......

SPOR HABERLERİ

PİYASALAR

altın fiyatları

Online Ziyaretçi

Günlük: 83
Haftalık: 849
Aylık: 4975
Toplam: 303821

ŞİKÂYETTE SAMİMİYET!

Yazar : | Tarih : 1 hafta, 2 gün önce / | Görüntüleme : 503
ŞİKÂYETTE SAMİMİYET!
Söze geldiğinde herkes şikâyet eder, hatta ahkâm da keser. Kiminle arkadaşlık yapılıp yapılmayacağı, iyi bir arkadaşın nasıl olması gerektiği, onun nasıl bilineceği ile ilgili olarak. Biraz daha konuyu derinleştirerek dost ile arkadaş arasındaki farkın izahına kadar gidilir. İyi de bizim bu kavramlar arasındaki yerimizi hiç düşündük mü? Biz arkadaş mıyız, dost muyuz? Nasıl bir arkadaşız veya dostuz? Başkasını değerlendirirken bizi kim değerlendirecek?

 Sadece erdemli kişilerin gerçek anlamda arkadaş olabileceğini söylemiş Aristotales. Erdemli kişilerin beraber olmaları arkadaşlık mıdır, dostluk mudur? Sorusu akla geliyor. Aristotales’in Arkadaşlığın, zevk için, fayda için ve erdem için yapıldığı yönündeki tasnifine (Arzu Pınar Demirel, Ekim 26-2017, http://www.felsefetasi.org/dostluk/) bakacak olursak, gerçek arkadaşlığın erdemli olanlar arasında olduğunu, onun da dostluğa tekabül ettiğini kast ettiği görülmektedir.

Buradan da anlaşılıyor ki arkadaşlığın/dostluğun olabilmesi için üstün özellikleri taşıyan iki kişinin olması gerekmektedir. Tek yönlü bir erdem, arkadaşlığı veya dostluğu oluşturamıyor. Verici olmaktan çok, alıcı olmaya programlanmış bir tarafın bu birlikteliği sabote edeceği açıktır. Çünkü her iki tarafın da birbirinin varlığının kıymetini bilmesi gerekir. Bu şu demek değildir, her iki taraf da hatasız olacaktır. Hayır, hatasız olmak sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Ne demiş Mevlana Hazretleri? “Kusursuz dost arayan dostsuz kalır” kusursuzluğu arayanın kusursuz olması gerekmez mi? O da imkansız olduğuna göre böyle bir düşünce ve talep, “erdemli” olunmadığının da göstergesi sayılır.

Bizim birlikte yürüyeceğimiz şahsiyeti tanımaya yönelik ölçülerimizin olması son derece normaldir ve olması da gerekir. Hiç kimse rastgele önüne çıkan kişiyle arkadaş/dost olunması gerekir demiyor. Maalesef bu hassasiyet konusunda sadece günlük hayatımızda değil, dinimizin vecibelerini yerine getirirken de sorumsuzca davranmaktayız. Mesela bir cenazenin kaldırılması esnasında imamın “Nasıl bilirsiniz?” sorusuna cemaatin içinden biri, hiçbir şekilde münasebeti olmadığı ve tanımadığı halde, “İyi biliriz” diyerek şehadette bulunabilmektedir. Oysa bunun sorumluluk olduğunu bilmelidir. Bu konuda bize ışık tutan pek çok olaydan biri:

Hz. Ömer, şahitlik için birine, (Seni tanıyan birini getir) dedi. Oradaki biri, (Ben onu tanıyorum) diye ortaya çıktı. Hazret-i Ömer, (Nasıl bilirsin?) diye sordu. O da, (Emin ve âdil biri olarak tanıyorum) cevabını verdi. Hazret-i Ömer, (Yakın bir komşun mu? Gece gündüz ne yaptığını biliyor musun? Bunun huyunu öğrenecek kadar uzun yolculuk yaptın mı?) gibi sorular sordu. Adam hayır diye cevap verince, (Sen onu tanımıyorsun) buyurdu. (https://m.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=4252)

Bu halde olan iki kişinin arkadaşlığı, nereye kadar gidebilir, sizce?

Bu anlattıklarımızı, şimdi de günümüzde yaşadığımız gerçekliğe bakarak değerlendirelim: Günübirlik yaşayan bir toplum içerisinde geçiyor hayatımız. Toplumu bireylerden soyutlayarak böyle bir yargıya, böyle bir sonuca varmıyoruz şüphesiz. Birey, bir anlamda toplumun dokusunu oluşturmaktadır. Sonra da toplum, bireylerden aldığı bu yapıyla kartopu gibi öyle bir büyüyor ki, esasta bu vebalin, bu günahın kaynağının birey olduğu kimsenin aklına gelmiyor bile! “Artık tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkıyor?” sorusunun da bir anlamı kalmamaktadır!

Duymuşsunuzdur, işinin olması için size, “senin çevren geniştir!” diyenleri. İşinin olması tek hedeftir onun için, ama nasıl olursa olsun. İşini yapacak kimsenin düzgünlüğü, ahlaki yapısı vs. önemli değildir. Bugün etrafında dört döndüğü kimseyi, yarın tanımayacaktır, zira. Büyük bir ihtimalle aleyhinde bile atıp tutacaktır. Onun için öncelik, işi ve bu işi görecek “çevresi geniş” olanların olmasıdır.

Biliriz ki, insanın yetişme ve yetiştirilme tarzı çok önemlidir. Gördüğü eğitimin de onun davranışlarına yön vereceği, bütün eğitimcilerce kabul edilmektedir. Bunun başlangıcı aile, ardından okul, onun da ardından iş yeri ve bütün bir çevre gelir. Böylece elbirliğiyle bir kimlik kazandırılır bireye. Bireyden topluma doğru giden bu kimlik ve yapı, devletin kılcal damarlarına kadar sirayet edip bir değer olarak yerini alınca, artık ayna tutar bireye ve dahi topluma.

Buradan hareketle bireyin geleceğinin topluma, toplumun geleceğinin devlete, onun da geleceği esasa aldığı değerlere bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Şayet devletin temerküz ettiği değerler, vicdanı da aşarak kişisel menfaatleri önceleyen bir yapı sunarsa oradan istenen ve beklenen bir yapı çıkar mı? Üzerinde düşünülmesi gereken husus budur bence. “İşini bilen vatandaş” tiplemesinin toplum içerisindeki statüsünün “varlık”la değer buluyorsa, bütün bireylerin “işini bilme” yönünde gelişip varlık göstereceklerini söylemek için “allame” olmaya gerek yoktur. Dahası, ötekini düşünmenin “enayilik”, merhametin “maraz” olarak değerlendirildiği bir toplumda kim enayi, kim hastalığa duçar olmak ister?

Peki, böylesine kavramsal hastalıklar ve anlayışlar içinde yuvarlanan bir toplum nasıl arınacak, nasıl arınacak da düzlüğe çıkacaktır? Bu konu, bir numaralı problem halinde bizleri meşgul etmeli değil mi? Tabii ki etmeli. Kafa yormalı ve tartışmasız genel geçer tecrübelerden faydalanılma cihetine gidilmelidir. Bu hususta ideal ve doğru olan da, yazımızın başından beri üzerinde durduğumuz husustur. O da, evrensel ahlakla donanmış bireylerden oluşan bir toplumun meydana gelmesi/getirilmesidir. Bu uğurda sarf edilecek gayretlerdir. Bunun için de bireyin sosyal yapıda adalet ve hakkaniyet üzere hareket etmeye yönelik yetişmesi ve yetiştirilmesidir. Hakkı olmayana el uzatmanın sorumluluğunu taşıması, diğer bireylerin hakkını içtenlikle koruyup kollama konusunda en az kendi hakkı kadar kutsal olduğunun bilincine varmasıdır. Davranışlarındaki samimiyetinin, diğer bireyler tarafından değil istismar edilmesi, bunun bir özellik olarak değerlendirilmesi ve bu değerlerin toplum ve devlet nezdinde takdire şayan görülmesi…

Bu vasıflarla mücehhez bireylerin bir araya gelmesi, arkadaşlığı meydana getireceği gibi gerçek anlamda dostluğu da meydana getirecektir. Bu vasıflarla yoğrulmuş bireylerin oluşturduğu toplum da yaşanılası bir topluma dönüşecektir.

Ne mutlu o toplum içinde sorumluluk bilinciyle kendi nefsini arındıranlara ve sağlam bir toplumun inşası için de temeline yürekten gelen bir kürek samimiyet harcı katanlara…