’ın söylemiyle “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapattığı, sahici münevver Cemil Meriç…”, “Kulumu sevince gören gözü, duyan kulağı, tutan eli olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür." Demiyor mu Cenabı Allah? Yoksa siz dış gözü olmayan bir insanın, müthiş bir basiretle dünyada olup biteni tetebbu ederek kültür dünyasına bu kadar damardan girip tahlil edebilmesini nasıl izah edebilirsiniz? Dikkat edin belki de yeryüzünde bir örneğini daha gösteremezsiniz!

2008 yılında Hatay Kültür Merkezinde “Umrandan Uygarlığa” panelinde konuşan kızı değerli hocamız Ümit Meriç Hanımefendi, başladığı konuşmasının bir yerinde insanın tüylerini diken diken eden bir hususu dile getirmişti:

"Cemil Meriç’in hayatı tek başına zaten beşeriyetin dikkatini çekecek bir hayattır. Hatırlatmaya gerek yok, ama 35-36 yaşlarında gözlerini kaybeden bir insan, kör olduktan sonra 12 cilt kitap; fikir kitabı kaleme almıştır. Bu bakımdan bir insanlık şaheseridir Cemil Meriç’in hayatı. Bir özürlünün özrünü aşma ve aşmayı başarma gayretidir. İnsan olarak hepimizi ilgilendirir. Herkesin zaman zaman belki yapması gereken bir tecrübedir bu. Biraz konunun dışına çıkıyorum, ama konu içine gelmek için, hiç hayatınızda 24 saat gözlerinizi kapayarak yaşamayı denediniz mi? Ne yapabilirsiniz? Nerelere gidebilirsiniz, neler düşünebilirsiniz? Ve siz kim olursunuz, gözleriniz kör olursa? Gözlerinizi kaybettikten sonra sizden geriye ne kalır? Hiç bunun tecrübesini yaptınız mı? Bunun acısını, bunun aczini, bunun insana getirdiği artıları ve eksileri düşündünüz mü?”

Bunu düşünmeden, nefsine yenilerek, egosuna mahkûm olarak Cemil Meriç’i levm etmeye, kınamaya, küçük görmeye yeltenen cüceler olmadı değil! Dikkat edin eleştirmeye demiyorum. Kendilerince açık gördükleri kapıdan girmeye çalışarak tatmin olmaya çalışıyorlar.

Cemil Meriç’i anlamak için öncelikle gerekli olan bir şuur ve onun üzerin inşa edilmesi icap eden bir kültürden yoksun, bazı zevat, popüler algının ezikliği altında ürettikleri soruları bu bilge insana

yöneltiyorlar. Kendi zavallılıklarını idrak edemeyen bu tefekkür yoksulu zevatı, hayatımızın her deminde görmek pek de şaşırtıcı değildir!



BATI’DA SOSYOLOJİ

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 11 ay, 2 gün önce / 11.07.2020 10:21:37 | Görüntüleme : 1469


Cemil Meriç, Batı’daki sosyolojinin vaziyetini şöyle anlatır:

 

 “Sosyoloji buhranların çocuğu. Comte, ihtilalin ölüme mahkûm ettiği Katolikliği, ‘insanlık dini’ ismi altında horlatan bir yarı deli. Le Play, sürüyü şer kuvvetlerine kaptırmak istemeyen kiliseyi temsil eder; şer kuvvetlerine, yani Sosyalizme. Durkheim, sarsılan düzeni rasyonalizm rayına oturtmaya çalışan bir haham torunu. Ortak vasıfları kötü birer nasir olmaları. Dava: Hristiyan Batı toplumunu istikrara kavuşturmak, dördüncü sınıfın ataklıklarını önlemek. Bir Fransız yazarı ‘çoban köpekleri’ diyor üstatlara. Fransa 1958'e kadar liselere almıyor sosyolojiyi. Bizde 1914'ten beri kürsü var.”1

Avrupalıya göre, Sosyolojinin iki düşman kardeş oldukları belirtilen Marx'la Weber’in, Doğu söz konusu olduğunda bu rakipler anlaşmazlıklarını unuturlar. Marx’ın coğrafi kaderciliği ‘bilimsel’ bir hakikat gibi sergilediğini belirtir. Dahası, ‘ülkedaş’larının Doğu'yu sömürürken vicdan azabı duymamaları için, bir kurt masalı uydurduğunu, bunun da; A.T.Ü.T. (Asya Tipi Üretim Tarzı) oluğunu söyler.

Weber'in hareket noktasının da ondan geri kalır tarafı olmadığı anlaşılmaktadır: “Avrupa dünyanın kalbgâhı; insan bütün büyük fetihlerini Avrupa'nın kılavuzluğunda gerçekleştirmiştir. Öteki medeniyetler, birer emekleme, birer başlangıç, birer müsvedde. Avrupa'nın ayırıcı vasfı: akılcılık. Çağdaş tarihin mimarı: burjuvazi. Dünyanın başka ülkelerinde burjuvazi olmadığı için, Avrupa'nınkine benzeyen bir medeniyet de yok. Birçok ülke kapitalizmin eşiğine kadar gelmişler, fakat kapitalizme geçememişler. Sınai kapitalizm, Protestan ahlakının eseri.”

Cemil Meriç bu hileli açıklamaları görür ve itirazını yapar:

 “Acaba öyle mi? Weber'in Protestan ahlakına yamamak istediği rasyonalite, irrasyonalitenin ta kendisi değil mi? İnsanı eşyalaştıran, insan haysiyetini sıfıra indiren bir ahlak, kapitalizmin cinayetleri ve adilikleri üzerine örtülen bir şal.

Tarih bir Avrupa ilmidir, Weber'e göre. Oysa, ‘Mukaddime’ 1860'larda Fransızca’ya çevrilmiş. Geniş tecessüslü bir ilim adamının bu büyük kitaptan habersiz oluşu düşünülebilir mi? Ne çirkin samimiyetsizlik!”

Olaylara olan yaklaşımını bu şekilde değerlendirdikten sonra, Weber’in duruşunu ve çalışmalarından hâsıl olan faydayı değerlendirir:

 “Weber, Protestan insanın yani Hristiyan Avrupa'nın destancısıdır. Asil bir davranış! Ama, o âteşîn Alman milliyetçisinin Türk insanına ifşa edeceği hakikat ne? Marksizm’in tek büyük faydası olmuştur: dikkatimizi liberal Avrupa'nın yalanlarına çekmek. Yani, içtimai ilimlerin birer ideoloji olduğunu öğretmek. Weber de ‘bir nevi Marksizm’in panzehri olarak tavsiyeye şayan.”2

Diğer taraftan Batı, maddi ilimlerde olduğu gibi toplumsal bilimlerde de masum değildir. Batı’nın Doğu merakının temelinde mutlak olarak kapitalizmin var olduğunu, bunun saf bir ilmi tecessüsten ileri gelmediğini, gelişen bir sınıfın ihtiyacından kaynaklandığını ileri süren Cemil Meriç bunu, “Demek Batı’nın sanıldığı gibi sadece madde ilimlerinde değil, toplumları incelerken de kılavuzu habis bir ihtirastır: Doğu’yu talan etmek”3 şeklinde açıklamıştır.

Üstat Cemil Meriç elbette haklı, yalan ve sömürü üzerine kurulu bir ilim ve tarih… Vahşi Batı'nın sömürü düzeni başka türlü nasıl işlesin ki?

Son olarak, toplumcu bir düşüncenin gerçek temsilcisi sayılabilecek, bu toprakların düşünürü olan Cemil Meriç’in sosyolojiyi neden okuduğumuza dair kanaatini zikredebiliriz, der ki:

 “Sosyoloji ile uğraşmanın tek faydası iliklerimize kadar işleyen ideolojileri bir dereceye kadar söküp atabilmek”tir.4

 “Sosyoloğun ilk vazifesi bütün sosyal sınıfları dolaşmak, onları bütünüyle yaşadıktan sonra sosyal hayatı tasvir etmektir”5



CEMİL MERİÇ VE SOSYOLOJİ

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 11 ay, 4 gün önce / 09.07.2020 09:02:06 | Görüntüleme : 1416

Cemil Meriç, “Taraf tutmayan insan, şahsiyeti felce uğramış insandır. Kimse tarafsız değildir ve tarafsız bir sosyoloji de yoktur.” diyerek sosyolojinin tarafsız bir ilim olduğunu söyleyenlerin yanılgına işaret eder.1

  Kabul etmek gerekir ki Batı toplumunda egemen olan değer, güç ve onun dayandığı ideolojilerdir. İdeoloji denilen mülevves kavram da, sadeliği, duruluğu, saf ve temizliği ifade etmediği, incelendiğinde anlaşılacaktır. Bu kavrama baktığımızda, neredeyse bütün ansiklopedilerde onunla ilgili şöyle bir tanıma rastlamak mümkündür:

“Bir topluma ve veya toplumsal sınıfa has düşüncelerin tümüne ideoloji denir.”2 İdeoloji, metafizik muhtevasından sıyrılmış bir felsefe olduğu, ideologların ise, bilginin kaynağını duyu organlarının faaliyetleri ve akıl yürütmeyle sınırlandırarak, vahyi inkâr ettikleri ifade edilmektedir.3

Cemil Meriç, “İdeoloji, çağımızın anahtar kelimelerinden biri… vuzuhu kilitleyen bir anahtar”4 derken, aydınlarımızın da bu kavramı tanımlamadaki teşevvüşlerini mazur görmekte, çünkü bu mefhumun kendisinin kaypak ve karanlık olduğunu söylemektedir.5 Bir kelimeyle 1950’lere kadar hiçbir sözlüğün, ideolojinin sosyal ve politik manalarını vermediğini, Batı’nın tek büyük Sosyal İlimler Ansiklopedisi’nde (Encyclopedia of the Social Sciences, 2. bs. 1949) ideoloji kelimesinin olmadığını belirtmektedir.6 Ayrıca bilgi sosyolojisinin üç anahtar kavramının, ideoloji, mit ve ütopya olduğunu söyler ve Mannheim’e göre ideolojinin gayesinin mevcut düzeni devam ettirmek olduğunu, ütopyanın ise, mevcut olmayan bir düzeni savunduğunu nakleder.7

       Cemil Meriç de, ortaya koyduğu verilerle sosyolojinin tarafsız olmadığını, ideolojilere kurban edildiğini iddia eder, Herbert Spencer’in, sosyolojinin az gelişmiş, geç gelişmiş olmasını 10 sebebe bağladığını; bunların başında ise önyargıların geldiğini söylediğini ifade eder. İdeolojilerin de kilise gibi yobaz yetiştirdiğini, taraf tutmayan insanın şahsiyetinin felce uğramış insan olduğunu, hatta kimsenin tarafsız olmadığını ve dolayısıyla tarafsız bir sosyolojinin de olmadığını söyleyerek sürdürdüğü açıklamasında:

“Sosyal bilimlerle uğraşan her insanın alacağı ilk ders, sosyal ilimlerin relatifliğidir. Boukharine, ‘Her sınıfın ayrı bir ilmi vardır’ derken, belki biraz mübalağalı bir hüküm veriyor, ama sosyal ilimler kadar yalanın cirit oynayabileceği saha yoktur. Bütün sosyal ilimler, insan denen, dişleri ve tırnakları henüz sökülmemiş olan o mahlûkun suç ortaklığını yapmaktadır. Sosyoloji, biyoloji değildir. Parça parça sosyal ilimler vardır. Çünkü insanı kinlerinden, sevgililerinden soyamayız. Sosyolojinin bize kazandırdığı ilk vasıf, demystification, hakikati yalanlarından soyabilmektir.’8 ‘Sosyolojinin en büyük keşiflerinden biri, bir ideoloji olabileceğini kabul etmesidir.’9 ‘Bütün cemiyeti kucaklayan bir Sosyolojiden bahsedilemez, ancak bir palier'ler (basamaklar) sosyolojisinden bahsedilebilir.’10 ‘Sosyolojinin en büyük sezişi içtimai hadiselerin plüralizmine inanmaktadır. Bir sosyoloji yok, birçok sosyoloji vardır.’11 ‘Her sosyolog bir davanın, bir dünya görüşünün adamıdır.’”12

Cemil Meriç’e göre “Sosyoloji endüstriyel toplumun çocuğudur. İnsan düşüncesine hürriyet getirir, sacre (kutsal) tanımaz… Eğer sosyolog uzviyetine hâkim olan geleneğin zincirlerini koparamıyorsa, ilmi gelişmez.13 demektedir.

          Cemil Meriç, sosyolojiyi yeni bir teoloji olarak değerlendirir; Batı ideolojisi. Buna dayalı olarak Batı’daki sosyologların hepsinin, aslında aynı yolun yolcusu olduklarını, söyler. Birbirinin zıddıymış gibi görünseler de. Yaşadıkları içinden çıkılmaz krizlere çıkış yolu bulabilmek için çırpındıklarını, buna çare bulabilmek için de her birinin başka bir koldan çalıştıklarını; gayelerinin bir, hedef ve amaçlarının bir olduğunu; onun da Hristiyan Batı toplumunu ayağa kaldırabilmek olduğunu ifade eder.14