......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 336773

Yeryüzünde İşlenen Cinayetler,

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 2 ay, 3 hafta önce / 18.04.2022 13:02:57 | Görüntüleme : 486

Kutlu Günler ve Tövbe

Dünyada olup bitenlere baktığımızda, insanın tam bir aymazlık içinde olduğu fark edilir. Öyle ki, evreni yaşanmaz kılmak için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmuyor. Nasıl bir ruh halidir bu, yaşam evrenini yaşanmaz kılmaktadır? İnsanları kahrederek, yeryüzünü cehenneme çevirerek, her yeri talan ederek, acımasızca, hunharca öldürerek, zulmederek, katlederek veya yaşam imkânını elinden alarak; köleleştirerek… Bu mudur insanlık? Bu mudur hayat? Bu hasta ruh, bir başkasına değil, kendisine bile huzur getiremez.

 

Bir bakın Allah aşkına, son yaşanan olaylara. İnsan demeye bin şahit lazım olan bu hilkat garibesi yaratıklar, neden bu savaşları çıkarıyorlar, neden ülkeleri işgal ederek insanlara zulmediyorlar? Neden şu mübarek günlerde, kutsal mekânları basarak, kopasıca çizmeli ayaklarıyla mabetleri çiğneyerek, ibadet halinde olan insanlara hunharca davranıyorlar? Hangi alçak gaye, bu menfur olayı ve olayları haklı çıkarabilir?

İnsanlığın rahmet damarı kurumamışsa, gelişmeleri tefekkür ederek ve analiz ederek insanlığına döner. Yaptıklarının yanına kâr kalmayacağını bilir ve hatasından dönerek Yaradan’ına sığınır. Allah’ın, insanlığın ve tüm yaratıkların huzuru için kurduğu ve istediği düzeni değiştirmeye kalkışmak ve yeryüzünü fesada boğmaya çalışmak ve bunda ısrarcı olmak, O’nun affetmeyeceği günahlardandır.

Hiçbir Müminin, yeryüzünü fesada boğmak gibi bir şenaatin içinde olmayacağı, olamayacağı kesindir. Ancak, insan olarak olabilecek günah ve hataları olabilir. Bundan da rücu ederek kurtulmanın yollarını, fırsatlarını kovalaması onun imanının gereğidir.     

Bu bakımdan şu mübarek günlerde Müslüman’a düşen, Allah’ın, dünya üzerindeki olup biten her şeyi bir düzen, bir mana ve hikmet üzere yaratmış olduğunu unutmamasıdır. Ve bu manada Allah’ın uyarılarına kulak vermeli, yol gösterici olan işaretlerini, sözlerini rehber edinmelidir.

"Sizi imtihana çekip, hanginizin daha güzel davranışta bulunduğunu bildirmek için ölümü ve dirilişi yaratan O'dur." (Mülk:2)

İmtihan dünyasında, hata ve günah işleme ihtimalimiz var. Kul olarak, hatadan ve günahtan hali değiliz. Peygamber (SAV), buyuruyor ki; "Bütün insanlar günah işleyebilir. Günah işleyenlerin en hayırlı, (işlediği günaha pişman olup) tövbe edenlerdir." (İbni Mace, 'Züht', 30)

İnsan, melek değildir. Bu bakımdan hatasını ve günahını anlayıp Yaradan’ına dönmesi esastır. İşlediği günahları çoğaltıp onlarda ısrarcı olması kulluğunu zedeler. Bu durum Allah tarafından hoş karşılanmaz ve uyarılır:

"Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir." (Haşr: 18,19)

Kulların Allah'ı unutması, onun kitabı Kur'an'ı, bir kenara atmaları ve ilahi ahlak esaslarına uymamalarıdır. Allah da Kur'an'ı arkaya atan kişilere kendi nefislerini unutturur. Böyle kişiler, kendilerinin doğru yolda mı, yoksa eğri yolda mı bulunduklarını düşünmezler ve ahiret hayatları için bir şey hazırlayamazlar. (Gazali, ilahi Nizam, c.1, s. 51)

Şahsımızla ilgili bu kadar önemli bir uyarıyı dikkate almamak akıllıca olmayacağını her aklıselim kabul eder. Bu sebepledir ki kullar olarak namazımızda Allah'ı unutmamamız, zekâtımızda, orucumuzda, sosyal yaşantımızda, konu komşumuzla olan ilişkilerimizde Allah’ı unutmamamız gerekir... Sehven veya kasten, komşumuz, arkadaşımız hakkında olumsuz konuşmaya yeltendiğinde, yani gıybetini, dedikodusunu yapmaya kalkıştığında -ki Allah, hepimizi bu kötü huylardan korusun- hemen aklımıza Allah gelmelidir.

Her ne kötülük işlenmeye niyet edilirse veya onu işlenmeye başlanılırsa Allah hatırlanmalı ve derhal vazgeçilmelidir. Böyle anlarda Allah'ı hatırlamaz ve onu göz ardı edersek O da bizi unutur ve bizden vazgeçer, Allah korusun.

Bundan dolayı kişi, şeytana, nefsine, heva ve hevesine uyarak bir hata, bir günah işlemişse mutlaka tövbe etmelidir, tövbeye sarılmalıdır. Bu, her Mümin için bir vecibedir.

Şu mübarek günleri fırsat bilerek günahlarımızdan, hatalarımızdan arınma ve kurtulmaya bakalım... Hedefe varmak için yavaş yavaş değil, oldukça hızlı davranalım, hatta mümkünse, elverdiğince koşalım... ola ki Allah’a sığınmaya vaktimiz kalmaz. Bunu hep birlikte ve birbirimize yardım ederek yapmalıyız... Allah bunu bizden istiyor; bizleri affetmek, mağfiretini üzerimize yağdırmak istiyor: "Kurtuluşa ermeniz için, ey iman edenler topluca Allah'a tövbe ediniz." (Nur:31)

Tövbe etmek ve günahlardan arınmak, kendimiz içindir, bir başkası için değil! Çünkü insan, yaptıklarından sorumlu tutulmak üzere yaratılmıştır. Yani, ifade ettiğimiz üzere bu dünya imtihan dünyasıdır ve insan, Allah'ın buyurduğu gibi; "insan başıboş olarak bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet:36) Elbette insan, başıboş bırakılmayacaktır, çünkü manasız ve boş yere yaratılmamıştır ve başına buyruk olarak da bırakılmamıştır.

İmkân olarak verilen mübarek günleri fırsata çevirmek elimizdedir. Tefekkürle varlığın hikmetini idrak etmekle her şeyimizi borçlu olduğumuz Yaradan’ımıza yönelmeye, O’na sığınmaya ve O’ndan eksiklerimizin affını dilemeye o kadar çok ihtiyacımız var ki!

Rabbim bizleri nefislerinize esir olmaktan korusun, yolundan ayırmasın, yeryüzünde işlenen cinayetlere ve zulme mani olma gücünü ve basiretini bizlere lütfetsin. Bu mübarek günler hürmetine de bizleri razı olduğu kullarından eylesin. 18.04.2022



Minik Serçe!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 5 ay, 3 hafta önce / 20.01.2022 09:17:35 | Görüntüleme : 1019

Sivil toplum örgütlerinden tutun da pek çok kamu kurum ve kuruluşlara, siyasi partilere, Diyanet camiasına varıncaya kadar herkes konuştu. Öyle ki, aklı yeten yetmeyen, bilen bilmeyen, ilgili ilgisiz, önüne gelen herkes, ama herkes konuştu, konuşuyor ve anlaşılan konuşmaya devam edecek, ancak bir kişi hariç…

 Adeta “kuzuların sessizliği”ne bürünmüş bir halde, suskun mu suskun! “Kimdir bu?” diye merak edilecektir elbet. Son günlerde gündemi meşgul eden konulara nal toplatırcasına, darbe yaparcasına gündeme el koydu. Ne enflasyon, ne dolar, ne altın, ne piyasa ne ekonomi konuşuldu. Bugünlerde varsa yoksa o ve onun şarkı sözleri… Kimdir bu illüzyonist, bu sihirbaz, ne dedi de sihirli bir değnek gibi bir dokunuşla odak noktası haline geldi?

Haklısınız, bugüne kadar tanıdığımız ve hatta çoğumuzun sempatik bulduğu bir şahsiyet gitmiş, yerine itici, kırıcı, hakaret edici bir vasfa bürünen bir kişilik gelmiş… İnsana hakaret eden bu itici ve nobran birini tanıyamayışımız ondandır. Bu da normaldir; ayın hareketleri ile evrelerine bağlı olarak karakteri ve huyu değişen kişi ve onun yaşadığı psikolojik duruma göre şekil alması… Batı mitoloji ve masallarında yer alan ve dolunayda kurda dönüşen Erbörü (Kurtadam) motifi işte bu anlayışın bir dışavurumu olarak anlatılır. Türk kültüründe de dönüşen dişilerine “Eşbörü/İşbörü” (Kurtkadın) denmektedir.

Demek oluyor ki, tanıdığımız, bildiğimiz bir şahsiyetin birdenbire farklılık göstermesinin arka planında bir şeyler vardır; bilinmeyen bir gizem, bir sır, bir dürtü veya başka bir şey… Bu etken, her ne ise; dolunay mıdır başka saikler midir bunun cevabını onun adına avukatlık yapanlar bilemez, bilemedikleri için de veremez. Onun cevabı ondadır, açıklamasını yapmak da ona düşer. Evet, ortalığı geren, bir inancı bir şekilde hedef alarak istiskal eden bu gizemli sözün sahibi, “Minik Serçe” namıyla maruf ve meşhur olan Sezen Aksu’dur.

Kamuoyu, onun şarkısında geçen sözlerin ne olduğunu zaten biliyor. Hiçbir yoruma ihtiyaç duymayacak kadar manası açık olan şarkısının ilgili dizelerini buraya alarak sorularımızı ona soralım. Soralım ki, cevap verip vermediğine tarih tanıklık etsin:

……

Binmişiz bir alâmate

Gidiyoruz kıyamete

Selam söyleyin o cahil

Havva ile Adem'e

…..

Bu şarkının sözlerindeki eyyamcılığı, bayağılığı, laylaylomculuğu ve kaypaklığı, bildiğimiz Sezen Aksu’nun o derinlikli şarkılarıyla karşılaştırdığınızda hangisinde görebilirsiniz? Yaşamanın güzelliklerini hikmetlerini, sevgiyi, aşkı, vefayı, dürüstlüğü, yol göstericiliği, toplumsal yaralara parmak basarak dağlara sığınma ihtiyacını vs. vs. dile getiren o güzel şarkıların sahibine ne oldu? Ne oldu da her gün aynı havayı solukladığı, birlikte yaşadığı acısını, kederini, hüznünü, sevincini, mutluluğunu paylaştığı insanların değerlerine, beyni boşaltılmış, zihni rehnedilmiş, adeta hipnotize edilmiş bir haleti ruhiye içinde hakaretler yağdırmıştır.

Biz kendisine diyoruz ki, ne olur şeytana ve şeytanın yoldaşlarına uyarak, kanarak bugüne kadar onurla oluşturduğunuz itibarınızı yerle bir etmeyesiniz. Son kertede kendini sokan akrep durumuna kendinizi sokmayasınız. Biz sizi Barış sürecindeki duruşunuzu; Hükümetin 'terör ve Kürt sorununun çözülmesine yönelik açılımı'na destek için Başbakan Erdoğan'ı telefonla arayarak, açılımla ilgili görüşlerinizi ilettiğinizi ve destek mesajı verdiğinizi, dahası, "Annemle, babamla konuştum. Son açılımınızı hep birlikte, canı gönülden destekliyoruz. Sürecin güzel bir şekilde tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Annem ve babam, bu sürecin karşısında duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorlar, ben de öyle görüyorum. Türkiye'nin her köşesinde ayrı bir güzellik var. Türkiye'nin her karesi aynıdır, bizim ayrımız gayrımız yok, olamaz da" dediğinizi biliyoruz.

Bütün bu yaptığınız güzel şeyler, bütün müktesebatınız, sizin iyi bir insan olduğunuzu göstermektedir. Basında hakkınızda çok şeyler yazıldı çizildi. Bu ülkenin kahir ekseriyetinin inancı konusunda vuku bulan rencide edici, yaralayıcı, üzücü bu müessif olayda, sözüm ona sizi savunur gibi gözükenlerin ne denli insanlıktan, insani değerlerden uzak ve ideolojik bir anlayışı sergiledikleri, gözünüzden kaçmamıştır. Cemaziyelevvelleri herkesçe malum olduğu için onların, yanınızda duruşlarının hangi çıkara dönük olduğunu ve esasen zerre kadar bir kıymetinin olmadığını bilebilecek zekâya sahipsiniz. Dosyaları olumsuzluklarla dolu olduğu için yanınızda durmaları bile sizin gibi birisine hakaret sayılır. Soy sop ırk meselesi konusunda da yazıldı, biliyorsunuz. Ama şunu da biliyor olmanız gerekir ki, İslam inancında, beraatı zimmet asıldır diye bir kural var. Hiç kimse ispat edilmedikçe suçlu sayılmaz. Hangi ırktan, hangi soydan gelirse gelsin insanoğlu, esasta o sizin haşa “cahil” olarak nitelendirdiğiniz Hz. Âdem’den meydana gelmiştir. Hiç insan atasına hakaret eder mi? “O, onu atası olarak kabul etmiyor ki!” kabilinden söylemler duyuyorum. Onun cevabı da sizdedir. Cenabı Allah’ın gönderdiği Peygambere, Allah’a rağmen hiç “cahillik” vasfı yüklenebilir mi? Kaldı ki yaradılışında olumsuzluk belirten meleklere Allah, siz benim bildiklerimi bilemezsiniz, dedikten sonra ona eşyanın isimlerini/hakikatini öğretti. Hiç hocası Allah olan biri cahil olabilir mi? Buradaki sözlerinizden şu yargının çıktığını bilmelisiniz. Bunu düzeltmek de size düşer:

-Haşa Allah, iyi bir öğretmen değildir, ona hiçbir şey öğretememiştir ki, o da “cahil” kalmıştır.

-Allah’ın (haşa) ikinci hatası, “cahil” olan birine peygamberlik görevini vermiştir.

-Vardığınız bu kadar önemli bir yargıyı neye dayandırdığınızı da belirtmemişsiniz.

Bu manada esasen, sadece Hz. Âdem ile Havva zemmedilmiyor. Birincisi Allah, sorgulanıyor. İkincisi, Hz. Âdem’in peygamberliği inkâr ediliyor. Edilmese bile yalancı olan birinin getirdiği mesajın da, dinin de yalan olduğu anlamına geliyor. Üçüncüsü, son Peygamber Hz. Muhammed (as)ın getirdiği Kur’an’ın da, Hz. Âdem gibi haşa “cahil” birisinin özelliklerinden; ilminden, getirdiği mesajdan söz edip onu kabul ve tasdik ettiği için o da inkâr edilmiş demektir.

Evet, yazımızın sonlarına geldik diyebiliriz. Bu milletin bir evladı olarak sizden bu şarkınızla ilgili olarak bazı şeyleri düşünmenizi istirham edeceğiz. Âdem ile Havva’yı şarkıya hangi bağlamda ve hangi gayeyle yerleştirdiniz? Şarkının söz yazarı başkası bile olsa onu söyleyen sizsiniz. Anlamını, bağlamını, dizeler arasındaki mana bütünlüğünü ve ahengini düşünmemiş ve anlayamamış olamazsınız. Sırf o iki kelimeyi –kelalaka- yerleştirme gayreti bile niyetin ve maksadın iyi olmadığını göstermeye yeter sanırım.

Esasta biz sizi tanıyoruz ve seviyoruz. Her ne olduysa oldu, hatadan rücu etmek büyüklüğün şanındandır. İnanın, özür beyanınız, size bir şey kaybettirmez, ama çok şey kazandırır. Varını yoğunu, hatta canını bile değerleri uğruna feda etmekten geri durmayacak bu güzide ülkemin güzide insanlarını değerleri ile sevdiği sanatçı arasında bir tercih yapmak zorunda bırakmayın ve size yakışan açıklamayı yapmanızı istirham ediyoruz.

Siz ki, olur olmaz her şeye konuşan ve hatta sahnede bile olmazları anlatabilen Minik Serçe’ye ne oldu da dut yemiş bülbül gibi suskunluğa gömüldünüz? Şarkıları, şakaları, esprileri, cana yakınlığıyla kendinizi bize sevdirmiş biri olduğunuzu unutmayın, unuttuysanız da bu satırlarla hatırlamaya çalışın. Sahnelerde, dillerden düşmeyen şarkılarınızla, yaptığınız esprilerle hepimizi gülmekten kırıp geçiriyordunuz. Hatırlayın, 2011 Temmuz ayında çıktığınız Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda hayranlarınızla yaptığınız sohbeti. Genç müzisyenlerimizden Okay’ı sahneye davet edip, “Okay, kardeşim sayılır, ama kellik ona çok yakışıyor. Bilirsiniz ben kellerden hoşlanırım” diyerek herkesi güldüren sizsiniz.

Sahnede ve her platformda sahip olduğunuz özgüvenle bu kadar açık olabilmeyi, halkın teveccühünü, sempatisini kazanmayı başarmış birisi olarak, gelinen noktada size önemli bir görev düşüyor: Gelin şu veya bu sebepten dolayı yaptığınız hatadan dönün ve hatta tövbe edin. Sizi çok seven ve sizin de çok sevdiğinizden emin olduğum halkınızla bütünleşmeyi sağlayacak açıklamayı yapın. Arkadaşınız, dostunuz ve hatta babanız bile olsa sizi bu sevgiden ayrı düşürmek isteyenlere kanmayın.

Sizi seviyoruz ve bu sevginin devamı için açıklamanızı dört gözle bekliyoruz. Saygıyla ve sevgiyle kalın.



BEŞİKTAŞ-GİRESUNSPOR MAÇININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 7 ay, 1 hafta önce / 08.12.2021 08:37:11 | Görüntüleme : 900

Kabul etmek gerekir ki günümüzde yapılan spor etkinlikleri için, spor ruhunun ötesinde, her yönden kazanmayı, kazanmayı, kazanmayı amaçlayan ve ona yönelik faaliyet gösteren bir sektörün adı olduğu söylenebilir. Kurthan Fişek’in deyimiyle sporun adeta “Spor sanayii”ne dönüştüğü görülmektedir. Spor olgusu, maç bileti ve malzeme satışlarıyla yalnızca Amerika’da, 1985 rakamı itibariyle yıllık cirosunun 130 milyar doları bulan dev bir iş kolu haline geldiği ifadesine dikkat edilirse konunun vaziyeti daha iyi anlaşılmış olur.

Bu sektörün/sanayiinin içinde yerini alan sporcuların, burada yer almanın hakkını vermeleri bir mecburiyettir onlar için. Bir defa burada günün en az 10-12 saatini bu sektörün belirlediği kurallar çerçevesinde çalışacaklardır. Burada bulunan her bir sporcu, adeta “Beyin ve kastan oluşan hassas bir makine, vücudunu araç olarak kullanan bir teknisyen, bir bilim adamı” haline gelmektedir. Bu işin içinde yer aldıktan sonra, artık işin normalliğini de ruhen ve bedenen kanıksamışlar demektir.

                Böylesine bir keyfiyet içinde yapılan sporunun “oyun ve eğlence” olmadığı açık değil mi? Hele sporcu için artık bu iş, oyalanma ve vakit geçirme meşgalesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Bu, kuralları, keyfiyeti, muhatapları itibariyle tam anlamıyla işin ta kendisi olmuştur. (Kurthan Fişek,  “100 Soruda Türkiye Spor Tarihi” S.5,6)

                Sporun hiç bir tanımında olumsuzluk öğesi görmek mümkün değil... Vurmak, kırmak, kan akıtmak, acıtmak, öldürmek, sonuca gitmek için her yolun meşruluğunu içselleştirmek asla spor olamazdı. Psikoloji biliminden tıp bilimine oradan toplum bilimine kadar hiç bir bilim asla olumsuzluklar içeren bir eyleme “spor” tanımlaması getirmemiştir.

Sporcunun hayat felsefesinin tezahürünü eylemlerinde görmek mümkündür. O, inandığı ve düşündüğü gibi yaşar. Şüphesiz bu bir kültürdür, hayata bakıştır. Sonuçta da sporcuların kanıksadığı ve toplumda yaygınlaşan değer yargıları oluşmaktadır.

Bütün bunları bize düşündüren olay, Süper Lig'in 14. Haftası, 27 Kasım 2021 tarihinde, Cumartesi günü oynanan Beşiktaş, Giresunspor maçındaki 4. goldür. Beşiktaş kendi sahasında oynarken 3-0 mağlup durumdaydı. Maçın 90. dakikasında Joey Champness 4. Golü attı. “Ne var bunda?” denecek bir durum değil, golün atılış pozisyonu görülünce. 90. dakikada Giresunspor rakip kaleye doğru paslarla giderken Beşiktaş kalecisi Mert Günok, sol dizindeki ön çapraz bağı koptu ve yere yığıldı. Bu duruma kayıtsız kaldı Giresunsporlu futbolcular. Joey Champness de önüne gelen topu bekletmeden boş kaleye gönderdi. Golle birlikte seyircinin tepkisi büyük oldu. Buna rağmen Giresunlu Sporcular golü sevinç içerisinde birbirlerine sarılarak kutladılar.

Onlar için sonuca gitmek her şeyden değerliydi. Bir sporcu yerde yatıyormuş, ayak yan bağları kopmuş, belki de kalpten gitmiş de olabilirdi, ama ne önemi vardı! Önemli olan sonuca gitmek ve 4. Golü atmaktı. Öyle mi? Yazıklar olsun sizin bu anlayışınıza, yazıklar olsun insanlığınıza! Hadi ülkemin ve güzel insanlarının güzel değerlerini bilmiyor bu yabancı futbolcu, ya siz? Siz de mi bilmiyorsunuz? Siz de mi yabancılaştınız? Sahi Giresunluların karşısına hangi yüzle ve nasıl çıktınız?

Fair- Play, centilmenlik mi dediniz, bunların hepsi meğer yazıda ve satır aralarında, tribünlere yönelik şov malzemeleri olarak kalmış sizlerin değer dünyanızda. Size göre yerde yatan en nihayetinde bir sporcu, öyle mi? Onun yerinde sizin de olabileceğiniz hiç mi aklınıza gelmedi? Ne oldu size, insanlığınızı bir gole mi sattınız? Bari hatanızı kabul edin ve özür dileyin, mazeretiniz kabahatinizden büyük olmasın. Oyuncularının bu konuda rahatsızlık duyduğunu düşünüyormuş sayın teknik direktör. Tabi saha içinde sevinçten naralar atarken, birbirlerine sarılıp zıplarken ne de çok üzgünlerdi(!)

Eminim Giresunlu kardeşlerim, futbolcularına, “Evet 3 puan, 4 golle alındı ama 4. Golle insanlık öldü. Değdi mi? Keşke küme düşseydik de sizin bu insani hareketten vazgeçişinizi görmeseydik” demektedirler. Çünkü ne Giresunspor yöneticileri ne de Giresun halkı bu olumsuzluğu hak ediyor. “Giresunspor kulübü, centilmenliğiyle adından söz ettiren bir yönetime sahipti. Henüz ligin başında, kulüp olarak 2020 yılında kazanılan fair play ödülünü, sezonun 3. haftasında kendi evinde oynanan Trabzonspor karşılaşmasında törenle almıştı. Ödül Başkan Hakan Karaahmet’e takdim edilmişti.

O yıl TFF 1. Lig’de mücadele eden Giresunspor, Osmanlıspor maçında rakip takım oyuncusu Jovan Blagojevic’e çok sert bir faul yaparak kırmızı kart gören Bekir Yılmaz’ı kadro dışı bırakmış, ardından yönetim ‘Bu ilke ve duruşumuzdan asla taviz vermeyeceğimizi, camiamıza saygıyla sunarız’ diye açıklama yapmıştı. Ayrıca Osmanlıspor Kulübü ve Jovan Blagojevic’ten özür dilemişlerdi.

Yönetimi böylesine Fair Play anlayışı içinde olan bir kulübün takımı, Beşiktaş maçında o hatayı nasıl yaptı, anlamak zor. Ancak bu olay o kadar çok konuşuldu ki belki de bir dönüm noktası oldu. (Bundan ders çıkaran Giresunspor) Ziraat Türkiye Kupası’nda 2. Lig ekiplerinden Ankara Demirspor ile oynadığı maçta Ankara ekibinin kalecisi, Beşiktaş maçındakine benzer bir şekilde kalesine dönerken sakatlanıp yerde kaldı. Giresunsporlu Çekdar Orhan, kaleye gitmek yerine topu taca atıp oyunun durmasını sağladı.” (Remzi Yılmaz, TSA Yayın Danışmanı, https://turksporajansi.com/2021/12/03/her-serde-bir-hayir-vardir/ )

Madem insanlık dedik, madem insani değerler dedik, o zaman dünya çapında bir örneği hatırlatalım ve hatta yazıp başucumuza koyalım ve her gün okuyalım da bazı değerlerin insanlık adına her şeyden önemli olduğunu unutmamak üzere zihnimizdeki yerini alsın.

Mısırlı sporcu Muhammed Ali Rashwan 1984’te Los Angeles’ta düzenlenen uluslararası olimpiyatlarda yarışmaktadır. Finalde Judonun çok önemli bir ismi olan Yasuhiro Yamashita ile karşılaştı. Otorite ve seyircilerde genel kanaat,  Rashwan’ın maçı kazanacağı yönündeydi. Çünkü bir önceki maçta Yamashita, çok önemli bir sakatlık yaşamış ve bacağında bir kas yırtılması olmuştu. Değil maç yapmak yürümede bile zorluk çekiyordu. Fakat, Rashwan, prosedüre tamamen uygun olduğu halde rakibinin sakat bacağına değil bir vuruş, bir hamle dahi yapmadı ve sonunda maçı kazanan Yamashita oldu.

Daha sonra neden hamle yapmadığı soruldu. İsteseydi sakatlığı kullanıp o bacağa yüklenerek müsabakayı kazanıp altın madalyayı da alabilirdi. Neden bunu yapmadığı soruldu. Gazetecilere şu muhteşem cevabı verdi: “Ben Müslümanım. Benim dinim insana zarar vermeyi yasaklar. Eğer o durumdayken bir de ben oradan yüklenip oraya vursaydım, sakat kalabilirdi. Madalya için bunu ona yapamazdım.” (Kaynak: https://pixabay.com/)

İşte değer ve işte insanlık! Hayat için bundan daha büyük ve daha yüce bir değe ve davranış olabilir mi? Hangi madalya ve hangi sportif veya başka bir başarı insandan, insan sağlığından daha önemli olabilir?

Kaynaklara göre 50.000’den fazla Japon, onun bu tavrından etkilenerek Müslüman oldu. Aynı yıl Uluslararası Fairplay Komitesi tarafından ödüle layık görüldü.(Muhammed Yusuf Kaba, https://www.bidunyahaber.org/ornek-bir-musluman-ahlakinin-spora-yansimasi-muhammed-ali-rashwan/)

Her ne iş yapıyor olursa olsun, insana değer veren bir anlayışı özümseyen bireylerin oluşturduğu toplumlar, huzurun kaynağıdır. Bunda şek ve şüphe yoktur.  

  

 



“Susma, sustukça sıra sana gelecek!” (II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 05.07.2021 08:56:19 | Görüntüleme : 1907

Haddi zatında Lütfü Oflaz’a ait olduğu söylenen “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” sloganı, haksızın karşısında durmak ve haklıdan yana çıkmak için söylenmiştir. Yani her hak sahibine hakkını vermek için. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” olmamak için. İnsan olmak, hakkın ve adaletin ikamesi için, haksızlık kime karşı yapılırsa yapılsın, haksıza ve zalime karşı haklının yanında yer almayı gerektirir. Bu felsefe, bu öğreti yaşanır bir toplumun temel taşlarını oluşturmaz mı?

 

“Adalet mülkün temelidir” sözü bu değeri ve bu değerin oluşturduğu toplumun malik olduğu huzuru ifade etmiyor mu? Neticede adaletin olmadığı bir yerde hangi anlayıştan, hangi düşünceden ve hangi huzurdan bahsedilebilir? Bunun teminatı olmayacak hangi “çağrı” yerini bulur?

Toplumsal yaşamda, tarih boyunca haksızlıkların olduğunu ve yaşandığını biliriz. Adaletin gözetilmediği, hakların gasp edildiği, zulümlerin envaı çeşidinin işlendiği zamanları ve toplumları biliriz. Ancak, çok az insanın da haksızlıklara karşı çıktığını ve adalet için çırpındığını da biliriz. Çünkü haksızlıklara karşı çıkmak öyle kolay, öyle sıradan bir iş değildir! Bunun için niyet ve azim ister, cesaret ister. Bunlar için de mangal gibi yürek ister ve daha da önemlisi ruh ister, karakter ister… Bu da serden geçmeyi gerektirmektedir şüphesiz.

– Tarihe mal olmuş çok önemli örnekleri vardır bunun. Bunlardan biri “Hilfu’l-Füdul” cemiyetidir. Bu, zalime karşı mazlumdan yana olma ve zalimden hesap sorma amacıyla Mekke’de kurulmuş olan yeminli bir topluluktur. Hz. Peygamber, Peygamberlikten sonra, bu topluluğun işlevselliğinden söz etmiş ve İslâmiyet’in bu hak hukuk anlayışını daha da ileri götürdüğünü belirtmiş ve inandığı ve sitayişle söz ettiği bu topluluğun yeminini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa değişmeyeceğini, öyle ki, tekrar çağrılsa, tereddüt etmeden behemehâl icâbet edeceğini söylemiştir. (Muhammed Hamidullah, TDV)

– İ.Ö. 73'te Gladyatör Spartacus’un başlattığı köle ayaklanmasının, tarih boyunca haksızlığa, baskıya ve zulme karşı olan mücadelesi özgürlüğün simgesi oldu. Hollywood’da, Spartacus adına filmlerin çevrildiği bilinmektedir.

– Bir Protestan ilahiyatçısı Friedrich Martin Niemöller, kiliseler arası kavgalarda kendisini geliştirerek nasyonal sosyalizm karşıtı bir direnişçi oldu. 1937’de tutuklanarak Sachsenhausen Toplama Kampı’na götürülerek orada büyük eziyetler gördü. Yaşadıklarını kısaca şöyle ifade etti:

“Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim. Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim. Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim. Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben Yahudi değildim. Beni götürdüklerinde, geride artık karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı.” (Deniz Kavukçuoğlu, 09 Ocak 2012 Pazartesi-Cumhuriyet)

Başkalarının hakkına sahip çıkmayı düşünmeyen insanın, kendi hakkının çiğnenmesine ortam hazırladığını er veya geç acı tecrübeyle öğrenecektir. Yılanın bir gün kendisini sokacağını da… Haksızlığa karşı olma bilinci geliştiğinde bir kimse, ancak insan olma vasfını kazanmaya doğru yol alır. Kişinin dünya görüşü ne olursa olsun; dini, mezhebi, rengi, cinsiyeti, düşüncesi ve inanışı farklı da olsa ona karşı, adaletle yaklaşmak ve adil olmak inancımızın ve dahi insan olmanın gereğidir. Hakkı ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kişilerden olmak da bu zorunluluğu gerektirir.

Bu evrensel ilkenin çiğnendiği zaman ve mekânda susanlar, bu suskunluğun neticesinde sıranın kendilerine geleceğini beklesinler!



“Susma, sustukça sıra sana gelecek!” (I)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 28.06.2021 15:40:12 | Görüntüleme : 1142

Bu sözü çok işitmişsinizdir. Dillere pelesenk olmuş bir söz. Ne anlatır size, ne mesaj verir, heyecanla ağızlardan fışkıran bu söz, bu slogan?

Düşünmezseniz ve oluşturulmaya çalışılan algının etkisindeyseniz, sözün sihrine kapılmanız içten bile değil! Biraz teyakkuz, biraz teenniyle davrandığınızda, ancak sözün eylemle, uygulamayla uyum içerisinde olup olmadığını anlamaya yardımcı olması kabilinden olay ve olguların, zihninizden bir bir aktığını görürsünüz… Bu slogana bir yandan baktığınızda, derinliğini içinde barındıran anlamlı bir söz olarak zihninizde canlanırken, diğer yandan taşıdığı anlamı, sorumluluğu ve yükü, asla ifade etmeyen; salt şova dönük, tribünlere oynayan gayri samimi bir gerçeklikle karşınıza çıkar. Böylece bu sloganı kullanan kişi ve gruplar, aslında bu sloganla kendi kimliklerini ibraz ederler, ama farkında olarak, ama olmayarak. Yaşanmışlıkların, samimiyete veya samimiyetsizliğe ayna tuttuğunu, iradeyi ve muhakemeyi elden bırakmayan her bir tefekkür sahibi, görür ve idrak eder. Sonuçta, hiç kimse gerçek şahsiyetin, perdesiz olarak görülmesinden kaçamaz!

Nice olaylar yaşanmıştır bu memlekette, yaşananlar karşısında bu sloganın nasıl istismar edildiğini de gördük maalesef. Hakkaniyetten uzak bir yaklaşımla ve insaf ölçülerini çiğneyerek ideolojiye alet edildiğine şahit olduk. Beyni, zihni ve ruhu ipotek edilmiş şarlatanların, kendi hali pürmelallerine bakmadan hep başkalarını, faşizanlıkla, totaliterlik yanlısı olmakla, tek adamlılıkla itham ederek, suçlayarak meziyet ve haklılık aramaya kalkışmışlardır. Oysa Camaziyelevvelleri karanlık olanların aydınlıktan söz etmeleri hiç de inandırıcı olmamaktadır. Esasen, hak ve hukuk karşısında suspus olanların seslerini yükseltmeleri, ancak efendilerinin müsaade ettikleri ve izin verdikleri kadar ve belirledikleri konularda olabileceği de ayrı bir bahis. Daha dün denebilecek bir zaman diliminde, kendilerine Taksim Dayanışma Platformu adını veren teşekkül, ülkenin menfaatleri için dayanışma içinde olmadıkları, aksine müstevlilerin çıkarlarından yana oldukları görülmüştür. Öyle ki, işgalci kuvvetlerin müzakere zabitleri gibi muhtıra üzerine muhtıra yağdırdıklarını unutmadık:

–Üçüncü köprü yapılmayacak, –Üçüncü havalimanı yapılmayacak, –Kanal İstanbul projesinden vazgeçilecek, –AKM yıkılmayacak, – HES’ler yapılmayacak, –Taksim için referandum yapılmayacak, –Gözaltına alınanlar serbest bırakılacak, –Gaz bombası ve benzeri materyaller kullanılmayacak,

–Sorumlu tutulan İstanbul, Ankara, Hatay Vali ve Emniyet Müdürleri başta olmak üzere tüm yetkililer görevden alınacak…

Sanırsınız ki Türkiye, müstemleke gücü tarafından işgal edilmiş ve mütarekeye oturulmuş da bu şartlar ileri sürülüyor. Ülkenin de başka çaresi kalmamış!.. Size “Sevr”i hatırlatmadı mı bu durum! O zaman bir madde daha ekleyin ve deyin ki: “Taksim Dayanışma Formu, lüzumu halinde ve stratejik gördüğü yerlerde, taş üstüne taş bırakmamacasına, gösteri başlatabilecek, buna da kimse karışmayacak!.. Aksi takdirde…”

Hak hukuk bilmezlerin susmaları konuşmalarından daha hayırlı değil mi? Suriye’de, Mısır’da, Myanmar’da, Doğu Türkistan'da Uygur Türklerine ve Dünyanın dört bir tarafındaki mazlumlara zulüm uygulanırken ve yüzlerce, binlerce insan, tiranlar tarafından katledilirken… 28 Şubat darbesinde insanlar inançlarından dolayı işinden gücünden ve eğitim hakkından mahrum bırakılırken… Okuma hakları ellerinden alınan başörtülü kızlarımıza Suudi Arabistan adres gösterilirken… Andıçlarla, yazarlar gazetelerinden atılırken, BÇG (Batı Çalışma Grubu) ile insanlar fişlenirken… İkna odalarında envaı çeşit maskaralıklar sergilenip memleket çocukları taciz edilirken… 12 Eylülde “Bir sağdan bir soldan” denilerek gencecik insanlar asılırken… Bu ülkede Bakanlar, Başbakanlar asılırken… Cumhurbaşkanı öldürülürken… Faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmezken... PKK terörü, memleketi kasıp kavururken… 27 Nisan 2007’de e-muhtıra verilirken, dilleri lal olup hiç konuşmayanların, bu sloganı ağızlarına almaya hakları var mıdır?

Bitmedi… Bu milletin iradesine darbe indiren o lanet olası 28 Şubat sürecinde, dindar insanlara ve onların seçtiği Başbakan Necmettin Erbakan’a yapılan insanlık dışı muameleler… Genelkurmay Başkanlığı ziyaretinde, tasması başkasının elinde olan ve Türk subayı demeye bin şahit lazım olan o aşağılıkların, bu milletin Başbakanı Erbakan’a atılan ve neredeyse yüzüstü kapaklanmasına ramak kalmış olaya sebep olan hainlerin omuz darbesi… Namusunu pazarlama tecrübesiyle meşbu olsa gerektir ki, ülkenin Başbakanına “pezevenk” deme zilletini gösteren aşağılık mahluk… Bu ülkenin en cefakâr evladından biri olan Salih Mirzabeyoğlu’na insanlık dışı muameleler yapılırken, hapishanede jandarma tarafından öldüresiye dövülmesine infial gösterilmesi gerekirken, aksine kan revan içinde kalan yüzü için, tıraş olurken yüzünün kesildiğini söyleyebilecek kadar çukurlaşanlar… Halkın seçtiği insanlara karşı, hem de milletin meclisinde, fiziki titrekliğin çok ötesinde insani, fikri ve siyasi titreklikle, "Bu kadına haddini bildirin!" diyerek, halkın tercihini saygısızca aşağılayan hasta ruhlular… Güya yasalar çerçevesinde hareket edildiği izlenimini vermek maksadıyla çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname ucubesi ile bir gecede, 40 bin memuru işinden gücünden ederek, çoluk çocuğunun mağduriyetini umursamadan, merhametsizce ve adaletsizce perişan etmeye yönelik girişimler… Bütün bu şenaatlerin sayım dökümü yapılsa sayfalar sığmaz. Bahai’nin sözü buraya ne de yakışır:

“Bize mülhid diyenin kendinde iman olsa/ Dahleden dinimize bari Müselman olsa!”

(Bize sapkın diyenin kendisinde iman olsa; Dinimize karışan bari Müslüman olsa!)



“Vakıf Eserlerini Yaşatıyoruz”(!)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 24.06.2021 15:25:21 | Görüntüleme : 1121

Hatay Mehmet Şah Vakıf İşhanı’nın Yeşil Alana dönüştürülmesi/Şehir Meydanı olması projesi ve Vakıflar İdaresi!

 

Muttali olduğumuzdan beri zihnimizi meşgul eden bir konuydu, Vakıf İşhanı’ının yeşil alana/şehir meydanına çevrilmesi. Edinilen bilgiye göre Valilik, Büyükşehir ve Antakya Belediyelerinin ortaklaşa gerçekleştireceği ifade edilen proje.

Ancak, bir projenin usule uygun, bu milletin tarihten gelen değerlerine dikkat edilerek yapılması da beklenir. Hele ki bu yerin Vakıflara ait bir yer olduğu düşünülürse, bu dikkatin hem dünyevi hem de uhrevi mesuliyeti taşıdığı da kesindir. (N. Duran, “Şahit ol ya Rab!” ve “Vakıf Ruhuna Vakıf Olmak!”) yazılarımızda, konunun neden olmazlığını uzun uzadıya anlattık. Vakıf ruhuna muttali olmayanlar, günübirlik bir başarı için maalesef yollarına devam konusundaki ısrarlılarını anladık, iyi de kendilerine emanet edilen vakıf mallarını, korumakla yükümlü ve sorumlu olan Vakıf yetkililerinin neden sesi çıkmaz ve bu konuda neden kamuoyunu aydınlatmaz?! İdarecilerin kendi kurumlarını ilgilendiren çok önemli bir hadisede, bilgi vermiyor olmalarının altında neyin yattığı, kamuoyu tarafından merak edilmediği mi sanılıyor?

Onlara sesleniyorum: Siz de susmakla uhrevi mesuliyetten kurtulacağınızı zannetmeyin! Aslında uhrevi mesuliyetten önce, görevinizi yapmadığınız için suç işlediğinizin farkında mısınız? Önceki yazılarda demiştik ki; “Ve siz ey Vakıf yetkilileri, vakfın sahibi, bu yeri satasınız diye mi vakfetmiş? Vakıf senedinde bunlar mı yazılı? Alınan göstermelik parayla Şah Vakıf İşhanı’nın vakıflara akar sağlamak bağlamında isminin tarihten silineceğini bilmiyor musunuz?! Bu duyarsızlık, Vakıf anlayışına darbe vurmak ve onu sekteye uğratmak anlamına gelmez mi?”

Haydi yetkililer vakıf mevzuatını bilmiyorlar, Başkanın da bu konunun uzağında olduğunu gösteren “tamam, vakfın bedduası var, şudur budur, ama vakıflar hayır kuruluşlarıdır, yani. O zaman memlekete hayır yapacaksınız…” sözünü ve bilgi eksikliğini düzeltme gereğini duymanız geremez miydi? Bu mudur sizin idarecilik anlayışınız? Sizin kurumuzla ilgili işleyişi başkaları mı düzenleyecek? Bu konuda önüne gelen konuşuyor; sözüm ona sivil toplum örgütleri, gazetecisi yöneticisi… herkes, ama siz hariç! Herkes size ayar veriyor, malınız üzerinde fikir beyan ediyor, ancak siz hariç! Kurumuzun haklarını savunamıyorsanız, vakıf malları üzerindeki tasarrufun nasıl olması gerektiği konusunda yetkilileri bilgilendirmiyorsanız, sahi o koltukta neden oturuyorsunuz? Sizden beklenen görevinizi yapmanızdır. Siz görevinizi yapın ki en azından sorumluluktan azade olasınız! Peki, yaptınız mı? Bakın, bu konunun bir benzerini İl Kültür ve Turizm Müdürü olduğumuz dönemde, yaşadığımız sayısız örnekler içinden size sadece bir örnek vereceğim:

Dönemin Valisinin gözetiminde/koordinesinde, İlimizle ilgili konuları görüşmek üzere bütün İl Müdürleri ve ilgili yetkililer, Valiliğimizde toplanmıştık. Konular ciddiyetle görüşülürken Sayın Valimize bir telefon geldi. Telefonda söylenene karşılık, Sn. Valimiz, “Allah Allah! Nasıl müsaade edilmez, kamunun yararına bir yol açılacak! Müdür bey burada, bir soralım: “Müdür Bey sizin elemanlarınız yolun açılması ile ilgili olarak neden izin vermiyorlar? Bir de rapor tutmuşlar.” Sayın Valim olaydan haberim yok, kim tutmuş, nereyle ilgi rapor tutulmuş? Dedim. Aslında tahmin etmiştim, duyduğum bazı kelimelerden yola çıkarak yeri ve durumu. Valimiz: “Küçük Dalyan’da, Asi kenarında, İskenderun’a giden yolun açılması” dedi. Dedim ki; “Sn. Valim, benim personelim doğrusunu yapmış, görevlerini yerine getirmişler. Yapmasalardı ilgililer hakkında soruşturma açardım.” Sn. Valimiz; “Müdür Bey, kamunun yararına yol açılacak, neden engelleniyor?” Deyince, şu açıklamayı yaptım: Sizi bilgilendirmek bizim görevimiz, orası sit alanı olduğu için değil oraya yol açmak, çivi bile çakamayız. Ancak bununla ilgili proje hazırlanır, bize tevdi edilir, hazırlanan bilgilerle birlikte bunu koruma kuruluna göndeririz. Ve sonucu bekleriz. Durum bu, Sn Valim, ancak bilgilendirme aşamasından sonra, mülki amirimiz olarak tabii ki takdir sizindir efendim. Verirsiniz

emri, yaparlar. Ancak sit alanı ile ilgili kanunlar kesin ve acımasızdır.” Arz ederim, deyince. Valimiz telefondakine, “sonra görüşürüz” dedi ve bizlere teşekkür etti.

Evet, Sayın Vakıf yetkilileri, şayet orası bizim şahsi mülkiyetimiz olsaydı, kendi hukukumuzu arama ve koruma noktasında bu kadar duyarsız olabilir miydik? Bu duruma göre, Vakıf malları üzerinde yapılmak istenen uygunsuz tasarruf hakkında sus pus olmamız nasıl açıklanabilir?

Kaldı ki, Eski garaj yeri ile takasa yanaşmadığı belirtilen Belediye Başkanı Sn. Lütfi Savaş, tok bir alıcı pozisyonunda ve bin bir nazla ve sanki Vakıf yetkilileri bu yer ellerinde patlamış ve elden çıkarmak için can atıyorlarmışçasına, ilgili yerin altının temiz olması gerektiğini, çünkü altına otopark yapacağını, aksi takdirde almayacağını açık açık ifade etmedi mi? Otopark yaparak bir iki yılda verdiği paranın fazlasını çıkaracağını o bilirken siz onun kadar olsun hesap bilmekten aciz misiniz?

Diğer taraftan “Vakıf, kişilerin hiçbir tesir altında kalmadan, kendi özgür iradeleriyle helal mallarını Allah rızası için veya kendilerine göre kutsal saydıkları bir gaye için, kendi mülkiyetlerinden çıkararak bir amaca tahsis etmeleridir” Şeklinde vakfedilen bir malın mahiyetini değiştirmek yasal mıdır, vicdan mıdır, adalet midir ve hepsinden daha önemlisi ahlaki midir?

Vakfiyeler doğrultusunda Vakıf malını korumak sizin göreviniz değilse, kimin görevidir? Siz bu yanlışı düzeltmek için ne yaptınız? Esas görev ve sorumluluğunuz bu değil mi?

Son olarak; Antakya’nın göbeğinde olan Vakıf İşhanı’nın şantiyesinde, samimiyetsizliğin belgesi olarak branda üzerine; “Vakıf Eserlerini Yaşatıyoruz”, diye yazılan yazıdır! Güldürmeyin insanları kendinize! Siz Vakıf malını böyle mi yaşatıyorsunuz? Malınızın, nahak yere gasp edilmeye çalışılmasına göz yumarak mı?! Sesinizi çıkarmayarak mı bunu yapacaksınız?

Bakın! Ya yazının gereğini yapın yahut da o yazıyı oradan indirin!

Umarım, sizi de yüceltecek olan bu haklı sesi ve feryadı duyarsınız!



Ahmet Yetişen, M. Şah Vakıf İşhanı ve Lütfü Savaş’ın Gafları! (II)

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 21.06.2021 12:30:30 | Görüntüleme : 1269
Ahmet Yetişen, M. Şah Vakıf İşhanı
ve Lütfü Savaş’ın Gafları! (II)

Sn. Ahmet Yetişen’in, Sn. Lütfi Savaş’a karşı bu tavrının sebebi ne ola ki?

 

Geçen yazımızda, Sayın Ahmet Yetişen’in Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. Lütfi Savaş’ın gaflarını konu alan yazısı üzerine giriş yapmıştık. Bu yazımızda da Yetişen’in bu konudaki rahatsızlığının arka planını anlamaya çalışacağız.

Sn. Yetişen’in, Vakıf malına teaddi gibi çok önemli bir konuda tepkisiz kalıp da burada feryat etmesinin sebebinin anlaşılamadığını belirtmek isterim. Şimdi söz konusu etmeye çalıştığımız meseleye bakalım. Olanı biteni irdelersek belki mevzu daha iyi anlaşılır.

2018 seçimlerinde aday adayı olup da sıralamaya giremeyen Yetişen’in, sıraya girememesinin sebebini ve arka planını duayen bir gazeteci olarak araştırması ve öğrenmesi gerekirken, bunu yapmıyor da adeta kendisini sıralamaya koymayanlara yaranma içgüdüsüyle Başkan Şavaş’a saldırdığı görülmektedir. Ve bu durumun Stockholm Sendromunu çağrıştırdığı söylense kim ne diyebilir?

Sn.Yetişen, Başkanla ilgili olarak ne demiştir?

“Bir programa katılan HBB Başkanı Lütfü Savaş, program yapımcısı Haşim Ertürk’ün sormuş olduğu, büyükşehirdeki kadrolarında CHP li lere yer vermemesinin tabanda tepki topluyor sözlerine karşılık, getirin bana yetişmiş CHP’li kadroya alayım diyerek adeta kendisini bu makama getiren seçmenlerle alay etmiştir, Haşim Ertürk bu cevaba müdahale ederek Türkiye’deki en iyi yetişmiş kadroları CHP’de başkanım deyince, Lütfü Savaş adeta başkanı olduğu partiyle dalga geçer gibi söylemlerde bulunmaya devam etti…”

Bu eleştirel iddialar, iki yönden ele alınmayı gerekli kılmaktadır:

Birincisi, beğenirsiniz beğenmezsiniz, şahsına münhasır bir idarecilik anlayışı vardır ve elinden geldiği kadar kendi iline hizmet etmek istemektedir. Halkın teveccühü de bu yönde olmuştur ki, ikinci kez girdiği seçim için Yetişen, “seçimleri büyük farkla kazandı” demiştir. Bu başarıya sevinmesi gerekirken de, her ne hikmetse “bu ikinci seçim zaferi ne yazık ki Lütfü Savaş ve etrafındakilerde güç zehirlenmesi yaşanmasına sebep oldu” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Ve daha vahimi, iddiasını güçlendirmek maksadıyla “AKP belediye başkanıyken de seni o makama getirenlere karşı tavırlarını iyi biliyorum. Son derece yetişmiş bu işlerin uzmanı olan aile fertlerinle birlikte, Büyükşehir’i aile şirketi gibi yönetmeye devam edin. CHP ailesi senden özür bekliyor başkan... Ha diyorsan ki CHP olmazsa başka partiye giderim o da senin bileceğin iş, nasıl olsa parti değiştirmelere alışmışsın” demiştir. Oysa Yetişen’in bu cümleleri, ilzam etmeye çalıştığı Başkan’dan önce, Milliyetçilikten Sosyal Demokratlığa savrulan Haşim Ertürk’e yöneltmesi gerekmez miydi? Gerekmez; çünkü hedefi Başkandı! Eğer Başkan o cümleleri kurmamış olsaydı, ne güç zehirlenmesinden söz edilecekti ne de aile şirketinden…

Sn. Yetişen’in açıklamaları üzerinde durmayı da zait görüyorum doğrusu. Mademki Başkan’ın Cemaziyelevvel’i biliniyor, o zaman ne diye kabul edildi? Burada sorgulanması gereken değiştiren mi, yoksa bile bile lades diyerek kabul eden mi? Yoksa her ikisi de mi?

İkincisi, “getirin bana yetişmiş CHP’li kadroya alayım” diyen Başkan haksızsa, Sn. Yetişen’in bir türlü vekil sıralamasına alınmayışını, bu mantığa göre izah etmesi gerekir. Yok, eğer Başkan haklıysa, evet, demek ki, görevi yürütecek yetişmiş kişinin olmadığını göstermektedir. Bu durumda Başkan’a söylenecek bir şey kalmamış oluyor.

Diğer yandan, sırf Başkan’a yüklenebilme adına doğru-yanlış her fırsat kaçırılmak istenmemektedir. Ne ki, Yetişen, bir yıl öncesine giderek, hukukun sonuçlandırıp sonuçlandırmadığı bilinmeyen bir konudan hareketle Başkan Lütfi Savaş’a yüklenmesi de calibi dikkattir!

“Geçtiğimiz yıl içerisinde önce HATSU genel müdürü Mehmet Çaparali yanında çalışan bir müdürü hakkında sarf ettiği iddia edilen ayrımcı söz yüzünden aylarca Antakya da çok büyük tepkiler gösterildi bu tepkilere ve baskılara dayanamayan Lütfü Savaş, Mehmet Çaparali’yi emekliye ayırmak zorunda kaldı.”

Sn. Yetişen, hukuka intikal etmiş bir meseleyi diline doluyor. Sormazlar mı, bu konuyla ilgili olarak kim iddia etmiş, delili nedir? İddia, sahibi tarafından hukuka intikal ettirilmesi gerekmez miydi? Ettirilmediyse neden ettirilmedi? Üzerinde tepinmek için mi? Hukuken sübut bulmayan bir konu üzerinde polemik yapmak ahlaki midir?

Gelelim siyaset arenasındaki gel gitlere… Daha dün denecek bir zaman diliminde, Ak Parti’de Akademisyen-Yazar aynı zamanda Ovanın temsilcisi olması hesabıyla Hüseyin Yayman’a karşılık CHP, yine Ovada karşılığı olan Hatay Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Ahmet Yetişen’i getirerek oyları dengelemek istiyor. Yazı şu cümleyle noktalanıyor: “Siyasi hesaplara kurban gitmezse Ahmet Yetişen CHP için bir taşla

çok kuş vurma karşılığını getirebilir” deniliyor. (24 Mart 2015- https://www.hatayvatan.com/yaymana-karsilik-ahmet-yetisen.html)

Peki, sonuç? 24 Haziran 2018 milletvekili seçimleri için YSK'ya teslim edilen listede Ahmet Yetişen yok! Neden olmadığını hiç düşündü mü Sayın Yetişen? Söylendiği gibi yoksa siyasi hesaplara kurban mı gitti? Yahut da Başkan Lütfi Savaş’ın yetişmiş kadronun olmadığı iddiasını doğrulamakta mıdır? Aslına bakarsanız, Başkanı destekler mahiyette Hatay’a hizmet bağlamında biri hariç Hatay’ın milletvekillerinden hiçbirinin katkısının olmadığını ifade eden basın mensupları da vardır; ancak onlar da maalesef, sureti haktan görünüp konuyu mecrasından saptırma gayretlerine düştükleri görülmüştür:

Ferit Lif ve Çetin Cemali’nin 04.06.2021 tarihli Hatay Diken gazetesindeki yazılarında, “Hatay’a devlet hizmetlerinin ve yatırımlarının getirilmesi adına, Hatay’ın 11 milletvekili arasında sadece Hüseyin Yayman’ın bulunduğunu söylersek sanırım abartmış olmayız. Muhalefet partilerine mensup milletvekillerinden Hatay’a hizmet ve yatırım konusunda hiçbir şey beklemiyoruz. Çünkü Hatay’a yatırım yapma olanağı Cumhur ittifakına bağlı milletvekillerinin elinde bulunuyor…”

Her iki yazarın, Muhalefet milletvekillerinden Hatay’a hizmet ve yatırım konusunda neden hiçbir şey beklemedikleri yönündeki gerekçeleri ilginç! Bu olanağın Cumhur ittifakına bağlı milletvekillerinin elinde bulunmakla açıklama yoluna gidiyorlar. Bu da size, Nasreddin Hoca’nın “Biz senin gençliğini de biliriz!” deyişini, tebessümle hatırlatmıyor mu?

Olaylara ve gelişmelere objektif bir gözle bakan ve insafla, hak ve hukukla tahlil eden birinin, tamam, hizmet olanağı muhalefetin elinde değil, bunu anladık, iyi de Hatay’a hizmet bağlamında istedikleri hangi hizmet geri çevrilmiştir? Bu sözde mazeret kimi tatmin ediyor? Ayrıca hizmetin neden onların elinde olmadığını hiç sorguladık mı? Dahası kaç yıldan beri iktidar olamamış ve neden olamadığı yönündeki soruların sorulması gerekmez mi? Neredeyse hükümet etmeyi unutmuş bir partinin hükümet olsa ülkeyi nereye kadar taşıyabileceği düşünüldü mü? Amaç gerçeğe ulaşmak olsaydı, hemen akla gelirdi. Hele ki bir gazetecinin gözünden hiç kaçmazdı. Böyle olunca dostlar alışverişte görsün kabilinden konu, görüldüğü gibi kemkümle geçiştirilmiştir. Ancak gerçeklerin ne adına halının altına süpürüldüğü de calibi dikkattir! Aslında halının altına süpürdükleri kendilerinin güvenirlilikleri olduğunu bir bilseler!

Zararı yok, biz bir pencere açarak onlara yardımcı olmaya çalışalım. Biz bu zihniyetin (Parti kastetmiyorum) Cemaziyelevvel’ini biliriz, unutulacak kadar olmadı, dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Mehmet Moğultay’ın "Size Kurban Bayramından önce maaş vermeyeceğim, hey emekli işçiler. Niye vermeyeceğim... Verirsem, bu maaşı götürür kurbana verirsiniz, kurban kesersiniz. Onun için, maaşını bayramdan sonra vereceğim" diyor, diyebiliyor.

(https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c061/b109/tbmm190611090346.pdf)

Bizce Başkan Savaş, Hatay’da CHP’nin görebileceği en büyük nimettir. İki dönem Belediye başkanlığını kazandıran adamdır Sn. Savaş. Ancak ve maalesef kıymetini bilmemeleri gayet tabiidir. Esasen hangi nimetin kıymetini bildiler ki? Tarihe bakın, hep halkı aşağılama ve tahkir sahnelerini göreceksiniz. “Derler ki, halka öfkelenmenin mimarı İsmet İnönü’dür. 14 Mayıs 1950 seçimlerini kaybedince, “Milli Şef” unvanıyla 1938’den beri oturduğu Çankaya Köşkü’nün penceresinden Ankara’ya doğru yumruk sallamış ve “Nankör millet!” diye bağırmıştır (bir gazeteye haber olmuş, tekzip de edilmemişti). (Yavuz Bahadıroğlu, 07 Şubat 2015-Yeni Akit)

Çalışarak ve proje geliştirerek Başkana destek çıkılacağına, paçasından çekiliyor olması, ne acı! Olan da Lütfi Savaş’a değil, Hatay’a ve Hatay halkına olmaktadır.

Sonuç: Bizim ümidimiz İlimizde, hak hukuk için her türlü yanlış uygulamalara karşı çıkan bir bilincin yeşermesidir. Zülfü yâre dokununca değil!.. Sn. Başkan’dan, Sn Yetişen’den, basın emekçilerimizden ve tüm kamuoyundan beklentimiz budur. Sakın ola ki, Vakıf malına, amacının dışında el uzatılmasına sessiz kalmayasınız, aksi takdirde Vakfın maneviyatı toplum olarak hepimizi tazip eder.

Sn. Yetişen’den, bu olan bitenin analizini yapmasını istirham ediyoruz. Basiretimizi bağlayan partizanlık belasından kurtulmak ve kişisel çıkarlarımızı aşmak ümidi ve dileğiyle…



Ahmet Yetişen, M. Şah Vakıf İşhanı

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 17.06.2021 19:58:35 | Görüntüleme : 1041
Ahmet Yetişen, M. Şah Vakıf İşhanı
ve Lütfü Savaş’ın Gafları! (I)

Ahmet Yetişen kardeşimizin Beyaz Haber’de yayınlanan 09.06.2021 tarih ve “Bu Kaçıncı Gaf Lütfü Savaş” başlıklı yazısını okudum.

 Ahmet Yetişen, M. Şah Vakıf İşhanı

ve Lütfü Savaş’ın Gafları! (I)

Ahmet Yetişen kardeşimizin Beyaz Haber’de yayınlanan 09.06.2021 tarih ve “Bu Kaçıncı Gaf Lütfü Savaş” başlıklı yazısını okudum. Yazı baştan sona kadar olumsuzlamaya yönelik olarak kaleme alındığı fark ediliyor. Benim en çok merak ettiğim, Sayın Başkanımızın hata yaptığında değil de inandığı gerçekleri söylediğinde sesimizi yükseltmemizin altında hangi saiklerin yattığıdır. Tamam, belki görüşümüze aykırı olabilir söyledikleri, belki de biz bir yerlere “ben buradayım, beni görün!” anlamında bir mesaj gönderiyor da olabiliriz. Bu duruş ve tavır bizim hakkaniyetli olmamızı ortadan kaldırmak için makul ve geçerli sebep midir?

Bu memleketin evladı olarak, mevcut yasal prosedüre, Antakya Koruma İmar Planına ve vakfın vakfiyesine aykırı olduğu halde “şehir meydanı” yapma bahanesiyle köprübaşındaki vakıf malının üzerine konma girişimine neden ses çıkarmadınız? Yoksa çıkardınız da biz mi vakıf olamadık? Bu konuda tarafımızdan yazılmış “Şahit Ol Ya Rab!” ve “Vakıf Ruhuna Vakıf Olmak” başlıklı iki yazımızı okumamış olamazsınız. Daha önemlisi, M. Şah Vakfı İşhanı’yla ilgili olarak Başkanın 9 Mayıs 2021’de, HRT Akdeniz TV’de, şehir meydanı yapmak için orayı almak istediklerini, ancak altının temiz olması gerektiğini, çünkü altına otopark yapacağını, aksi takdirde almayacağını açık açık ifade etti. Eğer şehir meydanı yapmaksa niyet, altı belediyeyi neden ilgilendirsin? Anlaşılan o ki, şehir meydanı kılıfıyla esas niyetin zeminin altına otopark yapıp rant elde etmekmiş… Mithat Kalaycıoğlu’nun ısrarla altında zaten otopark vardı sözlerine rağmen, olmadığını iddia eden Başkana, şıracı-bozacı misali, Ömer Cihangir’in, olmadığı yönündeki Başkana olan trajikomik desteği, dikkatlerden kaçmamıştır. Ne yazık ki, şehrimizi tanımayanlar bize “şehir meydanı”ndan söz etmektedir. Nasıl bir cesarettir bu, konu hakkına bilgimiz olmadan kamuoyuna mutlak doğruymuş gibi bilgi vermeye kalkışmak! Evet, Kalaycıoğlu doğru söylüyor, Vakıf İşhanı’nın altında otopark vardı. Ve o otopark, 06.01.1994’te Seydi Yıldız tarafından kiralanmıştır. Daha sonra da bir başkasına devredilmiştir.

Allah bu ya, esas niyetlerini kendi sözleriyle ortaya çıkarmıştır. Tıpkı Koca Ragıp Paşa’ya atfedilen sözde olduğu gibi; ''Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler". Ayrıca paranın kendilerine emanet edilmiş olduğunu, kanunlar önünde belki hesabının verilebileceğini, ancak yerin altında verilecek hesabın daha önemli olduğunu, söylerken Vakıf mallarına, vakfiyesine aykırı olarak el uzatmanın hesabının nasıl verileceğini keşke bir düşünse Sayın Başkan… Bunu bildiği halde, “tamam, vakfın bedduası var, şudur budur, ama vakıflar hayır kuruluşlarıdır, yani. O zaman memlekete hayır yapacaksınız…” demiş olması, eminim ki, rahmetli annesinin kemiklerini sızlatmıştır.

Bu açıklamayla, zurnanın zırrrt dediği noktaya geldik. Vakfın, vakfiyenin ne olduğunu, vakfetmenin mahiyetini ve deruni manasını bilmeyenlerin ancak sarf edecekleri sözlerdir bunlar. Burada vakfın, sair sosyal kurumlarla karıştırıldığı nasıl da belli! M. Şah Vakıf İşhanı, hayra yönelik bir akar değil midir? Siz, fakir fukaraya dağıtılan yemeklerin, öğrencilere verilen bursların, dul, yetim ve engellilere bağlanan maaşın kaynağının nereden olduğunu zannediyorsunuz?

Sayın Başkan, yer altından maksat, uhrevi hesabı kastediyorsa ki öyledir. Yarın indi ilahide o muhterem annesinin (rahmet diliyorum) huzurunda, Vakfa uzanan elinin hesabı sorulduğunda, mahcup olmayacak mıdır?

Diğer taraftan her vesileyle sosyal demokratlıktan dem vuran HRT programın katılımcıları da her ne hikmetse bu vahim niyet ve proje karşısında dillerini yutmuşlardır. Ne fakirin lokması, ne de garip gurabanın aşı akıllarına gelmiştir. Dedik, bir daha diyoruz, Allah bu ya, hiçbir şeyi gizli bırakmaz, hele ki kişilerin örtülü niyetlerini kamunun huzurunda açığa çıkararak gerçek niyetlerini ve yüzlerini gösterir.

Evet, Sayın Yetişen, bütün bu olan gelişmeler uzayda değil, Hatay’da, Antakya’da oluyor. Sosyal Demokrat çizgisi içerisinde olan zati alinizin, garip gurabanın ekmeğine, aşına tasallut eden bir gelişmeyi duymamış olabilir misiniz? Eğer duyup da susmuşsanız siz, Sayın Başkana söz söyleme hakkını kaybetmişsiniz demektir. Yok eğer duymamışsanız, hem de bir basın mensubu olarak, görmeyen ve duymayan biri olarak neyi sorgulayabilirsinizki?

Bu halinizle Siz ancak, Lütfü Savaş’ın Gaflarını sayarsınız. Ne maksatla saydığınızı da önümüzdeki yazıda izah edeceğiz inşallah



Ölüm Gerçeği ve Haziran Ayı

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 1 ay önce / 12.06.2021 10:27:29 | Görüntüleme : 1424


(Unutmayınız ki) Her nefis ölümü tadıcıdır (dünya hayatı geçicidir); sonra Bize döndürüleceksiniz.”(Ankebut:57) diye buyuran Cenabı Allah, ölümün mutlak olduğunu, bundan kaçışın mümkün olmayacağını bildiriyor. Anlaşılıyor ki, ölüm yok oluş değildir. Öyle olsaydı, varlığın bir anlamı olmazdı. Ne varlığın keyfiyetinin bir anlamı ne de dünyaya gelişin ve burada yaşayışın ve gidişin... Bütün bunlar, ölüm gerçeğinden sonra olacak olan gerçek bir hayatın delilidir.

 

Bu gerçeğe rağmen, sebep ve amaç ne olursa olsun tarih boyunca ölümsüzlük üzerine arayışlar hep olmuştur. Bilimsel olarak da düşünsel olarak da… Öyle ki bu düşünce, masalların da esrarengiz konusu olarak yerini almıştır. “Ab-ı hayat”, ölümsüzlük suyu arayışları bunun sonucudur. Bugüne kadar da bu gerçeklikten kaçışın mümkün olmadığını, bunu gerçekleştirme uğrunda çalışanlar da hakkalyekin görmüşlerdir. Önemli olan bu hakikate hazırlanmak ve olan bitenden ibret alarak bu hayatı yaşamaktır. “Vaiz olarak ölüm yeter” diye buyurmuyor mu Allah’ın Elçisi?

İnsanoğlu, ibret alması gerekirken, bu hakikatten neden korkar? İşte meselenin esası buradadır. Yûnus Emre: “Ölümden ne korkarsın/Korkma ebedî varsın” derken ölümün hak, varlığın ebedi oluş gerçeğine vurgu yapmaktadır. Ne var ki bu gerçeklikte nelerin kendilerini beklediğinden korkanlar, ölümden kaçışı bir kurtuluş olarak görmektedirler.

Yaradılış hikmetini kavrayan insan, ölümlerden ders alır ve gerçek hayata kendini hazırlar. Malcolm X diyor ki, “Eğer ölmeye hazır değilseniz, kelime bilginizden “özgürlük” kelimesini alın.”, ölümün gerçekliğini kabul eden, yeni hayatı da kabulde zorlanmaz. “Ölümü özüne sevdir, nasıl olsa gelecek” diyen Hz. Ebubekir (r.a.)in bu hikmetli sözüne kulak verilmez mi? İnsan, bu hayatın kendisine, bir emanet olarak verildiğini ve bu emaneti, sahibi takdir ettiği zamanda da geri alacağını, buna da emanetçinin hiçbir itirazının olamayacağını bilir, her aklıselim de bunu kabul eder. Şair Fuzûlî de dizelerinde buna değinir:

“Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil
Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir ne benim.”

Şair Erdem Beyazıt, ölümden korkulmaması ve hayatta onun özümsenerek yaşanması gerektiğini Peygamberimizin, “Ölmeden önce ölünüz” kutlu sözünün manasını dizelerinde işlemiştir:

Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm;

Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm.

Necip Fazıl da ölüm hadisesine bir güzelleme yaparak konuya yaklaşır:

 

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?

Hiç şüphesiz ölümün vaktini ve yerini Cenabı Allah’tan başka kimse bilemez ve ancak o takdir eder. Biz, bu ayda vefat eden önemli bazı şahsiyetlerin isimlerini zikredeceğiz ve ecelin vakti ve saati geldiğinde o kişilerin toplumsal statüsüne bakılmadan bu hayattan nasıl çekip alındıklarını da bilmekteyiz.       

Edebiyatçısından sanatçısına; yazarından şairine; filozofundan sosyologuna; gazetecisinden işadamına; sporcusundan teknik adamına; müzisyeninden senaristine ve sinemacısına; askerinden siyaset adamına ve devlet adamına kadar pek çok tanınmış ünlü zatın Haziran ayında vefat ettiği ve Rabbine dönmüş olduğu bilinmektedir.

Şair yazar ve Senaristlerden;

Cemil Meriç, Cahit Zarifoğlu, Abdurrahim Karakoç, Ayşe Şasa, Peyami Safa, Orhan Kemal, Cahit Külebi, Necmettin Hacıeminoğlu, Halide Nusret Zorlutuna, Ahmet Haşim, Maksim Gorki, Nazım Hikmet, Cengiz Aytmatov, Mina Urgan, Victor Hugo, Yaşar Nuri Öztürk...

Sanatçılardan;

Ayşegül Atik, Enis Fosforoğlu, Kazım Koyuncu, Hüseyin Baradan, Turgut Özatay, Ayhan Işık, Tanju Gürsu, Sümer Tilmaç, Anthony Quinn, Michael Jackson...

                Bilim/ilim, Sosyolog, Filozof, Tarihçilerden;

Fuat Sezgin, Afet İnan, Ali Şeriati, Hilmi Ziya ülken, Max Weber, Karl Marx, Michel Foucault, İbni Sina…  

Spor Dünyasından;

Ümit Kayhan, Muhammed Ali Clay, Coşkun Özarı...

Asker, Siyasetçi ve Devlet Adamlarından;

Muhammed Mursi, Besim Üstünel, Murat Sökmenoğlu, Ronald Reagan, Güven Erkaya, Ayetullah Humeyni, Dündar Taşer, Fuat Köprülü, Süleyman Demirel, Sultan Abdülaziz… Haziran ayında vefat eden ünlülerden bazılarıdır. Ayrıca son peygamberimiz Hz Muhammed (sav)in de bu ayda vefat etmiş olduğunu beirtelim.

Yeri geldikçe ahirete, gerçek diyara giden Allah'ın kullarından söz edeceğiz. Bu gidiş ama Haziran ayında, ama diğer aylarda olmuş olsa da, bundan kaçışın mümkün olmadığı kesindir. O halde biz kullarına düşen Sıratı Müstakim üzere bir hayat sürerek gerçek âleme hazırlıklı gitmektir. Cenabı Allah bizleri rızasına uygun yaşayıp giden kullarından eylesin.



Vakıf Ruhuna Vakıf Olmak!

Yazar : Nizamettin DURAN | Tarih : 1 yıl, 3 ay önce / 23.04.2021 09:52:28 | Görüntüleme : 1647

“Bir milleti yaşatmak için o milletin tarihini yaşatmayı gerektirmektedir.”

Bir ferdi olmaktan kıvanç duyduğumuz, gururlandığımız Türk Ulusu’nun kültür ve uygarlığının, dünyaya bahşettiği eşsiz eserler sayesinde insanlık, uzun bir dönem kardeşlik ikliminde huzur içinde yaşama fırsatı bulmuştur.

Denilebilir ki, huzur iklimini oluşturan eserlerin en başında hiç şüphesiz “Vakıf eserleri” gelmektedir. Huzur kaynağı bu eserlerin yanında, onları inşa eden ruh da, düşünce de onlar kadar hatta onlardan çok daha fazla önemlidir…

Türk Kültürünün inceliklerini anlamadan onun kurmuş olduğu hayır kurumu olan vakfı anlamak olası değildir. Çünkü insanın hiçbir menfaat beklemeden ve bir daha geri dönmemek üzere malını ebedi olarak toplumun emrine, hizmetine sunuşunu bugünkü materyalist kafa ve bakış açısı bunu anlayamaz!

İnsan böyle bir deliliği(!) nasıl yapar?

İşte tam bu noktada vakıf anlayışının, “Vakıf medeniyeti”nin tarihi süreç içerisinde ola gelen yardımlaşma duygusundan ayrılıp kendine özgü bir yapı oluşturduğu görülür. O da ebedi hayatın gerçekliğine olan inançtır. Yapılanların, Yaratıcı’nın yanında mutlaka değer bulacağına olan imandır.

Bütün bunlardan sonra diyoruz ki;

Vakfı anlamak, varlığı anlamak demektir.

Vakfı anlamak, insanı anlamak, insanlığı anlamak demektir.

Vakfı anlamak, halkı, toplumu, yaşayışı, emeği, sevgiyi, saygıyı, olup biteni anlamak demektir.

Vakfı anlamak, yaratılmışların en yücesi insanın ürünü olan güzel sanatları anlamak demektir. Vakfı anlamak, varlığın yüce anlamını, var olmanın tadına vararak bir işe yaramayı, bir bütüne ait olmayı, “Ben de varım” demeyi kavramak demektir.

Vakfı anlamak, egoları aşarak bir başkasını, diğerini, ötekini görebilmek hatta onun için yaşamayı öğrenmek demektir.

Vakfı anlamak, “ben”le değil, “biz”le olmayı öğrenmek demektir. Hatta “biz” olabilmektir. Çünkü: Vakıf anlayışının merkezinde insan vardır. İnsana saygı vardır. İnsanı ayağa kaldırma ve onurunu yüceltme vardır. Zayıfın, düşmüşün elinden tutma vardır; arenadaki aman dileyen zavallının ölüm fermanını ilan eden ve aşağıyı gösteren o zalim parmağın aksine... Zayıfa, güçsüze yaşama hakkı tanımayan ve onu seleksiyona-elemeye yani yok olmaya mahkûm eden zalim düşüncenin aksine!

Acımasızlık üzerine kurulu bir uygarlığın zıddına, alabildiğine merhamet, şefkat, sevgi ve alabildiğine insanlık!.. Hep vermek, hep vermek, hep vermek! Vakıf, bir anlamda başkası için vazgeçmektir. Vakıf budur; ruhuyla, düşüncesiyle güzelliğin ve zarafetin adıdır. “Vakıf Medeniyeti” işte böyle bir dünyadır!.. (N. Duran, Kent ve kültür, “vakfı anlamak”, Ankara: Son Çağ yay. 2013, s.307-309)

“Vakfı anlamak”, üzerinde bizim bu hatırlatmaları yapmamızın elbette çok önemli bir sebebi ve gerekçesi vardır. Bilindiği üzere Mehmet Şah Bin Mustafa Dede Efendi Vakfı’na ait Mehmet Sah İşhanı üzerinde Valilik, Büyükşehir ve Antakya Belediyelerinin ortaklaşa gerçekleştirmek istediği ifade edilen yeşil alan/ Şehir Meydanı projesi gündeme oturmuş vaziyette. Keşke bu yere gelinceye kadar şehrimizle ilgili hizmet bekleyen nice mekânlar üzerinde bu girişim niyeti olsa… Keşke gerçekten mesele Şehrimize güzel bir yeşil alan/şehir meydanı kazandırmak niyeti söz konusu olsa… Öyle olsaydı, İlimizin hizmet bekleyen nice yerlerine ve mekânlarına neden el atılmadığının açıklaması yapılırdı. Mesela şehrin göbeğinde olan eski garaj yeri tam bir virane! Yetkililer, ilimize gelen ziyaretçileri irite edecek boyutta olan görüntüsü, yetkilileri ilgilendirmiyor mu, onları rahatsız etmiyor mu? Ve yine o dönem 2014 yılında Antakya Belediyesince Aproje’ye yaptırılan Antakya Koruma İmar Planı’nda nerenin şehir meydanı olacağı, nerenin yeşil alan olacağı belirtilmiş olmasına rağmen bu plan çerçevesinde hizmetlerin yapılmamasının nedeni ne olabilir? (Koruma Amaçlı İmar Planı, ilgili bilgi ve belgeler)

Kamuoyuna yansıyan bilgilere bakıldığında konu bütün açıklığıyla anlaşılmaktadır: Vakıflar Bölge Müdürlüğünce yaptırılan Riskli yapı testi sonucu vakfa ait Mehmet Şah İşhanı riskli olması nedeniyle yıkım kararı verilmiş, yapının idare imkânlarıyla yapılması kararı doğrultusunda mevcut iki

blok arasında yer alan yol olarak ihdas edilmiş taşınmaz, Vakıflarca Antakya Belediyesinden satın alınmıştır.

2016 yılı Aralık ayında kira sözleşmesi yenilenmeyen kira sözleşmeleri sona erdirilerek tahliye işlemlerine başlanmış, bazı kiracıların tahliyeyi uzatmaları nedeniyle süreç 2017 sonuna kadar ilerlemiştir. Bu arada Vakıflar, 3 parselden oluşan taşınmazları tevhit ederek tek parsel üzerine proje hazırlatarak 2018 yılında Ekim ayında Adana Bölge Koruma Kurulu’na onaylatmıştır.

Onaylanan proje için mevcut riskli yapının yıkım aşamasında Hatay Büyükşehir Belediyesi İşhanı’nın bulunduğu 1587 nolu ilgili parseli imar yasalarına ve Koruma amaçlı imar planına aykırı olarak mezkûr parselin imar planında meydan olarak düzenlemesi kararını almıştır. Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün itirazını dikkate almayan Belediye plan değişikliğini Hatay Koruma Kurulu’na onay için göndermiş, ancak Hatay Bölge Kültür Varlıkları Koruma Kurulu parselin imar değişikliğini uygun görmemiştir. Bunun üzerine Belediye, Bölge Koruma Kurulu’nun bu kararına karşı Anıtlar Yüksek Kurulu’na itirazını bildirmiştir. Ancak Hatay Büyükşehir’in Anıtlar Yüksek Kuruluna olan itirazının kabul görmemesi üzerine imar değişikliği sureci akamete uğramıştır. Böylece Vakıf aleyhine alınan karar yürürlüğe girmemiştir. İşhanı yeniden yapılmak üzere yıkıma 2020 sonunda Vakıflar Bölge Müdürlüğünce başlanmış ve riskli yapı yıkılmıştır.

Bu süreç içinde Hatay Büyükşehir Belediyesi İşhanı için Zirem yeri olarak geçen Antakya’daki taşınmazı takas için teklif etmiş, ancak teklif, Vakıflar Bölge müdürlüğünce taşınmaz İşhanı’nın değerinde bulunmadığı için de ret edilmiştir. (Bu bilgiler, dönemin Vakıflar Bölge Müdürü Mehmet Yıldıran’ın zamanında, basına yansıyan açıklamalarından alınmıştır.)

Gelinen noktada, mevcut projenin yeniden yapım aşamasında Hatay Büyükşehir Belediyesi, Antakya Belediyesi ve şimdiki Vakıflar yönetimi tarafından kabul görerek prensipte 34 milyon TL değerle satış için anlaşmaya varıldığı Vali Rahmi Doğan tarafından kamuoyuna duyurulduğu bilinmektedir.

Ancak gelinen bu noktada bütün yetkililerin kamuoyuna bir açıklama borcu vardır: Antakya Belediyesi, Vakfın iki parseli arasındaki taşınmazını önce sattığı, ardından buranın meydan olarak düzenlemesi için karar aldığı, bu karara karşı Vakıfların itirazını da bütün yargı kurumlarının haklı, Belediyenin bu tasarrufunu da yanlış bulduğu görülmektedir.

Antakya Koruma İmar Planında gösterilen yerler (ki Habib Neccar Camii’nden Asi Nehrine kadar olan kısımda) şehir meydanlarının yapılması, tanzim edilmesi ve hizmete açılması gerekirken, öteden beri bulunduğu bölgeye işlevsel olarak canlılık kazandıran Mehmet Şah Vakıf İşhanı’nın yerine hangi gerekçeyle göz konuyor ve yok denecek bir fiyatla satın alınmaya çalışılıyor? Vakıf malı üzerindeki bu keyfi tasarruf, Vakıfların ruhunu muazzep kılacağının bilinmesi ve ilgililerin Vakıflar üzerindeki bu tasarruflarını behemehâl gözden geçirmeleri hem şehrimiz açısından hem de Vakıf ruhu açısından elzem ve aciliyet kesbeden bir konudur. İlgililere saygıyla arz olunur.

VAKFIN MEALİ

…..

Tarihte kültürde bellidir yeri.

İnanmazsan dön bak Âdem’den beri..

Kulun hizmetinden kalmamış geri..

Vakıf, dosta arzuhalde ahenktir.

 

Bunca zenginlikler, bunca değerler,

Sahipsiz kalırsa boyun eğerler!

Bu eserler korunursa “VARIM” der.

Vakıf, sende ahenk, bende ahenktir.

 

Tarihte, kültürde sırra erelim.

Vakıf mallarına kıymet verelim.

Bir olalım, sevilelim, sevelim..

Vakıf, çift kapılı handa ahenktir.

(Ali Dal, Özyurt Gazetesi, 25 Mayıs 2004-Antakya)